Anadolu’da Türkçe büyük Tefsîr ve tercüme faaliyetlerine, elde mevcut en eski nüshalara göre, Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan yarım asır sonra, yani XIV.[1] asrın ortalarında başlanmış olduğu tahmin edilmektedir. Bu faaliyet üç koldan ilerlemiştir:
1. Kur’ân’ın “satır-arası” kelime kelime tercümeleri. Bunlar Arapça kelimeleri Türkçe kelimelerle tek tek karşılarlar. Arasıra kısa açıklama ve tefsîrlere yer verilirse de bu izahlar esas tercümeden ayrı tutulmakta ve umumiyetle sayfa kenarlarına yazılmaktadır. Bunların nüshaları pek çoktur.[2]
2. Kur’ân’ın uzun tefsîrlerle Türkçe’ye çevrilmesi. Bu tefsîrlerin çoğu, Ebü’l-Leys es-Semerkandî’nin (v. 383/993) tefsîri[3] esas alınarak yapılmıştır veya bu tefsîrin aynen tercümesidir.[4] Bu tefsîrli tercmelerde bir Arapça kelimenin tek bir Türkçe kelime ile tercümesinden ziyade bütün bir âyetin uzun cümlelerle açıklanması göz önünde tutulmuştur.[5] Bu çeşit tefsîrler 4 grupta toplanabilir:
a. Musa el-İznikî’ye (v. 833/1430)[6] atfolunanlar. Bu nüshaların çoğunda eserin adı “Enfesü’l-Cevâhir” olarak geçmektedir.
b. İbn-i Arabşah’a (v. 854/1450) atfolunanlar.[7]
c. Anonim olanlar.
d. Az olmakla birlikte bir de Dâî Ahmed’e[8] atfedilen tercümeler vardır. Bu tercüme, Anadolu’da Türkçe’ye tercüme edilen ilk Kur’ân tefsîri olarak kabul edilmektedir. Emir Süleyman adına Timurtaş Paşaoğlu Umur Bey’in emir ve teşvikleriyle hazırlanmıştır. Dâî bu eserinde sadece tercüme ile yetinmemiş, yer yer bazı açıklamalarda bulunmuştur. Tamamen kendi telifi olan mukaddime kısmı manzumdur. Lisân husûsiyetleri bakımından tam bir Eski Anadolu Türkçesi devri örneği olan eserin nüshaları kütüphanelerimizde bulunmaktadır. Meselâ bkz. Süleymaniye Ktp., Fatih böl, nr. 631.
3. Cevahiru’l-Asdâf.[9] Bu eser “satır-arası” Kur’ân tercümeleriyle “tefsîr”ler arasında üçüncü bir grubu teşkil etmektedir. Âyetlere önce kelime kelime mana verilmesi bakımından da “tefsîr”lere benzemektedir. Fakat tercümelerden daha muhtasardır. Bu bakımdan bu esere “Tefsîrî tercüme” diyebiliriz. Bu tür, Ebu’l-Leys tercümesine nisbetle daha kısa ve hacim bakımından daha küçük olması nedeniyle medrese talebesi arasında ve halk içinde daha çok tutulmuştur.[10]
Kısaca üç grupta[11] mütalaa ettiğimiz Kur’ân’ın bu ilk tercüme ve tefsîrlerinden sonra, asırlar boyu, Kur’ân-ı Kerîm için daha birçok tercüme ve tefsîr kaleme alınmış, ayrıca mevcut nüshalar da istinsah edilip çoğaltılmıştır.[12]
Anadolu beyliklerinde ilk önce kısa sûrelerin (İhlâs, Yâsîn, Tebâreke gibi) tercümeleri beyzâde ve şehzâdelere Kur’ân ile beraber Arap dilini de öğretmek amacıyla sırf öğretim bakımından yazılmışlardır. İhtimal ki satırarası, tefsîrsiz tercümeler de medrese talebelerine Kur’ân lügatini öğretmek için yazılmış olabilirler.[13]
[1] İnan, 1961, s. 15.
