C. Osmanlıca Tercümeler

Osmanlı medreselerinde öğretim dilinin Arapça olması, Kur’ân tercümesi faaliyetlerini oldukça yavaşlatmıştır. Ancak Tanzimat’la birlikte ortaya çıkan milliyetçilik akımının etkisiyle Türkçe Kur’ân tercümesi çalışmaları alâka görmeye başlamıştır[1].

Osmanlı İmparatorluğu hudutları dâhilinde, asırlar boyunca büyük ilmi ve edebi faaliyetler kaydedilmiştir. Bu arada tefsîr ile meşgul olan âlimlerin çok sayıda mevcut oldukları müşahede edilmektedir. Ancak Kur’ân-ı Kerîm’in tam tefsîrini yazanlar azdır. Muhtelif sûrelerin tefsîrleri büyük sayıdadır.[2] Bilhassa Fâtiha sûresinin tefsîrleri boldur. Bundan başka muhtelif âyetlerin tefsîrleri o kadar çoktur ki hepsini burada zikretmekten sarf-ı nazar ediyoruz. Hulasa, Kur’ân-ı Kerîm’in tam tefsîrleri az olmakla birlikte, Osmanlı âlimlerinin bu sahayı ihmal etmedikleri muhakkaktır.[3]

Osmanlı müfessirleri, aldıkları akademik seviyedeki Arapça bilgileri ve o devre kadar Arapça yazılagelmiş tefsîr kitapları sebebiyle Arapça tefsîr yazımına önem vermişler, tefsîre bağlı diğer çalışmaları da umûmiyetle Arapça yapmışlardır. Fakat bu arada halkın büyük çoğunluğunun Türkçe konuşması, hepsinin Arapça’yı anlayıp bilme zorluğu gibi sebeplerle zaman zaman Türkçe tefsîrler de yazılmış veya Arapça tefsîrler tercüme edilerek kayda değer ölçüde Türkçe tefsîrler bibliyoğrafyası oluşturulmuştur.[4]

Eski Osmanlıca yazılan[5] Kur’ân tercüme-tefsîrlerinden kendi gördüğümüz ve diğer araştırmacıların kitap ve makalelerinden öğrenebildiğimiz nüshalardan istinsah tarihi en eski olanı, şimdilik, K. Schacht’ın Bursa Ulucamii kitaplığı kataloğunda kaydını gördüğü 117 numaralı nüshadır.[6] Bu nüshanın istinsah tarihi, bu kayda göre, 838/1444’dür. Yazarı da Ebu’l-Fadl Musa el-İznikî (833/1429-30) olduğuna göre telif tarihi de 1430’dan önce olması gerekir.[7]

Türkçeye ençok tercüme edilen orjinalin Ebu’l-Leys es-Semerkandi’nin tefsîri olması da dikkate değer bir durumdur. Bu tefsîri 1450 yılında vefat eden İbn Arabşah Türkçeye tercüme etmiştir. İbn Arabşah’ın Kur’ân tefsîrini Türkçe’ye tercüme etmesi ve bu tercüme için Semerkandî’yi seçmesi tahsil ve terbiye zamanını Semerkand medreselerinde ve Türkler arasında geçirmiş olmasıyla izah edilebilir. Ancak bu tefsîrin tercih edilip yaygınlık kazanmasının asıl sebebi, müellifin üslûbu, mevzûlara yaklaşımındaki hissiyâtı ve ihlâsı olmalıdır. Semerkandi tefsîrinin Anadolu âlimleri arasında rağbet kazanması İbn Arabşah’ın Osmanlı hizmetine girmesinden sonra meydana gelmiş olabilir.[8] J. Schacht’ın makalesinden aldığımız 18 tefsîrden, kataloglara göre, 5 nüsha İbn Arabşah’a ve 3 nüsha İznikî’ye aittir. Bunlardan başka Ayasofya 147, Nuruosmaniye 136 nüshaları Schacht’a göre gerçekten İbn Arabşah’ın eseridir.

