a) Bereketzade, Bakara Sûresinin 29. âyetini şu şekilde tercüme etmektedir:
“[Hakk Teâlâ hazretleri bu âyet-i kerimede hayatımıza, menafi ve huzuz-ı hayatımıza müteallık delail-i âfâkiyyeyi beyân ile şöyle buyuruyor:] O (zat-ı ecell-i a’lâ) dır ki arzda olan eşyayı sizin içün halk itti. (Meadin, nebatat, hayvanat, cibal, biharı, ve daha ne kadar eşya-ı nafia var ise cümlesini, meâkil ve meşârib ve melâbis gibi hususatta siz anlar ile bizzat veyahut sizin intifa’ ittiğiniz hayvanat ve sairenin anlardan intifa’ eylemeleriyle siz bi’l-vasıta müntefi’ olmak; ve o mevcudat ile Sâni’ Teâlâ ve tekaddes hazretlerinin şüûn ve ef’aline istidlâl, ve anlardan bazıları lezzât ve meserrâtı ve bir takımı âlâm ve ekdârı müştemil bulunduğundan bu cihete de atf-ı nazar ile lezzât ve âlâm-ı ahirete istişhad iderek umur-ı dininizde dahi anlar ile intifa’ eylemek üzre sizin içün halk ve icad eyledi…”[1]
Bereketzade’nin tercümeleri adeta tefsîr mahiyetini taşımaktadır. Metne harfi harfine uyma kaygısı taşımadan fakat metnin ma’nâsını herkesin eksiksiz ve rahatça anlamaları göz önünde bulundurularak gayet rahat ve Arapça’nın ifade ettiği tüm ma’nâları yansıtma telaş ve gayreti içerisinde yapılan tercümelerdir. Bu tercümeden sonra tefsîr niteliğindeki açıklamalara geçmekte ve âyetten çıkardığı ibretleri, işaretleri, ‘acâib-i kudret-i Rabbaniye’yi anlatmakta ve yer yer örnekler de vermektedir:
“Asfiyayı ümmet her şeyde acaib-i Kudret-i Rabbaniyeyi mütalaa etmişler. Tefsîr-i Razi’de hikâye olunmuştur ki bir gün birisi nezd-i cenab-ı Fârûk’da ‘Şu satranca taaccüb ederim, satranc tahtasının tûl ve arzı birer arşından ibaret iken insan onun üzerinde binlerce oyun oynasa bir oynadığı oyun mutlaka öbürüne benzemez’ dedi. Hazreti Fârûk radıyallahu anh şu cevabı verdi: ‘Bundan daha hayret-efzâ olan şudur ki insanın tûlen ve arzen birer karıştan ibaret bulunan yüzünde kaşlar gözler burun ağız gibi âzânın yerleri kat’iyyen teğayyür etmediği halde yine şark ve ğarb-ı âlemde yüzleri biribirine tamamı tamamına benzer iki adam bulamazsın. Şu ufak bir deri parçasından bu hadd ü pâyansız ihtilafları gösteren o kudret ve hikmet ne kadar büyük..
Ya ruhsârda o kadar hüsn ve melâhat ve gözlerde bu kadar hüner ve sa’at ibraz eden Kudret-i Fâtıra daha az mı muhayyeru’l-ukûldür. Bunlar gözlerimizin önüne konmuş âyât-ı Rububiyettir. Yâ Müste’ân! Bizleri Rasûl-i Ekrem’in ve Habib-i Muhterem’in hürmetine levha-i mükevvenâtta mürtesem âyât-ı Rububiyyetini, kemal-i lezzet ile temâşâ eden zümre-i asfiyâya ilhâk et.”[2]
b) Müellif bazı mühim usul kaidelerini de açıkladığı gibi ilmi hususlara işaret eden âyetlere de değinmeden geçmez. Dünyanın düz olduğunu söyleyenleri reddeden cümleleri ve dünyanın yuvarlaklığına işaret eden âyetle ilgili açıklaması ve serdettiği usul kaidesi şöyledir:
“Muhakkikin-i ulemanın arz musattah değildir demeleri musattahın küriyyete münafi olan ma’nâyı ıstılahisi itibariyledir. Ve ile’l-ardı keyfe sütihat[3] âyeti kerimesinde isbat olunan sath ise ma’nâyı lüğavisinde müstamel olduğundan onların nefy ettikleri tastih bu âyete münafi değildir. Ehl-i lüğat tasrih etmişlerdir ki sath’ın asl ma’nâsı yayıb döşemektir. Satahallahü’l-arda denir ki Allah Teâlâ arzı yayıb döşedi demektir. Arza basît denilmesi dahi ittisa’ı cirmine mebnidir. Yoksa kürevî olmadığı için değildir. Bazı nas bu gibi ıtlakat ve ta’bîratdan arzın kürevî olmadığına zahib olmuşlarsa da bu bir vehm-i mahzdır. Menşe-i ğalatları Kuran-ı Kerim’de zikr olunan elfaz-ı lüğaviyyeyi ehl-i fünün arasında sonradan peyda olmuş meani-i ıstılahiyyeye haml etmeleridir. Muhakkikin-i ulemanın bu mebhasde nakl olunan sözleri, elfaz-ı Kur’âniyyeyi meani-i asliyyesinden hilaf-ı zahire sarf ile arzın kürevî olmadığını istinbata kalkışan erbâb-ı evhamın zu’mlarını red için izah-ı hakikatten ibaret olub te’vîlat ve tekellüfat değildir. Elhasıl Kitab-ı Aziz’de arzın kürevî olmadığını iham iden ve binaen aleyh muhtâc-ı te’vîl olur hiçbir şey yoktur.”[4]
Bereketzade’nin makaleler halinde neşrettiği bu makaleleri daha sonra kendisi tarafından kitap haline getirilerek basılmıştır.
Yukarıda bir kısmını verdiğimiz önsözünü 27 Ramazan 1320’de Makriköy (Bakırköy)’de yazan müellif, eserini kitap halinde Mâlî 1331/1915-16 yılında Tevsî’-i Tıbâ’at matbaasında bastırmıştır. Fihrist hariç 441 sayfa tutarındadır.