Hz. Ali (r.a), Hicret’ten yaklaşık 22 sene önce milâdî 600 yılında Mekke-i Mükerreme’de doğmuştur. Kaʻbe’nin içinde doğduğu nakledilir.[1]
Peygamber Efendimiz’in amcasının oğlu, damadı ve dördüncü halifesidir. Babası Ebû Tâlib, annesi Fâtıma bint-i Esed, dedesi Abdulmuttalip’tir. Künyeleri Ebü’l-Hasan ve Ebû Türâb, lâkabı Haydar, ünvanı Emîru’l-Mü’minîn’dir.
“el-Murtezâ: Kendisinden râzı olunan, Allah’ın rızâsını kazanmış” ve “Esedü’llahi’l-ğâlib: Allah’ın her zaman gâlip gelen kuvvetli arslanı” gibi lakapları da vardı. Çocukluğunda hiç puta tapmadığı için daha sonraları “كَرَّمَ اللّٰهُ وَجْهَهُ: Kerremallahu vecheh: Allah yüzünü mükerrem kılsın, şereflendirsin!” duâsıyla anılmıştır. Sahabe arasında bu şekilde yâd edilen tek kişidir.
Tasavvuf erbâbı, Hz. Ali’ye “Şâh-ı Velâyet” ve “Sultânü’l-Evliyâ” lâkaplarını uygun görmüşlerdir.
Abdulmuttalip, Peygamber Efendimiz 8 yaşındayken vefât ettiğinde, Hz. Ali’nin annesi Fâtıma Hatun, Efendimiz’e mürebbîlik ve annelik yapmıştır. Kendi çocukları aç dururken Peygamberimiz’in karnını doyurur, kendi çocuklarının üstü başı toz toprak içinde dururken, o önce Efendimiz’in saçını başını tarar, gülyağıyla yağlardı.
Rasûlullah (s.a.v) daha sonraki hayatında bu mübarek hanımı sık sık ziyaret ederdi. Fâtıma Hâtun, fazilet sâhibi, sâlih ameller işleyen sâlihâ bir İslâm hanımı idi. Hicret’in dördüncü senesinde Medine’de vefat etti. Rasûlullah (s.a.v):
“–Bugün annem vefat etti!” buyurdu.
Kendi gömleğini ona kefen yapmaları için verdi. Cenaze namazını kıldırdı. Kabrinin içine indi, sanki genişletir gibi kabrin köşelerine eliyle işaret etti ve oraya bir müddet uzandıktan sonra çıktı. Mübârek gözleri yaşarmış, gözyaşları kabre damlamıştı. Ashâb-ı kirâm:
“–Yâ Rasûlallah! Bu hanıma yaptığınız muâmeleyi başka birine yaptığınızı görmedik?!” dediler. Rasûlullah (s.a.v):
“–Ebû Tâlib’den sonra onun kadar bana iyiliği dokunan başka biri olmamıştır! Kendisine Cennet elbiselerinden giydirilsin diye gömleğimi kefen olarak giydirdim! Kabir hayatı kendisine mülayim ve kolay gelsin diye de kabrine bir miktar uzandım!” buyurdu.[2]
Hz. Ali (r.a), Ebû Tâlib’in en küçük oğludur. Mekke’de baş gösteren kıtlık üzerine Rasûlullah (s.a.v), amcasının yükünü hafifletmek için Hz. Ali’yi himayesine aldı ve yetiştirdi. Böylece Ali (r.a), Beyt-i Harâm’da doğmuş, Beyt-i Nebevî’de yetişmiş oldu. 10 yaşlarındayken İslâm ile şereflendi. Hz. Hatice’den sonra İslâm’a girmiş, “çocuklardan ilk müslüman olan kişi” vasfını kazanmıştır.