İbn Arabşah bu tercümeyi Edirne’de Mehmed Çelebi’nin (1403-1421) hizmetinde bulunduğu zaman, yani 1412-1421[9] arasında yapmış olacaktır. [10]

Kelime-kelime, cümle-cümle yapılan ilk Türkçe Kur’ân tercümelerinin yerini XIV. ve XV. asırlarda Cevâhiru’l-Asdâf ve Tefsîrü’d-Dürer gibi daha geniş izahlı tefsîrler almaya başlamıştır. Daha sonraki yüz yıllarda Kadı Beydâvî tefsîrinin tercümelerini, Tefsîrî Mehmed Efendi’nin Tefsîr-ı Tibyân tercemesi, İsmail Ferruh Efendi’nin, Hüseyin Vaizü’l-Kâşifî’nin Tefsîr-ı Mevâhib’inden –Tibyân, Beydâvî, Keşşaf ve Hazin tefsîrlerinden alınmış eklerle- yaptığı tercüme takip eder.[11]

Osmanlılar’da sûre tefsîrine yöneliş daha fazladır. Bunun sebebi, bu tür tefsîrin kolay olması, daha kısa sürede tamamlanması, bazı sûrelerin muhtevâ olarak daha ilgi çekici olması, bazı sûrelerin faziletleri ile ilgili rivâyetlerin bulunmasıdır.[12] En çok Fâtiha, İhlâs, Mülk sûreleri tefsîrleri ile Mufassal grubuna giren sûreler tefsîr edilmiştir. Diğer sûreler ise şunlardır: Yusuf, Bakara, İsra, Taha, Nur, Furkan, Yâsîn, Duhân, Feth, Rahman, Vakıa, Abese, Mutaffifin, Beled, İnşirah, Necm, Duhâ ve onu izleyen diğer sûreler.[13]

Âyetü’l-Kürsi en çok tefsîri yapılan âyettir. Bilhassa adalet, savaş, ictimai ve ahlaki davranışlar, dünya hayatı, dünya malı vb. mevzuları ihtiva eden âyetlerin tefsîri[14] derinliğine işlenmiştir.[15]

XIX. yüzyılın ikinci yarısı başlarında Türkçe Kur’ân-ı Kerîm tefsîr ve tercümelerinin Kahire ve İstanbul matbaalarında basılmaya başladığı görülmektedir. İlk basılan tefsîrler Mehmed Efendi’nin Tefsîr-ı Tibyân tercemesi ile İsmail Ferruh Efendi’nin Tefsîr-i Mevâhib’idir. İlk tefsîrin 9, ikincinin 7 muhtelif baskısı yapılmıştır. Tefsîr ve tercemelerin basılmasıyla okuyucu çevresi daha da genişlemiş, Tefsîr-ı Zübedü’l-Âsâr, Tefsîr-i Cemâlî alet-Tenzili’l-Celali gibi tefsîr ve tercemelere de rastlanır olmuştur.[16]

Kur’ân-ı Kerîm’in matbû Türkçe çevirileri, XIX. yüzyılda ve Tanzîmât’ın ilanından hemen sonra başlamış olup bu yüzyılda yaygın bir çeviri hareketinden söz edebilmek pek mümkün değildir.

XIX. yüzyılda ortaya çıkan mahsuller, tefsîr teamüllerine uygun yazılmıştır; bu devirde gerek muhtevâ gerekse biçim itibariyle meal form ve kavramından söz etmek için henüz vakit erkendir.[17]

Kur’ân’ın ulus dillere çevrilmesi, esas itbariyle Osmanlı modernleşmesinin bir ürünüdür.[18] Çünkü bu çevirilere halk değil, modernleşmeye öncülük edenler ihtiyaç duyuyorlardı. Önceleri yazma halinde tercümeler var idiyse de bunların hiçbiri bir toplum projesinin unsuru olmaları maksadıyla ve daha da mühimi, avâm-ı nâsa hitaben kaleme alınmamıştı. Hâlbuki ilk Kur’ân mütercimlerinden Seyyid Süleyman el-Hüseynî, bu işe girişmesinin sebebi meyanında halkın anlayabileceği lisanla ve hurafelerden âri bir tefsîr vücuda getirmeye azmettiğini söylemektedir ki bunlar zaten modernleşme projesini üstlenen siyaset ve fikir erbabının hedefleri arasında yer almaktaydı.[19]

