V- Tanzîmât Döneminde Dini Durum

Anadili Arapça olmayan müslüman toplumların dini merâsimleri daha incelmiş ve artmış, kudsiyet izafe edilen alan alabildiğine genişletilmiştir. Böyle olunca gelenekler, örfler kudsiyet izafe edilerek dinselleştirilmekte, böylelikle gündelik hayattaki dini alan genişlemektedir. Dinin rasyonel formlarının ve selefi yorumlarının Arap toplumlarında güçlenmesine karşılık mistik yönelişlerin Arap dışı toplumlarda kesafet kazanması bu durumun sonucu olarak görülebilir.

Türklerin İslâmiyete kitleler halinde girmesine bu mistik yorumlar ve mesajların büyük katkısı olmuştur. Gelenekler, örfler, evliya menkıbeleri ve merâsimler halk İslâmının mühim bir kısmını teşkil etmektedir. XV. Yüzyılda Süleyman Çelebi tarafından yazılan Mevlid diye meşhur olan Vesiletü’n-Necât’ın halkın dini duygu ve heyacanlarını canlı tutma bakımından çok önemli bir etkisi olmuştur.[1]

Tanzîmât döneminde ulemanın Arapça ve Farsça’ya hâkimiyetleri sayesinde temel dini metinleri tetkik ederek bilgi edinme bakımından geniş imkânlara sahip olmasına karşın halkın Kur’ân’la münasebeti sözlü kültürün normları çerçevesinde kalmaktaydı. Hutbe ve vaazlar yoluyla halk irşad edilmekteydi. Ulemanın toplum hayatındaki aktif konumu, halkın, kendisine ihtiyaç duyduğu bilgilere kitaplar vasıtasıyla değil, âlimler vasıtasıyla ulaşmasını sağlıyordu. Kur’ân’la birinci dereceden meşgul olacak kimseler, çok küçük yaşlardan itibaren medreselerde eğitiliyor, kâbiliyetleri nisbetinde “ulema sınıfı”na dâhil oluyorlardı. İslâm, toplumun sosyal ve siyasi yapısına meşruiyyet temin eden “hâkim çerçeve” olduğu için, hukuki sorunlar zaten fukaha’ya (kadılara) sorulmak sûretiyle hallediliyor, adab ve ahlakla alâkalı umûmî bilgiler ise, tekkelerde, cami ve medreselerde şeyhler, hocalar ve vaizler tarafından sözlü olarak veriliyordu.[2]

1860’lara gelindiğinde, ulema ile dini görüşlere sahib kimseler, gerçek anlamıyla bir kültür savaşının patlak vermek üzere olduğunu ve bu savaşta kaybeden tarafın kendileri olabileceğini kavramaya başladılar. Bu noktada onlar, bir medeniyet olarak İslâmiyetin kültürel yönünü önplana çıkarmanın gerekliliğine inanarak bu medeniyetin Batı uygarlığı karşısındaki üstünlüğünü bilhassa vurgulamaya başladılar.[3] İşte İslâmi bir kurum olan hilafet müessesesi de bu düşüncenin araçlarından birisi olarak kullanıldı.

Bu açıdan bakıldığında halifelik müessesesinin bütün İslâm dünyâsına uzanan, husûsî vurgulara sahip siyasi bir kurum hüviyetini 1870 yılından itibaren kazanmaya başladığını görmekteyiz. [4] İslâm âlimleri ve meşayıh müslümanların birliğini sağlamak ve İslâm’ı kuvvetlendirmek için hilafete destek[5] olmaya çalışıyorlardı.



[1]bkz. Türköne, VI, 74-75.

[2] Cündioğlu, Anlamın Tarihi, s. 167-168; “Yazı ve matbaa, okumakta oldukları metni anlamaları için insanları yalnız kılıyorsa, birincil ve ikincil sözlü kültürler de dinleyiciler arasında güçlü bir grup bilinci yaratırlar.” (Ong. 1995: 161; Cündioğlu age, 168) Tanzîmât döneminde okullarda verilen din eğitimi hakkında geniş bilgi için bkz. Yurdagül Mehmedoğlu, Tanzîmât Sonrasında Okullarda Din Eğitimi 1838-1920, İstanbul, 2001.

[3] Mardin, Şerif, Bediuzzaman Said Nursi Olayı-Modern Türkiye’de Din ve Toplumsal Değişim, çev. Metin Çulhaoğlu, İstanbul, 1992, s. 184; Kara, s. 49.

[4]“Bu yeni oluşumda Osmanlı Devleti’nin siyasi merkezinden çok dış hadiseler ve İslâm dünyâsındaki gelişmeler etkin rol oynadı. Aslında devlet erkânı, dıştan bakıldığı zaman müsbetleri çokmuş gibi gözüken hilafetle ilgili bu gelişmelerden memnun değildi. Çünkü ne yardım taleblerini karşılayacak maddi gücü ve imkânı, ne de çok yönlü gelişmesi muhtemel bu ilişkiler dolayısıyla Avrupa devletleri ve Rusya’dan gelecek imalı veya açık protestoları ve baskıları göğüsleyebilecek manevra kabiliyeti vardı. Fakat özellikle gazetelerin, bir ölçüde de tarikat çevrelerinin oluşturduğu kamuoyu, devleti hilafet müessesesinin fonksiyonlarını, faaliyet alanlarını ve tarzını yeniden gözden geçirmek mecburiyetinde bıraktı. Neticede Osmanlı Devleti’nin en zayıf dönemlerinde Osmanlı Hilafeti en güçlü ve en nüfuzlu noktalara geldi.” (Kara, s. 158)

[5] Bunlardan biri de Yusuf b. İsmail en-Nebhânî’dir. Beyrut Hukuk Mahkemesi reisi olan bu zat el-Ehadisü’l-Erbain fî Vücûbi Taati Emiri’l-Mü’minin ve Hulasatu’l-Beyân fî Bazı Meâsiri Mevlânâ es-Sultan Abdülhamid es-Sânî ve Ecdadihi Ali Osman isimleri ile iki risâle yazarak masraflarını kendisi karşılamak sûretiyle 1312 tarihinde Beyrut’ta Matbaa-ı Edebiyye’de on bin aded bastırıp ümmet-i Muhammed’e nasihat için ve Devlet-i Aliyye-i Osmaniye’ye muhabbetinden dolayı ücretsiz olarak dağıtmıştır. İlk risâlenin baş tarafında bazı âriflerin, sahabe asrından sonra Osmanlı Devleti’nden daha hayırlı bir devletin gelmediğini söylediklerini yazmaktadır.