VI- Tanzîmât Döneminde Tercüme Hareketleri

Tanzîmât’tan önce Batı’dan bazı eserler tercüme edilmiştir; ancak bunların tamamı coğrafya, tıp, eczacılık, askerlik, riyaziyat türünden eserlerdir. Batı düşünce dünyâsını Osmanlı toplumuna nakledecek eserleri görebilmek için, 1860’lar gibi geç bir tarihi beklemek gerekmiştir ki, bu gelen eserler de son derece zayıf ve etkisi sınırlı yayınlar olarak kalmıştır. Buna karşılık Tanzîmât dönemi, klasik İslâmî eserlerden ve Şark klasiklerinden yapılan tercümelerde ve matbaa aracılığıyla[1] bu eserlerin geniş kitlelere ulaştırılmasında adeta bir patlamaya tanık olmuştur. 1839’dan sonraki dört senede basılan çok sayıda kitaptan aşağıdakileri, canlanan kültürün hangisi olduğu hakkında bir fikir verebilir: Ahlak-ı Ahmedî, Dürr-i Yektâ, Tarikat-ı Muhammediyye, Altıparmak, Ravzatü’s-Safâ, Molla Cami, Fenârî Hâşiyesi, Mültekâ, Birgivî Şerhi ilh…[2]

Bu dönemde dini bir takım kitaplar tercüme edildiği ve bir kültürün yeniden canlanmakta gibi gözükmesi doğru olabilir. Bunun yanında başka bir yabancı kültürü topluma taşıyan eserler de yığınla tercüme edilmeye başlanılmıştı. Ne yazık ki bilimsel ve teknoloji alanında gelişmemize yardımcı olabilecek fizik, kimya, tıp vs. sahalarındaki kaliteli eserlerin tercümesi bilinçli veya bilinçsiz olarak ihmal edilmekte idi.

Tanzîmâtın takip ettiği yeni maarif sistemi ve medrese dışında devletin Rüşdiye ve İdadiye gibi yeni mektebler vücuda getirmesi de, tedrisatta kullanılmak üzere Türkçe ders kitabı ihtiyacı doğurmuştur. Bu taleb, Şark ve İslâm eserlerinden yapılan tercümeler ve yine İslâm ve Şark tesirinde yazılmış ders kitapları ile karşılanmıştır. Klasik mantık kitaplarının Türkçe olarak yeniden yazılması ve basılması bu durumun çarpıcı örneklerindendir. Bu mantık medresede okutulan sûrî mantıktır. Batı tesirinin artması karşısında, İslâm medeniyetine bağlanmak ve bu medeniyetin temeli olan mantık, kelam, fıkıh ve tasavvuf türünden eserleri tercüme ve telif yoluyla halka kazandırmak yolunda ciddi gayret ortaya çıkmıştır.[3]

Kısaca Tanzîmât’ı, bu dönemdeki siyasi, sosyal ve ilmi durumu açıkladıktan sonra bir sonraki bölümde Kur’ân’ın tercümesi meselesini ve Tanzîmât döneminde Kur’ân tercümelerinin durumunu inceleyeceğiz.



[1]Matbaanın Osmanlı devletinde geç kullanılmaya başlamasını dini tutuma bağlamak isteyenler çoğunluktadır. Hâlbuki hakikat daha farklıdır. Tarihî hâdiseler sadece bir sebeble açıklanamaz. Nitekim bu mevzûyu araştıran bir araştırmacı şöyle demektedir: “Matbaaya karşı düşmanlık İslâmlık nedeniyle değil, Osmanlılık nedeniyle anlaşılabilir. Siyasal yanları olmadığı zaman, Osmanlı imparatorluğunda matbaalara, basılmış kitaplara dokunulmamıştır. Şu halde baskı sanatı Osmanlı tarihinde yalnız bir din sorunu değil, kısmen teknik, kısmen ekonomik, kısmen de siyasal bir sorun olmuştur”. (Alpay Kabacalı, Türk Yayın Tarihi, 1987, s. 21 ve 79. Gazeteciler Cemiyeti yayınları)

[2] Osmanlılar, daha önce müslümanların yaptığı gibi, zamanında tercüme yolu ile batıdaki gelişmeye intibak edebilselerdi ve onu kendi inançları doğrultusunda yeniden şekillendirip kendilerine mal edebilselerdi, gerek kendi durumumuz gerekse Dünya medeniyetinin durumu, bugünkünden daha iyi olacaktı. Esasen, geç de olsa bu eksiklik anlaşılmış olacak ki, XIX. yy’dan itbaren, hızlı bir şekilde tercüme faaliyetlerine girişilmiştir. Bunun için hertürlü maddi fedakârlığa katlanılarak pek çok kişi batıya gönderilmiştir. Neticede, hakikaten de dilimize pek çok eser tercüme edilmiştir; ancak ne acıdır ki, bu eserlerin içinde bilimsel bir nitelik taşıyan, yok denecek kadar azdır. Avrupalıların aşk ve ihtirasını, kadına, kadehe ve kumara olan ibtilâsını, subjektif ve romantik duygularını yansıtan yüzlerce eser, hem de farklı kişiler tarafından birçok kere dilimize çevrilirken, bir fizik, matematik, kimya, astronomi, tıp… kitabının tercüme edilmesine fazla rağbet edilmemiştir. Mesela Fransız oyun yazarı Moliere (asıl adı Jan Babtist Poquel, v. 1673), birkaç kez Türkçeye çevrilirken, ünlü bir fizikçi olan Joseph Privat de Moliere’i (v. 1742) ve sahasıyla ilgili eserleri dilimize kazandırmaya kimse iltifat etmemiştir. (Hidayet Aydar, Kur’ân-ı Kerîm’in Tercümesi Meselesi, İstanbul, 1996, s. 25-26; Ferit Aydın, Tercüme Sanatının Gerçekleri, İst. 1984, s. 39-40)

[3] Türköne, VI, s. 77; Kemal Efendi, Rüşdiye Mekteblerinde okunmak üzere kaba Türkçe risâleler yazılmasına lüzum görünce Cevdet Efendi’ye müracaat etmiş, o da “Malumat-ı Nâfia” adlı bir risâle yazmıştır. Bu risâle bastırılıp Rüşdiiye mekteblerinde okutulmuştur. (Fâtımâ Aliyye Hanım, Ahmed Cevdet Paşa ve Zamanı, İstanbul, 1994, s. 70.)