Kur’ân’ın başka dillere çevrilmesi yönündeki teşebbüsler -bu teşebbüs sahibleri farkında olsun ya da olmasınlar- mühim ölçüde siyasi bir maksadın gerçekleşmesine hizmet etmiş, bunun neticesinde anadili Arapça olmayan İslâm toplulukları, dini tefekkürlerini ancak çeviriler yoluyla beslemek durumunda kalmışlardır.[20]

İlk devir yazma tercümelerin genelde aynı eserden kaynaklanması ve birbirlerine çok benzemelerine rağmen 19. yüzyılın ortasında günümüze kadar basılmış Kur’ân-ı Kerîm Türkçe tefsîr ve tercümeleri (meselâ Tibyân, Mevakıb, Zübedül-Asar, Tefsîrü’l-Cemali, Nuru’l-beyân, Hulasatü’l-Beyân, Tercüme-ı Şerife, Meani-i Kur’ân, Tanrı Buyruğu, Hak Dini, Kur’ân-ı Hakim, Kur’ân-ı Kerîm ve Meali, Baltacıoğlu, Osman Nebioğlu) birkaçı müstesna aralarında fazla bir benzerlik yoktur.[21]



[1] Paçacı, Kur’an’a Giriş, s. 147.

[2] Mustafa b. Muhammed, Mubarek Tefsîri, Türkçe, Murat Beğ b. Orhan Gazi namına daha babası sağken yazılmış. “Bes Tebareke tefsîrin Türkçeya döndürdi, ümiddir kim anın mübarek zihnine müstakim gele ve akyânların yarlığa namaklığına sebeb ola”. Hicri 763 tarihinden önce vefat eden Murat Arslan b. İnanç namına Denizlide yazılan Türkçe Fâtiha Tefsîri. Z. Velidi Togan, “Türkiye Kütüphanelerindeki Bazı Yazmalar”, İslâm Tetkikleri Enstitüsü Dergisi, İstanbul, 1957, c. 2, cüz 1, s. 86.

[3] Tayyib Okiç, Tefsîr ve Hadis Usûlü’nün Bazı Meseleleri, İst. 1995, s. 158-160.

[4] Turgut, s. 18-33; Hamidullah, Kur’ân’ın tercüme edildiği dillerin 139 olduğunu söylemektedir. (Fehmü’l-Kur’âni’l-Kerîm Limen La Yantiku bi lügati’d-Dâd, [Tebliğ], 1986, en-Nedve) “Kur’ân-ı Kerîm, bugün kimsenin konuşmadığı «ölü dil» hükmündeki dillere bile tercüme edilmiştir.” (Aydar, s. 94) Yeni icad edilmek istenilen ve henüz kullanım alanı bulmamış olan Esperanto diline de tercüme edilmiştir. (Hamidullah, Le Saint Coran, LIX, LXIV-LXVI; Aziz Kuran, s. 95)

[5] Selçuklular döneminde Kur’ân tercümelerine pek tesadüf edilmemektedir. Selçukluların ilim ve sanat dili olarak, kendi dillerinden daha çok Arapça ve Farsça’ya ehemmiyet vermeleri, bunun sebebi olarak gösterilmektedir. Resmi dil olarak da Farsça’yı kullanmışlardır. (Aydar, 106)

[6] Kısa sûrelerin tefsîrlerinden, tarihi tayin edilebilen en eski nüsha (730 h. / 1333 m.) Orhan Bey’in oğlu Süleyman Paşa için Yazılan Tebâreke Tefsîri’dir. Bu tefsîrin nüshası İst. Ünv. Edebiyat Fak. Kitaplığı’nda 45 numara ile kayıtlıdır. (İnan, s. 14) İlk defa Tebareke terceme ve tefsîri Orhan Gazi’nin emriyle, yine aynı sûre (Togan, Fâtiha olduğunu söylüyor. 1957:86) Murat Arslan oğlu İshak Bey’in işaretiyle, (Maarif Umumi Kitaplığı 145) yine Hızır Beğ Gölbeği emriyle (Maarif Umumi Kitaplığı 329) yazılmıştır. (İnan, s. 21)

[7] İnan, s. 85. Keskioğlu, s. 103.

