Müslümanların tarihteki en büyük başarısı aslında askeri bakımdan hızlı yayılmaları değil kendisini ifade edebilecek ve yeniden kurabilecek bir ilim adamı prototipini çıkarmış olmasıydı. Daha önce tanımlanmamış, ne Roma hukukçusuna, ne Hindu Brahman’ına, ne de hristiyan Rahibine benzeyen bir âlim modelinin daha İslâm’ın ilk yıllarında ortaya çıkmış olması eşine raslanmayan bir hadisedir. Bu âlim modeli tamamen nev-i şahsına münhasır, özgürlükçü ve yenilikçi bir yapıya sahiptir. Bu model hayatiyetini 19. yüzyıla kadar alternatifsiz olarak devam ettirdi ve toplumsal meşruiyetini de, sistem içindeki konumunu da ilmiye yoluyla ve denetim gücüyle korudu.[1]
Osmanlı toplumunda yüksek seviyede eğitim ve öğretim faaliyetllerinin sürdürüldüğü medreselerden yetişen ulema siyasi ve sosyal hayatta, devlet ve halk nezdinde büyük bir itibara sahipti. Bu itibar; onların sahip olduğu bilgi seviyesi, dünya görüşü ve hayat felsefelerinin toplumun ihtiyacını etkin bir şekilde karşılayabilecek düzeyde ve kalitede olmasından kaynaklanmaktaydı.
Klasik dönemde ve hatta XIX. Yüzyılın ilk çeyreğinde Osmanlı aydını denildiği zaman akla medreseliler geliyordu. Az önce de temas ettiğimiz gibi halkın dini ve kültürel anlayışıyla uyum içerisinde hareket ettiklerinden toplum tarafından benimseniyor ve teşvik görüyorlardı. Ancak 15. ve 16. yüzyıllardaki başarılı çizgi 18. ve 19. yüzyıllarda devam etmedi.[2] Çünkü bu asırda toplumda önüne geçilemez bir değişim başlamış, medresede yetişenler, bu değişimin gereği olan yenilikleri yeterince yapamamış,[3] kendi kendini yenileyememiş, fikir üretememiş neticede âlimlerin toplum nazarındaki itibarı aşınmaya başlamıştır.
19. yüzyılda bu süreçle birlikte yeni bir entellektüel aydın prototipi zuhur etmeye başlamıştır. Bunlar Batı kültürüyle yoğun bir şekilde yüzyüze gelen, onun tesirinde kalan ve o kültürü benimsemeye başlayan kimseler oldular. Bundan sonra aydınların Batı’ya yönelmesi ve batı kültürünün Osmanlı toplumundaki temsilcileri olma süreci devam etti.[4]
Bu süreçte halk, Batı’dan gelen yeni akımların tesiriyle medrese âlimlerini kendileri ile dinleri arasında bir engel olarak görmeye başlamıştı. Dini metinlerin ana dile tercümesiyle dinin herkes tarafından rahat bir şekilde anlaşılabileceği düşüncesi bilinçli olarak halka empoze ediliyordu. Onlara göre, haddi zatında din açıktı, anlaşılırdı, kolaydı, ne var ki ulema dinin anlaşılmasını zorlaştırmaktaydı.
Bu söylemin taraftarları nezdinde efkar-ı umumiyye, terakkiyât-ı cedide, alafranga, âmme, halk gibi terimlerin ne denli heyecan verici olduğunu tahmin etmek güç olmasa gerektir. Buna mukabil ulema, medreseli, softa gibi ünvanlar gözden düşmüş, ulema mensubları aleyhinde ‘ruhban’ (din adamı) terimini kullanmak hemen hemen ‘darb-ı mesel’ halini almıştı.[5]
Osmanlı toplumunun her alanında bahsedilen değişimler sürerken medreseler kadim geleneği sürdürme çabalarını bırakmış değillerdi. Halktan kopmaya başlamış olsalar bile kendi içlerinde tutarlı bir şekilde eğitim ve öğretim faaliyetlerine devam ediyorlardı. Ulema mirâs aldıkları yerleşik İslâm kültür ve geleneğini devam ettirmek ve aydınların yenilikçi cereyanına kapılmış halkı kendi yönlerine çekmek için ellerinden gelen gayreti gösteriyorlardı. Bu durum da doğal olarak ulema-aydın çatışmasının gündeme getirmekteydi.
Burada Tanzîmât döneminde medreselerin durumu ve ders proğramı hakkında açıklama yapmak faydalı olacaktır.
[1] Ahmed Davutoğlu, ‘Çerçeve’, Ocak 2000, s. 24-25.
[2] Mehmet İpşirli, “XIX. Yüzyılda Osmanlı İlmiye Mesleği ve Ulema Hakkında Gözlemler” Tanzîmâtın 150. Yıldönümü Uluslararası Sempozyumu, İst, 1989.
[3] “Osmanlı’da bu medeniyet hesaplaşmasını -hala bu hesaplaşma sürüyor- normalde yapması gereken zümre ilmiye idi. İlmiye olması gerekirdi. Batı ile ilgili olan hesaplaşmamızda bizdeki en ciddi problem bu medeniyet hesaplaşmasını ilmiyenin yapmamasıdır. Kalemiye yaptı. Bu boşluğu kalemiyyenin doldurması Osmanlı modernleşmesini son derece bürokratik, felsefi derinlikten kısmen yoksun ve daha pragmatik çözümler üreten sonuçlar getirdi… Kurumsal düzeyden, zihniyet düzeyine yönlendirme cihetine gidildi ve önce kurumlar değişerek zihniyet yönelinmeye başladı. Bu denklemi iyice allak bullak etti… Asrın sonuna gelindiğinde tamamıyla karşı bir reaksiyonla o günkü düzeni tamamıyla tersinden okuyan ve zihniyeti, pramidi tersine çeviren yeni bir tip çıktı. Bu dönüşümdür ki Osmanlı’nın anlaşılmasını imkânsız kıldı… Bizim entellektüel tip kendi denklemine dönüp baktığında anlamsız bir denklem görmeye başladı ve kurumsallaşmayı bir anlamda tersine bir noktaya sürükledi ve bu entellektüel parçalanma hâlâ tesirini sürdürüyor….” (Davutoğlu, s. 24-25)
[4] Davutoğlu, a.y.
[5] Cündioğlu, s. 175; Bu yoldaki gayretler için bkz. Hanioğlu, a.y.