Rasûlullah (s.a.v), Hz. Ali’den yemek yapmasını ve Kureyş müşriklerinin ileri gelenlerini dâvet etmesini istedi. O da Allah Rasûlü’nün arzusunu yerine getirdi. Rasûlullah (s.a.v), Kureyşlilerin yanına girdi, onlara Kur’ân okudu ve kendilerini Allah’ı bir tanımaya dâvet etti:
“–«لَٓا اِلٰهَ اِلَّا اللّٰهُ: Yegâne ilâh Allah’tır» deyiniz ki Araplar size itaat etsin, Arap olmayanlar da size boyun eğsin!” buyurdu. Onlar Efendimiz’i dinlerken kendi aralarında:
“–Bu adam sihirbâz, bu adam sihirlenmiş” diye fısıldaşıyorlardı. Bir rivâyete göre bu hâdise üzerine şu âyet-i kerîme nâzil olmuştur:
“Biz, onların seni dinlerken ne maksatla dinlediklerini, kendi aralarında fısıldaşırlarken de o zalimlerin: «Siz, büyülenmiş bir adamdan başkasına uymuyorsunuz!» dediklerini çok iyi biliriz.” (İsrâ, 47) (Kurtubî, X, 176-177)
Hz. Ali (r.a) şöyle anlatır:
“Sen, (önce) yakın akrabalarını inzâr et, (âhiret azabıyla uyar!)” (Şuarâ, 214) âyeti nazil olunca Rasûlullah (s.a.v) beni çağırdı:
“–Ey Ali! Yüce Allah en yakın hısımlarımı inzâr etmemi emretti. Bu bana çok kaygı verdi. Biliyorum ki ben ne zaman kavmime bu işi açmaya kalksam muhakkak hoşuma gitmeyen şeylerle karşılaşacağım… Ey Ali! Bize bir kap yemek hazırla ve üzerine de koyun budundan koy! Bir kap da süt getir. Sonra, Abdulmuttalib oğullarını çağır da onlarla konuşayım ve emrolunduğum şeyi kendilerine tebliğ edeyim” buyurdu.
Hz. Ali (r.a), Peygamber Efendimiz’in emri ile hazırladığı şeyleri onlara ikrâm etti. Bir kişinin bile kendi başına yiyebileceği az bir yemeğin kırk kişiye yettiğini gören Ebû Leheb:
“–Şaşılacak şey! Arkadaşınız sizi büyük bir sihirle büyüledi! Doğrusu biz bugünkü gibi bir sihir hiç görmedik!” diyerek Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in konuşmasına imkân vermedi.
Ebû Leheb’in sözleri, Peygamber Efendimiz’in çok ağırına gitti. Sustu ve o mecliste hiç konuşmadı. Orada bulunanlar da bir müddet sonra dağılıp gittiler.[1]
Lâkin Allah Rasûlü (s.a.v), bu uğurda karşılaştığı sıkıntılara aldırmadan vazîfesine devâm etti. Ertesi gün akrabalarını tekrar topladı ve yine aynı sıkıntılarla yüzyüze geldi. Buna rağmen onları İslâm’a dâvet etti. (Bkz. Ahmed, I, 159; İbn-i Sa‘d, I, 187; Heysemî, VIII, 302)
Rasûlullah (s.a.v), birgün yine onlara ikramda bulunduktan sonra şöyle hitâb etti:
“–Ey Abdülmuttaliboğulları! Ben husûsî olarak size, umûmî olarak da bütün insanlara peygamber olarak gönderildim. Siz benden bâzı mûcizeler de gördünüz. Hanginiz benim kardeşim ve arkadaşım olmak üzere bana bey‘at eder?”
Bu sözlere kimse ehemmiyet vermedi. Herkes sustu. O sıralar henüz bir çocuk olan, ancak îman kâfilesinin ilklerinden olma şerefine ermiş bulunan Hz. Ali (r.a) ayağa kalktı. Rasûlullah (s.a.v) ona:
“–Otur!” buyurdu.
Allah Rasûlü (s.a.v) sözlerini üç defâ tekrar etti. Ancak kimse cevap vermedi. Ali (r.a) ise her defâsında:
“–Ben yâ Rasûlallah” diye ayağa kalkıyordu. Üçüncü seferde Allah Rasûlü (s.a.v) mübarek elini Hz. Ali’nin eline vurarak onu arkadaşlığa ve kardeşliğe kabul buyurdu. (Bkz. Ahmed, I, 159, 111; Heysemî, VIII, 302-303)
Bu hâdisenin ifâde ettiği mânâ çok büyüktür. Zira Allah Rasûlü’nün sözü diğer insanların sözüne benzemez. Onun sözü Allah’ın izniyle hüküm koyucudur. Hz. Ali (r.a) burada gösterdiği cesâret, fedâkârlık ve kararlılığı sâyesinde, insanlık târihinde sâdece bir kere zuhûr eden muazzam bir fırsatı yakalamış ve değerlendirmiş oluyordu. Ve bunun bereketini de ömrü boyunca görmüştür. Âhirette göreceği bereketin daha büyük olacağı hususunda ise hiç şüphe yoktur.