2. Keşfü’l-hakâyık an nüketi’l-âyâti ve’d-dekâyık

Tefsîrin yazıldığı tarih ve ciltlerin hacmi sırasıyla şöyledir:

            1. cilt 1321 senesi Şevvâl ayının 9’unda tamamlanmıştır ve 745 sayfadır.

            2. cilt Yûnus sûresiyle başlamakta olup 1322 Rebiulevvel ayının 10. günü tamamlanmış ve 791 sayfa tutarındadır.

            3. cilt Rûm sûresiyle başlamakta olup 1323 Zilkâde ayının 22. günü nihayete ermiş ve 959 sayfadır. Kapağında 15 Şaban 1322 tarihi bulunmaktadır ki bütün ciltlerde aynı tarih kullanılmış olması hasebiyle konulsa gerektir. Aksi takdirde yazımı bitmeden basılmış olmaktadır.

Eserin ikinci baskısı Gulâm Rızâ Muhlis tarafından hazırlanarak 1315/1895 yılında Tebriz’de “Şu’â’” matbaasında yapılmıştır. Gulâm Rızâ Muhlis, ilk baskıda vaki olan matbaa hatalarını düzeltmiş, âyetleri muteber Mushaflarla karşılaştırarak tashih etmiş, sayfada tefsîr edilen âyetin metnini kenara tam olarak yazmıştır.

Birinci cildin başında bulunan yayın evine ait olan takdim yazısında ilk Türkçe tefsîrlere iki parağrafla değinildikten sonra bu tefsîrin Hâc Abdülmecid Sâdık Nevberî tarafından Farsça’ya çevrilerek rûmi 1339 yılında Tahran’da neşredildiği ve bu tercümenin baskılarının 1349, 1354, 1358, 1361 tarihlerinde tekrarlanmış olduğu ifade edilmektedir.

Bâküvî, her cildin başına birer mukaddime yazmıştır. Birinci mukaddimede ilmin faziletinden, ilimle cehli yok etmenin gerekliliğinden bahsettikten sonra Kur’ân’ı tercüme etmenin gerekliliği üzerinde durmaktadır.

“Kur’ân-ı Şerîf’in ahkâm ve nüktelerini derk eylemek Kur’ân-ı Şerîf Arap lisânında olmak cihetine muhtelif elsine sâhibi olub dîn-i İslâm’a gerüyde olan milletlerden ötüri mümkün değildir. Mâdâmîki Kur’ân-ı Şerîf’in mazâmîn-i celîlü’l-kadri herbir tâyifenin öz lisânına tersir ve tercüme olunmasa ondan nice ki lâzımdır menfaat-berdâr olabilmezler.

Eğerçi herbir tâyifeden Fâris ve Türk, Hindû, Berberî ve ğayr lisanlarda Arab lisânına âlim olan şahıslar olublar ve gene mevcûddurlar ki ahkâm-ı Kur’ân’ı halka tefhîm idüb yetürürler. Amma âlimden istimâ’ itmekile şahs özi öz lisânında olan tefsîrden Kur’ân-ı Şerîf’in nükte ve ahkâmlarını bahub derk itmek arasında fevk ez tasavvur tefâvüt vardur.”[1]

Bâküvî, birçok Arapça tefsîrin olduğunu ancak bunların sarf, nahiv üzerinde çok durarak lafızlara önem vermeleri ve bu nedenle de Kur’ân’ın nüktelerine yer vermediklerini bunun aksine millet-i İslâm arasında tefrikaya sebeb olacak sözleri zikrettiklerini söyleyerek Kur’ân-ı Kerîm’in bütün milletlerin tam bir uygunluk içerisinde adâlet ve insâf üzere yaşamalarını emrettiğini hatırlatmaktadır.

Türkçe tefsîrler içinde Kur’ân’ın hakikatlerini ortaya koyan tefsîrlerin bulunduğunu ancak bunların “şive-i Osmâniye’de” olduğunu bu nedenle de Azerbaycan Türk dilinde konuşanların bu eserlerden istifade edemediklerini söyleyerek en büyük hizmetin Türkçe bir tefsîr yazmak olduğunu ifade ediyor.

“Âlem-i İslâmiyet’e büyük olan hıdmet zâhiren ve bâtınen Türk lisânında olan millet-i İslâmdan ötüri Türk dilinde bir Tefsîr-i sâde ve basît telif itmekdir ki eshel vechile Kur’ân-ı Şerîf’in matlablarını derk idüb onun makâsıd-ı âliyesinden mahzûz olub insâniyet sıfatlarıyla âraste olsunlar. Felihâzâ hakîr akallü’l-halîka Mîr Muhammed Kerîm ibnül-Hâcc Mîr Ca’fer el-Alevî el-Hüseynî el-Mûsevî el-Bâküvî özime lâzım gördim ki Azerbaycan Türk dilinde bir tefsîr telif ideyim tâ în ki âlem-i İslâmiyet hâdimlerinin arasında bir hıdmet-i âcizânemiz mevcûd olsun.”[2]

Müellif, istifâde ettiği eserleri de bu mukaddimede zikretmektedir. Bunlar şunlardır:

1. Cârullah Allâme Zemahşerî, Tefsîr-i Keşşâf.

2. İmam Fahrur-Râzî, Tefsîr-i Kebîr.

3. Tefsîrü’l-fâdıl Ebu’s-Suûd Müfti-i Kostantıniyye.

4. Şeyhu’l-Celîl Tabersî, Mecma’u’l-beyân.

