Zamana bağlı olarak devletlerin, toplumların ve bireylerin etkisinden kurtulamadığı değişim ve dönüşüm sosyal bir kural olarak Osmanlı Devletini, ulemasını ve toplumunu da sırasıyla etkisi altına almıştır. Bu köklü ve tesirli değişimlerden birisi hatta yakın tarihimiz nazarı itibara alındığında en mühimi Tanzîmât Fermanı’yla devreye girmiştir. Bu açıdan bakıldığında devletin dönüşümü Tanzîmâtla olmuştur.[1] Tanzîmât bir yandan burjuvalaşma özlemleri, bir yandan da başka bir takım taleplerde bulunurken, devletin ekonomik anlamda büyümesini beraberinde getirmiş, devlet her şeye karışmaya başlamış, mesela sosyal güvenlik sistemi vakıfların insiyatifinden çıkmış ve bunu devlet kendisi üstlenmiştir. Devletin her şeye karışması ve merkezileşme girişimleri Tanzîmât’la birlikte olmuştur. Yani hantal devlet anlayışı Tanzîmât’ın bir mirası gibi görünmektedir.[2]
Batılılaşma/Modernleşme çabalarının İslâm dünyasını sarmasını,[3] bilginin matbaa ve bilhassa gazeteler yoluyla tedâvüle girmesini ve modern okullarda verilen eğitimle yeni bir sınıfın oluşturulmasını, farklı bir döneme girildiğinin ilk işaretleri olarak algılayabiliriz. 1839’da Tanzîmât’ın ilanıyla birlikte, sadrazamların ve dolayısıyla bürokrasi (kalemiyye) mensublarının devlet üzerindeki nüfuzları artarken, ulema (ilmiyye) sınıfının nüfuzu azalmaya başlamış ve Batı’yla temaslar çoğaldıkça, Osmanlı Devleti’ne yabancı devletlerin müdahaleleri sıklaşmıştır. Öyle ki 1856’da Islahat Fermanı’nın, 1876’da I. Meşrutiyet’in ve en nihâyet 1908’de II. Meşrutiyet’in ilanı sürecinde Devlet-i Aliyye’nin eski yapısı köklü bir değişime sürecine girmiştir.[4]
İslâm dünyâsının ve Osmanlı Devleti’nin modernleşme tarihi, birbirine bağlı olarak birinci derecede askeri mağlubiyetler ve sömürgecilik, ikinci derecede de oryantalizm ve misyonerlik vakıalarıyla çok yakından alakalıdır. Ordunun ıslahından, modernizasyonundan başlayarak devlet düzenine, müesseselere, nihâyet zihniyete, kültüre ve gündelik hayata sirâyet eden Batılılaşma hareketlerinin her bir aşamasının bir sonrakini zaruri veya kaçınılmaz kılacağı, devlet adamları ve aydınlar tarafından yeterince kavranamamış, kestirilememiş gözüküyor. Mesela güçlü ve modern bir orduya sahip olmak için batılı tarzda tesis edilen askeri okulların yeni (ve tabiî tehlikeli) siyasi ve fikri yönelişleri besleyeceği muhtemel görülmüş, neticeleri normal kabul edilmiş değildir. Meselenin bir bütün olarak görülememiş olması bir taraftan problemleri çözümsüzlüğe doğru götürürken diğer taraftan da bir sonraki aşamalara geçişlerde katılımı zayıflatmıştır. Medeniyetle ve yalnız araç düzeyinde algılanan teknikle kültür arasında rahatlıkla yapılabilen kesin ayrımlar ve bu ayrımların okumuş-yazmışlar katında tam bir hüsnükabûle mazhar olması da bütünlükten yoksunluğun tipik göstergelerinden biri olmalıdır.[5]
