a) Müellif Rahman Sûresinin 4. âyetini şöyle tercüme ediyor:
“‘Allemehu’l-beyân, Cenabı Kadiri mutlak Hazretleri hakikat mecaz istiare kinaye temsil ve nasb misillu envaı beyânla murad ve enfüs ve zamâirdeki bedihi veya nazârî veya ilhami olan meani ve mefahimi havassın hizmet ve aklın irşadıyla tekellüm ve beyânı ve aharın ol vechle ifade eylediği meani ve mefahimin derk ve iz’anını kezalik havâssın hizmet ve aklın irşadı târîkiyle talim buyurdu. Bu dahi Cenab-ı Hakk’ın insanlara bir nimet ve fazlıdır. Hatta insanlar hayvanat-ı sâireden nutk ve beyân ve derk ve iz’anla temeyyüz eder.”[1]
b) Belağat kurallarını da iyi bilen müellif yeri geldikçe bu kaideleri belirterek kitaba güzel bir üslub kazandırmaktadır. Meselâ:
“Nebatat ve eşcar ve meadinin bervechi muharrer tab’an ve fıtraten olan inkıyadları abidîn ve sacidînin emr-i ilahiye tavʻan ve ihtiyaren olan inkıyadına teşbih buyurularak yescüdan kelime-i beliğasıyla irad buyrulmuştur.”[2]
c) Ahmed Rüşdü Paşa, felsefi tartışmalara da girerek çok uzun bahisler yazmaktadır. Materyalistlerin kâinatın yaratılışı ile ilgili görüşlerini açıklamaya şu cümlelerle başlamaktadır:
“Gelelim sıfat-ı mebsuta ile muttasıf vücud-i Bârî Teâlâyı tasdik iden cumhûr-ı tabiiyyûn ve maddiyyûnun hilkati ekvân ve efʻâl ve ahvâl ve tekvini kâinat hakkında zehâb ve ictihatları şudur ki…”[3]
Ayrıca dünyanın yaratılışı ile ilgili olarak kendisi şu yolda düşünceler serdetmektedir:
“Âyâtı beyyinatın sarahat ve delalatı üzre kürre-i arz iki nevbette halk olunub nevbeti ulası cânnın madde-i hilkati olan nâr-ı zâte leheb ve hararet, nevbeti sânîsi insane ve anın gibi zî-ruhun neş’et ve temekkün ve ikamet ve intiaşına kabil mehd ve envaı eşcar ve ezhar ve bihar ve enharla medhuv ve madrub kılındığı ve’l-hâsıl kürre-i arz evvela nâr-ı zâte-lehîb ve harârât olub o nevbette cânnın ve ahîren halîta-i mâ ve türâb ile mazbût ve hayvanât ve eşcârın neş’et ve temekkününe kâbil hey’et-i hâzıraya mec’ûle ve mefrûğe olub bunun nevbet-i saniye ve bu nevbette Hazret-i Âdem -aleyhisselam-’ın halk olunduğu vâzıhan müstebân olur.”[4]
d) Dinler tarihi ile ilgili bilgiler de veren müellif hrıstiyanların inançlarının yanlışlığını geniş bir şekilde izah ettikten sonra şöyle demektedir:
“İmdi Nasârânın şu itikad ve akval ve zehablarının fesad ve butlanı, mufassalâtta[5] beyân olunduğu üzre berahin-i akliyye ve hucec-i hikemiyye ve delail-i nakliyye ile sabit ve sübutu bedihi ve zahir olduğundan ve hatta ulema-i Nasârâ dahi «Şu itikad her ne kadar berahin-i akliyye ve hucec-i hikemiyyeye muğayir ise de talimat-ı İncil cümlesinden olmakla nasârâ tarafından tasdik olunur.» dirler ve böyle dimeğe muztar kalırlar.”[6]
e) Rahman Sûresinde tekrar eden “O hâlde Rabbinizin hangi nimetini yalanlarsınız” âyetini bulunduğu yere göre tercüme etmekte, bazen de hiç dokunmadan geçmektedir. Bu tercümelerden birisi şöyledir:
“Ey sekaleyn ve ey akl ve fikr ve nutk ve beyân nimetiyle Cenab-ı Allah’ın mütenaim kıldığı ey ins ve cin! Size ata ve ihsan buyurduğu niam-ı Bârî’den ve bilhassa şu nimetlerden kangısını inkâr ve kangısını Halik Teâlâ Hazretleri’nin halk ve tekvin ve irade-i ulûhiyeti ile olmadı diyerek kudret ve azamet ve nimet-i Huda’yı nasıl ve ne burhanla tekzib idebilursunuz.”[7]
f) Müellif 33. âyetin tefsîri esnasında, insanın göklere ve yerin derinliklerine bedenleriyle gidemeyip ancak düşünceleriyle gitmelerinin mümkün olabileceğini söyleyen müfessirleri eleştirerek kendisi insanların bedenen de bu işi gerçekleştirebileceklerini savunmaktadır. Bu görüşüyle, Osmanlı ulemasının ne kadar ileri görüşlü olduğunu gösteren bir misâl olmuştur.
“Bazı müfessirin-i kiramın bu nazm-ı celilin tefsîrinde melekutullah üzerine ebdanınızla nüfuz ve uruc edemeyüb efkârınızla uruc edersiniz deyu ittiği tefsîr üslub-i edâ-yı nazm-ı celile ğayr-ı cedîr ve hakikatten baiddir.”[8]
g) Nahiv kâidelerini da yeri geldikçe açıklamaktadır. Misal olarak 76. âyeti kerimenin tefsîrinden bir kısmı şöyledir:
“Müttekiîn, menvâ ve ma’nâyı men olan dâhilînden hâldir. Rafraf, bisâd yahud vesâiddir. Hisân, bi-i’tibârî’l-ma’na rafraf yahut abkarînin sıfatıdır. Vel ma’nâ; ol cinana dâhil olanlar kemal-i nimet ve gayet-i emniyetle mütenaim ve münbasit ve emin olanların ve âdâtından olduğu üzre mâ bihi’l-mübahat zarîf ve nefis ve nefaset ve letafeti derece-i ğayede acîb diba-yı hadrâdan bisat ve vesaid üzerine yaslanub tenâ’um ve kesbi inbisât ve mübâhât ider.”[9]