3. Mişkatü’l-hayât fî tefsîri’l-âyât’ın Muhtevası ve Örnek metinler

a) Müellif, Zülkarneyn’in Rumî ve Yunani İskender olduğunu söyleyenler olduğunu bu görüşün yanlış olduğunu söyledikten sonra İskender’in ve Zülkarneyn’in yaşadıkları zamanları, isimlerini ve neseblerini ortaya koyarak tefsîrine başlamaktadır. Daha sonra Zülkarneyn’in nebi mi yoksa veli mi olduğu hususunu tartışmaya başlar ve veli olduğunun anlaşıldığını, Hz. Âdem aleyhi’s-selâm’ın dünyaya inişinden 3483 sene sonra dünyaya geldiğini, Hz. İbrahim aleyhi’s-selâm ile Mekke-i Mükerreme’de görüştüğünü, doğuya, batıya ve kuzeye yolculuklarda bulunarak Ye’cüc ve Me’cüc seddini yaptığını ve iki bin sene yaşayarak kendisine zülkarneyn isminin bu yüzden verildiğini ukâz panayırında meşhur bir hitabede bulunan Kuss b. Sâide’nin bu hitabesinde bulunan sözleri ile destekleyerek ifade etmektedir.

b) Tebrizî, ıstılahların açıklanmasına ayrı bir ehemmiyet atfetmektedir[1]. Hakikat ehlinin de kendilerine mahsus kullandıkları ıstılahlarının olduğunu, bunları öğrenmedikçe hakikat ehlinin kasdettiği ma’nâları anlamanın mümkün olmadığını söylemektedir. Bu nedenle de ıstılahların önce zahiri ma’nâlarını vermekte daha sonra da batini ma’nâlarına geçmektedir.

“Pes ıstılah-ı ehl-i hakikatte esma ve elfaz yalnız amme-i nâsın bildikleri meani-i zahiriyyeye hasr olunmayub meani-i batınıyye-i rûhânîyyede dahi hakikat vechile istimal olunurlar.”[2]

“Elhasıl âyât-ı Kur’âniyye enzar-ı mukaddese-i ehl-i hakikatte amme-i nasın bildikleri gibi tefsîr olunmayub ancak ol şecere-i tayyibe-i ilahiyyenin her an semerat-ı latife-i maneviyyesi iktıtaf olunmak zımnında üslüb-ı merğub üzre tefsîr olunmak içün kavaid ve ıstılahat-ı mahsusaları müesses ve mevcuttur ki kavaid ve ta’bîrat-ı mezkureyi bilmedikçe beyânat-ı rûhânîyye-i ilahiyyeden behremend ve ashab-ı yakin dairesine bi’d-dühul ercümend olmak baidü’l-ihtimaldir.”[3]

c) Müellifin Şiî bir eğilime sahib olduğu akla gelmektedir. Çünkü Hz. Ali’nin zamanının Zülkarneyn’i olduğuna dair kendisinden ve Hz Peygamber’den rivayetler nakletmekte ve bunları sıkça tekrarlayarak, yapmış olduğu bütün işârî yorumları bu esas çerçevesinde yoğunlaştırmaktadır.

d) Yer yer gramer kurallarına da değinmekte olan Necef Ali’nin bu tahlillerinden birisi şöyledir:

“Malum ola ki âyet-i kerimede seetlû buyurdukları ve etlû’nun sîn ile masdar olması terâhi-i zamanâ delalet içün olmayub Kul’i‘malû fe-seyerallahu ameleküm ve rasûlühü âyeti kabilindendir. Ve bu matlabın bi’l-etraf tahkikine gelince bazı mukaddematın tertîbi lazım geleceğinden ve bu ise sadedin hârîcinde tatvil-i kelama muhtâc bulunduğundan burasından sarf-ı nazar birle ihvan-ı kiramın ol babda tedebbür buyurmalarının kâfi olacağına itimad olunur.”[4]

e) 86. âyetin tefsîrinden bir miktar nakledelim:

“Tefsîrimizin bir vechince ayn-ı hamie’den murad ale’l-vechi’l-ehass beşeriyyet-i Muhammediyye veyahud beşeriyyet-i ulviyedir ki Muhammediyyenin makam-ı cism-i mutahhar-ı nebeviyyede mestur olması ve kavseyn-i nüzul ve suudun nihayet ve bidayeti olan cesed-i unsuride kıyamı maksuddur. Yani Zülkarneyn hazretleri şems-i nübüvveti heykel-i mukaddes-i Muhammedi’de bulub ve orada bir kavmi gördü ki onlar iman eylediklerinde hüsn-i ilahi ve cemal-i hazreti risaletpenahiye mazhar buyuracak ve i’raz ve inkar eylediklerinde seyfullah olan zülfikar-ı kahharla anları tedmir ve her guna tazible muazzeb tutacaklardır.”[5]

f) Kısa ve özlü yazma taraftarı olan Necef Ali, 93 ve 94. âyetlerin tefsîrini şu parağrafla hulâsa etmektedir:

“Ayet-i kerimenin hulasa-i tefsîri; Zülkarneyn adeti üzre sebebe tabi olmakla meşrıktan şimale müntehi olan târîke salik olub beyne’s-seddeyn olan mahalle baliğ oldu ve orada vahşi ve lisan bilmez Türk milletini buldu. Zülkarneyn anların lisanlarına aşinalığı derkar idüğünden ve onlar cenab-ı Zülkarneyn’i her bir şeye kadir ve mütemekkin gördüklerinden komşularının fitne ve fesatlarından ve her guna îras-ı mazarrat ve hasara cesaretlerinden istihlâsen damen-i rahmet-i Zülkarneynîye destzen olub istirhamen didiler ki Ya Zelkarneyn! Hemcivarımız bulunan Yecüc ve Mecüc tayfaları yeryüzünde fesad edici güruhlardırlar. Aya biz bir virgu veyahud def’aten bir masraf tayin itsek de bizimle anların beynlerine fesatlarını mani olmak üzre bir sed yapasın.”[6]

Kitabın sonunda Abdurrahman el-Bağdadî’ye aid altı mısralık manzum bir takriz mevcut olup ebced hesabı ile kitabın yazılış ve basılış târîhi olan 1289 gösterilmiştir.

1289 hicri yılında Zilhicce ayının 11. günü yazımını tamamlamış ve aynı yıl İstanbul’da bastırmıştır. 102 sahife hacmindedir. Bir nüshası Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Kütüphanesi Öğüt Bölümü 1169 numarada, bir nüshası da Süleymaniye Kütüphanesi Hasib Efendi Bölümü 25 numarada, diğer bir nüshası da Ankara Milli Kütüphane’de bulunmaktadır.



[1] Kalem, mizan, zikr, tâbi’ olmak, ayn gibi kavramları tafsilatlı bir şekilde incelemektedir.

[2] s. 11.

[3] s. 17.

[4] s. 30.

[5] s. 50-51.

[6] s. 86.