Hz. Ali (r.a), Mekke ve Medîne devirlerinde her an Peygamber Efendimiz’in yanında oldu. Hicret esnâsında Efendimiz’in yatağında uyuyarak müşrikleri oyaladı ve Peygamber Efendimiz’e zaman kazandırdı. Allah Rasûlü’nün bıraktığı emânetleri sahiplerine teslim ettikten sonra annesini, Hz. Fâtıma’yı ve diğer yakınlarını alarak Kuba’da Peygamber Efendimiz’e yetişti.
Hicret’in 5. ayında gerçekleştirilen Muâhât/kardeşlik akdinde Rasûlullah (s.a.v), Hz. Ali’yi kendisine kardeş olarak seçti. O bu iltifat ve lutuf karşısında son derece duygulandı ve:
“–Ben Allah’ın kulu, Rasûlullah’ın da kardeşiyim” diyerek sevinç gözyaşları döktü.
Ali (r.a), hicrî 2. senenin son ayında Hz. Fâtıma (r.anhâ) ile evlendi. Ona son derece sevgi ve saygı duyardı. Hatta kendi annesi Hz. Fâtıma’ya, hanımı Hz. Fâtıma’ya hürmet göstermesini ve ona kesinlikle ev dışı hizmetleri gördürmemesini tavsiye ederdi. (İbn-i Abdilber, el-İstîâb, IV, 374)
Hz. Ali (r.a), Peygamber Efendimiz’in devamlı yanında bulundu ve bütün cihat hareketlerine katıldı. Uhud’da ve Huneyn’de muhtelif yerlerinden yara aldı. Bedir’de sancaktardı. Aynı zamanda keşif kolunun başındaydı, hâkim noktaları tesbit ederek Hz. Peygamber’e bildirdi. Bu mevkîleri işgal ederek Bedir’de mühim bir savaş harekâtını başarıya ulaştırdı. Bedir gazasının başlamasından önce, Kureyşliler ile teke tek dövüşen üç kişiden biriydi. Bu dövüşte, hasmı Velid bin Muğire’yi kılıcı ile öldürdüğü gibi zor durumda kalan Hz. Ebû Ubeyde’nin yardımına koştu ve onun hasmını da öldürdü. Yirmibeş yaşlarında bir delikanlı olarak büyük kahramanlıklar gösterdi. Allah Rasûlü’nün arzusu üzerine, Bedir’de yapılan havuzdan bir kırba ile ashâb-ı kirâma su taşıdı. Burada kendisine “Allah’ın Arslanı” lâkabı ile Bedir ganimetlerinden bir kılıç, bir kalkan, bir de deve verildi.
Hicret’in üçüncü senesinde Ramazan’ın ortasında oğlu Hz. Hasan doğdu. Dördüncü sene Şaban ayının 5’inde de Hz. Hüseyin doğdu. Daha sonra Muhassin isminde bir oğlu ile Zeynep ve Ümmü Gülsüm isminde kızları oldu.
Hz. Ali’nin “Zülfikâr” ismi verilen meşhur bir kılıcı vardı. Ucu iki çatallı olan bu kılıcı, Uhud’da gösterdiği üstün kahramanlık, cesâret ve fedâkarlık sebebiyle Rasûlullah (s.a.v) hediye etmişti. Münebbih bin Haccâc’a âit olan Zülfikâr, Bedir’de ganimet olarak alınmıştı. (İbn-i Sa’d, I, 485)
Allah Rasûlü (s.a.v), Hz. Ali’yi bazen Medîne’de yerine vekil bırakmış, bazen de kumandanlık, sancaktarlık, kadılık gibi vazifelerle muhtelif yerlere göndermiştir.
Hz. Ali (r.a), ilk üç hâlife döneminde ne bir idârî vazîfe aldı, ne de yapılan savaşlara katıldı. Sadece Hz. Ömer’in Filistin ve Suriye seyahati esnâsında Medine’de askerî vâli olarak kaldı. Medine’de ikâmet edip dînî ilimlerle meşgul olmayı diğer vazifelere tercih etti. Kur’an ve hadis konusundaki derin ilmi sebebiyle hem Hz. Ebû Bekir (r.a) hem de Hz. Ömer (r.a) bilhassa fıkhî mes’elelerde ona mürâcaat etmişlerdir.