[8] Onca tefsîr arasında, bu tefsîrin tercih edilmesinin ana sebebi, bir Türk âlime ait olması ve müellifin de Hanefi mezhebine mensub olmasıdır. Hacmının mütevassıt, ibarelerinin açık ve özlü olması da tercih sebebleri arasında zikredilebilir. (Aydar, 109)

[9] İbrahim Kafesoğlu, “İbn Arabşah” mad., İslâm Ansiklapedisi.

[10] İnan, s. 89-90.

[11] Osmanlı dönemi müellefatının çağdaş tefsîr tarihi tasavvurunun teşekkülüne katkı sağlayamamış olmasının en mühim sebeplerinden biri, bu dönemde tefsîr eserleri yazılmamış olması değil, bu müellefatın tamamına yakınının hala “yazma eserler” kategorisinden çıka(rıla)mamış olmasıdır. (Dücane Cündioğlu, “Çağdaş Tefsîr Tarihi Tasavvurunun Kayıp Halkası: «Osmanlı Tefsîr Mirası»”, İslâmiyat, c. 2 (1999), sayı: 4, s. 53)

[12] Turgut, s. 34.

[13] Turgut, s. 34.

[14] Mesela Aziz Mahmud Hüdai’nin Nefâisü’l-Mecâlis adındaki bazı âyetlerin tefsîrini ihtiva eden Türkçe eseri büyük bir cilt oluşturmaktadır. Hacı Selim Ağa Ktp, Hüdai Efendi Bölümü.

[15] Turgut, s. 34.

[16] Cumbur, s. 124. Cumbur, Tibyân’ın 6-7; Mevâkib’ın 4 baskısı olduğunu söylemektedir ki eksiktir.

[17] Cündioğlu, Anlamın Tarihi, s. 267.

[18] “O devirde millî cereyan yoktu ki, böyle bir gayeye hizmet maksadıyla tercüme yapanlar çıksın. Tercüme yapanlar sırf dini bir gayretle Allah kelamını anlayayım ve anlatayım diye bu işe girişiyorlardı.” (Keskioğlu, s. 93)

[19] Dücane Cündioğlu, “Türkçe İbadet; tarihî fiyasko…”, Tarih ve Medeniyet, yıl: 5, sayı 49, Nisan 1998, s. 16. “Bu görüş ve düşüncenin esas gayesi ibadetlerde de Kur’ân’ın Türkçe olarak okunması, başka bir ifadeyle, ibadetlerin Türkçeleştirilmesiydi. Bu yüzden olacak ki, o zamanlar buna pek çok kişi karşı çıkmış, bu aşırı tepki karşısında, bu fikri savunanlar daha ileri gidememişlerdi. Onlarn bu gayesini sezen dâhi Sultan Abdülhamid Han, bizzat kendisi bu harekete mâni olmuş ve Kur’ân’ın Türkçe’ye tercümesine bu kötü niyetten dolayı izin vermemiştir. (bkz. Aydar, 111. bu düşüncenin reddi için bkz. Cündioğlu, Kur’ân Çevirilerinin Dünyası, İst. 1999, 124) “Bu yöndeki iddialar, Samuel M. ZWemer adlı bir oryantalistin 1915’te söylediği şu sözlerin bir tekrarıdır sanıyorum…”.

[20] Cündioğlu, Kur’ân Çevirilerinin Dünyası, s. 15.

[21] Cumbur, s. 140.