[2] Eski tercümelerde bu türe daha çok rastlıyoruz. Bunun sebebi şudur: Evvela kelime kelime tercüme kolaydır. İkincisi: Farsça’dan örnek alarak yapılmış olması ihtimalidir. İranlılar, Türkler’den önce müslüman oldukları için bu işe daha evvel başlamış olmalılar. (Keskioğlu, “Fatih Devrine Aid iki Ku’ân-ı Kerîm Tercümesi”, s. 92)
[3] Bu tefsîri Arapça telif eden Ebü’l-Leys hakkında Kâtip Çelebi’de şu kayda tesadüf ediyoruz: “Tefsîr-i Ebi’l-Leys. Sahibi Nasr ibni Muhammedini’l-Fakîhü’s-Semerkandîyyü’l-Hanefî, h. 383’de vefat etmiştir. Bu eseri Türkçe’ye çeviren Ahmet ibni Muhammed el-maʻrûf bi-İbn-i Arapşah el-Hanefi h. 854’de vefat etmiştir.” (Keşfü’z-Zünûn, I, 305, İstanbul 1310) Bursalı Tahir Bey, Delilü’t-Tefâsîr isimli eserinde ve Osmanlı Müellifleri’nde aynı tefsîrin İbni Arapşah ve bir de Musa el-İznikî (933 h. ) tarafından terceme edildiğini kaydediyor ve ikincisinin adını “Enfesü’l-Cevâhir” olarak naklediyor. Kütüphanelerimizde mevcut Ebü’l-Leys tefsîri tercemelerinin hepsi birbirinin aynıdır. Müstensihlerin ilavelerinde bazen “İbni Arapşah”, bazan “Musa el-İznikî” isimlerine tesadüf edilmektedir. “Enfesü’l-Cevâhir” ismine de rastlanır. İznikî’nin Fâtiha tercemesi: “Hamd ü senâ ve şükr-i lâ yuhsâ ol Allah’a kim cemi’ âlemin perverdigarıdır. İlahi sen cihet-i dünyada Rahman’sın ki rahmetin âmdır. Ammâ cihet-i ahirette Rahim’sin ki rahmetin hâsdır. Kıyamet güninin padişahı ve hâkimi O’ldur. Sana taparuz, yardım ve ismet senden dilerüz. Bizi delalet kılgıl toğru rast yola kim anda eğrilik olmaya, şol kimselerin tarîkin kılıver kim sen anlara in’am edüp bu yolun mühlikelerin ve şeytanın hilelerin ve nefsin hıyanetlerin bildirdin. Şol kimseler tarîkin dilemezüz kim yol yavi kılup gümrah olmışlardur. ” (Tercemenin tamamını ihtiva eden nüshaların hangi kütüphanelerde olduğunu görmek için bkz. Yaşaroğlu, s. 130)
[4] Topaloğlu, s. 61.
[5] Abdülkadir İnan, “Ku’ânın Eski Türkçe ve Oğuz-Osmanlıca Çevirileri üzerine Notlar”, Türk Dili Araştırmaları Yıllığı Belleten, 1960, s. 79.