5. Lübâbü’t-Te’vîl fî me’âni’t-Tenzîl, telifü kudveti’l-eimmeti’l-müfessirîn Alauddin el-Bağdâdî el-Hâzin muhtasaran min tefsîri’l-İmâm el-Âlim el-Kâmil Ebû Muhammed el-Begavî.

6. el-Âlimü’l-celîl Ebu’l-Berekât en-Nesefî, Medârikü’t-Tenzîl ve Hakâyıkı’t-Te’vîl.

7. Âlimü’l-Fâzıl el-Kâdî el-Beydâvî, Envâru’t-Tenzîl.

8. Umdetü’l-ârifîn Hakkı Efendi, Rûhu’l-beyân.

Ve başka tarîh ve ehâdis kitapları.

Tekrar ilim bahsine dönen müellif şöyle demektedir:

“Belki evvela ilm-i dini tahsil itmek lâzımdır. Ondan sonra her bir ilmi ki maişet-i beşeriyyeye müteallıkdır. Gerek onlar tahsil olunsun meselen ilm-i tarih, hendese, coğrafya, hisab, hey’et Kur’ân-ı Şerif’te bu ilimlerin hamusunun tahsilini lazım olmağına âyât-ı beyyinât mevcuddur.”[3]

 Bâküvî, hurûf-ı mukattaa hususunda birçok görüşün bulunduğunu ancak bunların en güzelinin Zemahşerî’ye ait olduğunu ifade ederek kendisi de bu tercihe katılmaktadır. Zemahşerî, bu harflerin başında bulundukları sûrelerin isimleri olduğunu düşünmektedir.

İkinci cildin mukaddimesi tamamen ilmin faziletine dair kaleme alınmıştır. İnsanın mükerrem yaratılmasından söz ederek konuya giren Bâküvî asr-ı saadetten uzaklaştıkça cehâletin çoğaldığını ve bütün belâ ve kavgalerın bu sebebten ötürü başımıza geldiğini anlattıktan sonra yaşadığı zamanda (1908) ilmin yavaş yavaş yayılma göstermesinin sevindirici olduğunu ifade ediyor. Daha sonra da hz Ali’nin ilmi medheden şiirlerinden tercümeleri ile birlikte vermiş, ilmin faziletini anlatan âyetlerin tefsîrini yerlerine havale ederek bu mevzudaki 9 hadis-i şerifi açıklamalarıyla birlikte vermiştir.

“Rasûl-i hudâ’dan ilm bâresinde vârid olan hadislerin hâmusini zikr itmek mümkün olmayub İslâm’da basiret sâhiblerinden ötüri bu hadislerin birisi kifayet ider. Lâkin bu dokuz hadisi zikr itmekde sâhib-i şeriat-ı mukaddese-i İslâmiyyenin yanında (indinde) ne derecede ilmin ehemmiyetini beyân itmek maksûdumuzdır. Tâ în ki efrâd-ı milllet-i İslâmiyye o cenâbın kelâmlarından ilmin ehemmiyetini istinbât eyleyüb özlerini cehâlet zindanından halâs idüb şahrâh-ı hidâyete vâsıl eylesünler. Hiçbir nâdân ve câhil olan kavm ve cemaatden ötüri dünya ve ahirette necât tapmak mümkün olan emr değildir. Saltanat ve devletten ilm yahşîdür. İlm sebebine saltanat ve devlet tahsîl itmek olur amma saltanat ve devletile ilm tahsîl itmek mümkün olmaz.”[4]

Bâküvî, Melikşah, Nizâmülmülk, el-Mu’iz li-dinillah’ın ilmî gayretlerinden de bir nebze bahsetmektedir.

Üçüncü cildin mukaddimesi yine ilmin faziletine dair olmuştur. Rahmân sûresinin ilk âyetleriyle konuya giren Bâküvî, Şeyh Nizâmî Gencevî ve Mevlânâ Celâleddin Rûmî’nin ilimle alâkalı beyitlerini açıklamaktadır. Daha sonra ihtilâf mevzûu üzerinde duran müellif, ümmetin ihtilâf etmesine cehlin sebeb olduğunu bunun ilacının ilm olduğunu söyler. İhtilafla ilgili cemel vak’asından ve Emeviler döneminden bahsetmektedir.

Gayet muhtasar bir tefsîr hüviyetinde olan bu eserinde Bâküvî, âyetlerin ve sûrelerin sebeb-i nüzûllerine değinmekte, gerekli gördüğü yerlere kayd adı altında notlar düşmekte, fazâilden bahsetmekte ve âyetleri tefsîri tercüme ile Türkçe’ye nakletmektedir. Ancak müellifin kaydları fazla değildir.

Baküvi, âyetleri diğer âyetlerle tefsîr etmeye özen göstermektedir. Şii ve sünni hadis kitaplarını da kullanan mefessir hadisleri bazen kendi mezhebi bazen de Ehl-I sünnet istikametinde değerlendirmiş ve farklı tercihlerde bulunmuştur. Ashab ve tabiun’dan gelen haberleri de çok olmamakla birlikte kullanmıştır. En çok rastlanılan isimler şunlardır: Abdullah b. Abbas, Hasan Basrî, Hz. Ali, Câfer Sâdık, İbn Mesud, Mücâhid, Katâde ve Süfyan b. Uyeyne.



[1] Tebriz, 1373, c. 1, muk.

[2] a.y.

[3] a.y.

[4] Tebriz, 1373, c. 3, mukaddime.