Osmanlı modernleşmesi sürecinde yayınlanan gazetelerin yerine getirdiği vazîfe son derece belirleyici olmuştur. Gazete batıda da büyük yeniliklerin başlatıcısıdır; ancak Osmanlı toplumunda yerine getirdiği vazîfe Batı’ya göre daha kapsayıcı boyutlardadır. Bunun da sebebi Batı’da kitap, oluşmuş felsefi gelenekle birlikte yeni düşüncelerin dile getirildiği ana vasıta olduğu halde Osmanlı’da kitap, yeni fikirler ve yeni bir gelenek oluşturmaya ancak 1876’dan sonra başlayacaktır. İlk bağımsız gazetenin çıktığı 1860’dan kitabın aydınların ufkunda yer ettiği 1876’ya kadar, hatta o tarihten sonra da güçlü bir rakib olarak gazete, kitabın gördüğü fonksiyonu da yerine getirmiştir. Adeta bir broşür hacmine ulaşan uzun makaleler, gazetenin kitap yerine ikame edildiğini göstermektedir.[6]
[1] “Batılılaşma/Modernleşme teşebbüsleriyle birlikte siyasi yapımızın değişime uğradığı her devirde, bu değişikliklerle eşzamanlı olarak muhakkak dini düşünce alanında da dönüşümler husule gelmiş ve dini hayatla siyasi hayat, karşılıklı olarak birbirlerine tesir etmişlerdir. Nitekim bu münasebetlerin sıklık derecesini görmek için, sadece Kur’ân çevirilerinin ortaya çıkış sürecine bakmak yeterlidir: 1839’da Tanzîmât ilan edilmiş, iki yıl sonra (1841’de) ilk matbû Türkçe Kur’ân çevirisi (Terceme-i Tefsîr-i Tibyân) ortaya çıkmış ve II. Meşrutiyet’e kadar bu çeviriyi yenileri izlemiştir…” (Cündioğlu, Dücane, Türkçe Kur’ân ve Cumhuriyet İdeolojisi, İstanbul 1998, s. 19)
[2] Ahmed Tabakoğlu, Çerçeve, Ocak 2000, s. 26.
[3] Modernitenin yakın geçmişinde aydınlanma düşüncesi yatar. Aydınlanma, insan aklını ön plana çıkartır. Bilim ve teknolojide başdöndürücü gelişmeler kaydedilir. İnsanlığın akıl yoluyla sürekli daha iyiye, mükemmele doğru yol aldığı inancını yansıtan ilerleme fikri, XIX. asra damgasını vurur. (Türköne, VI, 71)
[4] Dücane Cündioğlu, Sözlü Kültürden Yazılı Kültüre Anlamın Tarihi, İstanbul, 1997, s. 169. XIX. asrın ikinci yarısından itibaren İslâm dünyasının değişik coğrafyalarında anayasa ve meşruti idare arayışları görülmeye başladı. İlk anayasa Ocak 1861’de Tunus’ta ilan edildi. Bu anyasa, II. Abdülhamid döneminde Osmanlı Devleti sadrazamlığı yapacak olan Tunuslu Hayrettin Paşa’nın öncülüğünde hazırlandı. Tunus tecrübesini Aralık 1876’da Osmanlı Devleti, Şubat 1882’de Mısır, Aralık 1906’da İran ve Temmuz 1908’de yine Osmanlı Devleti takip etti. (Kara, s. 178)
[5] Kara, s. 17-18; “16. yüzyıl Avrupasının yenilikçiliği veya ufku zorlaması gibi, çılgınlığını kimi zaman bizim de yaşamamız gayri tabii bir bunalım değil, tarih içinde yaşanması gereken bir süreç olarak görürsek bunu aşmayı da, Osmanlı’yı doğru anlamayı da, geleceği Osmanlı mirası üzerinde yeniden kurmayı da becerebiliriz. Ama bu bunalımı yine defansif bir pozisyonda “geride kalanı nasıl koruruz” telaşıyla aşmaya çalışırsak artık bunun bir sonu yok. Geride kalan kalmıştır, bundan sonra bizim ufkumuzu ileri doğru nasıl aşacağımızın tartışmasını yapmak durumundayız.” (Davutoğlu, s. 24-25).
[6]Bkz. Türköne, VI, 112-113.