[6] İsmi Musa b. Hacı Hüseyin olup künyesi Ebu’l-Fazl’dır. Eserlerinde İznikî nisbesini kullandığı için, İznik’te doğup yetiştiği tahmin edilmektedir. Temel dini bilgileri memleketinde tamamladıktan sonra 30 yıl ilim için seyahat etmiştir. Hicâz’a gittiğinde Hâce Muhammed Pârisâ’dan ilim ve irfan tahsil etti. Kelâm, fıkıh, tefsîr, tasavvuf ve ahlak bilgilerinde mütehassıs oldu. İrşâd vazifesiyle Anadolu’ya gönderildi. Birçok eseri vardır. Semerkandî Tefsîri yanında hocası Muhammed Pârisâ’nın Faslu’l-Hitâb’ını da Türkçe’ye tercüme etmiştir. (Bursalı Mehmed Tâhir, Osmanlı Müellifleri, II, 13-14; İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, İstanbul, ts. XII, 228)
[7] Ahmed b. Muhammed b Abdullah, Şihabuddin lakabıyla ve Ebu’l-Abbas künyesi ile anılır, İbn-i Arabşah veya A’cemî diye meşhur olmuştur. Tarih, lügat, sarf, nahiv, hadis, edebî ilimler ve Hanefî mezhebi fıkıh âlimidir. 791/1389 senesinde Dımeşk’te doğdu, 854/1451 yılında Kâhire’de vefat etti ve oraya defnedildi. Semerkandi’nin tefsîrini Edirne’de bulunduğu sıralarda tercüme etmiştir. (İslâm Âlimleri Ansiklopedisi, XII, 102; Hüsnü, “İbn-ı Arabşah”, Türkiyat Mecmuası, III, İst. 1935, s. 157-183)
[8] İzzeddin Ahmed Dâî, Germiyan ilinde (Kütahya) doğmuştur. Doğum tarihi hakkında hiçbir kaynak bilgi vermemektedir. Babasının adı İbrahim, dedesinin adı Mehmed’dir. Ulum-ı şer’iyye ve edebiyyeyi tahsil etmiştir. Germiyan’da bir süre kadılık yapmıştır. II. Murat zamanında vefat etmekle beraber kesin bir tarih bilinmemektedir. En son eseri olan Tercüme-i Tezkiretü’l-Evliyâ’sını 1421 yılı civarında hazırlamıştır. (Süleymaniye ktp, Serez blm, nr. 1800) Birçok eseri vardır. Vesiletü’l-Mülûk fî ehli’s-sülûk Âyetü’l-kürsî’nin tefsîridir, içinde Şerh-i Esmâü’l-Hüsnâ da bulunmaktadır. (İsmail Hikmet Ertaylan, Ahmed Dâî Hayatı ve Eserleri, İstanbul, 1952; DİA, ‘Ahmed Dâî’ mad.)
[9] “Cevahiru’l-Esdaf, lisan-ı Türkî üzerine muharrer olup İsfendiyar Bey zamanında yazılmıştır ki bu cihetle tarih-i tahriri 797 ila 883 olmak lazım gelir.” (Bursalı Mehmed Tahir, Delilü’t-Tefâsîr) Bu eserin kütüphanelerdeki nüshaları için bak. Yaşaroğlu, s. 128. Eser hakkında yapılan çalışmalar için bkz. Ahmet Topaloğlu, Cevâhiru’l-Asdâf Üzerine Yapılan Çalışmalar ve Zajackowski’nin Eseri, İstanbul, 1987.
[10] Topaloğlu, s. 64. Fâtiha tercemesi: “Öğmeklik sena etmeklik Allahü taalaya hasıldur ki ol Allahü taala âlemleri besleyicidür. Eyle Allah ki. rahmandur yani rahmet edicidür dünyada ve ahirette, rahimdür mahsus kıyamet küninde-, kıyamet küninin padişahidur sana ibadet ederüz senden inÂyet dilerüz bizi toğrı yola kılavuzla şunların yoluna kılavuzla kim anlara sen in’am ettün, şunların yolundan sakla kim anlara gazab etmişsün. (ya ol yola gitmekle azupturlar). ”
[11] Abdülkadir İnan burada dördüncü bir tür daha zikretmektedir: “satır arasında kelime kelime tercüme edildikten sonra âyet kısa veya uzun tefsîr edilmektedir. ” İnan, 1960, s. 90.
[12] Topaloğlu, s. 62.
[13] İnan, 1960, s. 90. Mehmed Sâid Efendi en-Nakşibendî el-Kayserevî (v. 1257), Süleymaniye Kütüphanesi H. Hayri-H. Abdullah 36 numarada kayıtlı yazma Tefsîr-i Sûre-i ve’l-Adiyât isimli eserinin mukaddimesinde eserini Türkçe olarak yazmasına sebeb olarak talebelere kolaylık sağlamayı ve halktan istekli olanların ihtiyaçlarına cevap vermeyi göstermektedir.