Hz. Ömer (r.a) devrinde devletin bütün hukuk işleriyle ilgilenip âdeta İslâm devletinin baş kadısı olarak vazife yaptı. Hz. Ömer’in şehâdeti üzerine yine devlet başkanını seçmekle vazifelendirilen altı kişilik şûra heyetinde yer alıp, bu altı kişiden en sona kalan iki adaydan biri oldu.
Hz. Osman (r.a)’ın hilâfeti döneminde idarî tavrından pek memnun olmamakla birlikte İslâm devletinin muhtelif vilâyetlerinden gelen şikâyetleri hep Hz. Osman’a bildirmiş ve ona hâl çareleri teklif etmişti. Hz. Osman’ı muhasara edenleri uzlaştırmak için elinden gelen gayreti sarfetti. İsyancıları, teşebbüs ettikleri işten vazgeçirmek için ciddî îkaz ve nasihatlarda bulundu, ancak onların halifenin evini kuşatmalarına mâni olamadı. Hâdise ciddî boyutlara ulaştığında ise evlatları Hz. Hasan ile Hüseyin’i halifenin evinin önüne nöbetçi olarak gönderdi.
Hz. Osman’ın şehâdetinden sonra ashâbın ileri gelenleri mescidde toplanarak yeni halife seçimiyle meşgul oldular. Hilâfeti Hz. Ali’ye teklif ettiklerinde, o bu teklifi Talha ve Zübeyr’e yöneltti. Çok ısrar edilmesi üzerine bey‘atı kabul etti.
Ancak onun devri, Allah’ın bir takdiri olarak son derece karışık geçti. Hilâfete geldiğinde hâlledilmesi gereken birçok problemle karşı karşıya kaldı. Bu karışıklıklar Cemel ve Sıffın gibi iç çatışmaları doğurdu. Hz. Ali (r.a), İslâm devleti bünyesindeki bu ihtilâfları gidermek için büyük fedakârlık ve gayretler gösterdi.
Bu karışıklıklar esnâsında ikiye ayrılan ashâbın birbirine bakışını, şu rivâyet ne güzel ortaya koymaktadır:
Hz. Ali’ye cemel ehli hakkında:
“‒Onlar müşrik midir?” diye soruldu. Ali (r.a):
“‒Onlar şirkten kaçtılar.” buyurdu.
“‒Onlar münâfık mıdır?” diye soruldu. Ali (r.a):
“‒Münâfıklar Allah’ı zikretmezler, ancak pek az hatırlarlar. (Hâlbuki bunlar öyle değildir.)” buyurdu.
“‒Öyleyse onlar nedir?” diye soruldu. Ali (r.a):
“–Bunlar bize karşı taşkınlık eden kardeşlerimizdir.” buyurdu. (İbn-i Ebî Şeybe, Musannef, VII, 535/37763)
Onlar, her şeye rağmen yine de birbirlerine kardeş gözüyle bakıyorlardı.[3]
Nihayet, Kûfe’de 40/661 yılında bir Hâricî olan Abdurrahman bin Mülcem tarafından sabah namazına giderken yaralandı. Bu yaranın tesiriyle iki gün sonra 19 veya 21 Ramazan’da (26 veya 28 Ocak’ta) şehid oldu. Bugün Necef diye bilinen Kûfe’ye defnedildi.
[1] Hâkim, Müstedrek, III, 550/6044.
[2] İbn-i Sa‘d, VIII, 222; Hâkim, III, 108; İbn-i Abdilberr, IV, 1891; İbn-i Esir, Üsdü’l-gâbe, VII, 217; Yâkubî, II, 14; DiyarBekirî, I, 467; Zehebî, Siyer, II, 87.
[3] Bu hususta müslümanların sergilediği şaşırtıcı misaller için bkz. Prof. Dr. Ali Muhammed Muhammed es-Sallâbî, Hz. Ali, trc. Şerafettin Şenaslan, İstanbul 2008, s. 632-635.