İslâm yeni yeni zaferler kazandıkça münâfıkların içlerinde sakladıkları kin ve öfke de kabarıyor, Müslümanların hezimete uğrayarak gönüllerine su serpeceği günleri hasretle bekliyorlardı. Bu zafer de onları çok fenâ kızdırmış, içlerindeki kini ortaya çıkarmış, onlar da fitne-fesâda başlamışlardı.
Zeyd ibn-i Erkam (r.a) şöyle buyurur:
“Ben bir gazâda bulundum. Orada (münafıkların başı) Abdullah ibn Übeyy’in şöyle dediğini işittim:
«‒Rasûlullah’ın yanındakilere infakta bulunmayın ki etrafından dağılıp gitsinler! Medine’ye bir dönelim, izzet ve kuvvet sahibi olan, zelîl ve zayıf olanı mutlaka oradan çıkaracaktır!»
Ben bunu amcama veya Hz. Ömer’e söyledim. O da bunu Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’e söyledi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v) beni çağırdılar, ben de hâdiseyi kendilerine naklettim. Bu defa Rasûlullah (s.a.v), Abdullah ibn-i Übeyy ile adamlarına haber gönderdiler. Onlar geldiler ve böyle bir şey söylemediklerine dâir yemîn ettiler. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz de beni yalanlayıp onu tasdik ettiler. Öyle bir kederlendim ve dertlendim ki böylesini daha evvel hiç yaşamamıştım. Eve kapandım. Amcam da bana:
«‒Rasûlullah (s.a.v)’in seni yalanlamasına ve sana öfkelenmesine sebep olan bu işi neden yaptın?» dedi.
Bunun üzerine Cenâb-ı Hak: «Münafıklar Sana geldikleri zaman…» diye başlayan Münâfıkûn Sûresi’ni inzâl buyurdu. Rasûlullah (s.a.v) bana haber gönderdiler. Huzûr-i âlîlerine vardığımda bu sûreyi okudular ve:
«‒Allah Teâlâ seni tasdik etti ey Zeyd!» buyurdular.” (Buhârî, Tefsîr, 63/1-2; Müslim, Sıfâtu’l-Münâfikîn, 1)
Daha sonra münâfıklar câhiliye dâvâsı olan kabile asabiyetini kullanarak Ensâr ile Muhâcirlerin arasını bozmak istediler. Fakat Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz’in müdâhelesiyle bu fitne ateşi de söndü.
Câbir (r.a) şöyle anlatır:
Biz Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’le birlikte bir gazveye (Müreysi seferine) çıkmıştık. Muhâcirlerden birtakım insanlar da toplanmış ve sayıları epey çoğalmıştı. Muhacirlerden şakacı bir kimse vardı. Bu zât Ensâr’dan birinin mak’adına (şaka olarak) vurmuştu. Ensârî bundan aşırı derecede öfkelendi. Nihayet kabilelerini imdâda çağırmaya başladılar. Ensâr’dan olan zât:
“–Ey Ensâr, imdâdıma koşun!” diye feryâd etti. Muhâcir de:
“–Ey Muhâcirler, imdâdıma koşun!” diye bağırdı.
Bu sesler üzerine Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) çıktılar ve:
“–Bu, câhiliye ehlinin yaptığı gibi birbirinizi çağırmanız da ne oluyor!” buyurdular. Sonra da:
“–Onların meselesi nedir?” diye sordular.
Muhâcir’in Ensâr’dan birine şaka ile vurduğu kendisine haber verildi. Bunun üzerine Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):
“–Bırakın o câhiliye âdetini! O, habîs, kokuşmuş bir dâvâdır!” buyurdular.
(Münafıkların başı olan) Abdullah ibn-i Übeyy ibn-i Selûl de:
“–Şu (Muhâcirler), bize karşı kabilelerini mi çağırdılar! Eğer Medine’ye dönersek, azîz olan zelil olanı mutlaka oradan çıkaracaktır!” dedi.
Bunun üzerine Ömer (r.a), Abdullah ibn-i Übey’i kastederek:
“–Şu habîsi öldürelim mi yâ Rasûlallâh?” diye sordu.
Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):
“–İnsanlar, «Muhammed kendi ashâbını öldürüyor» diye konuşmasınlar!” buyurdular. (Buhârî, Menâkıb, 8, Tefsîr 63/5, 7; Müslim, Birr, 63, 64)
Bu hâdiseden sonra Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), insanlar fitneyle uğraşmaya vakit bulamasınlar diye onları gün boyunca, gece ve ertesi gün öğleye kadar yürüttüler.
Hikmet-i ilâhî, münâfıkların reisi olan Abdullâh bin Übey’in Abdullâh adında bir oğlu vardı ki, samîmî bir mü’mindi. Allâh Rasûlü (s.a.v) Efendimiz’e son derece bağlı idi. O, babasının yaptıklarına çok üzülüyor, sabredemiyordu. Son hâdiseler de gönlündeki bu kederi iyice artırdığından Allah Rasûlü (s.a.v)’e geldi:
“–Ey Allah’ın Rasûlü! Eğer arzu edersen, babamı öldüreyim!” dedi.
Allah Rasûlü (s.a.v), buna müsâade etmedi ve:
“–Hayır! Bilâkis babana iyilik et ve kendisiyle iyi geçin!” buyurdular.
Abdullah, babasının önüne geçerek, Efendimiz (s.a.v) izin verinceye kadar onu Medîne’ye girmekten menetti. Hâlbuki o güne kadar babasına çok iyilik eden ve saygı gösteren bir kişi idi.[1]
Abdullah (r.a), babası münafık başı Abdullah bin Übey’in önüne geçerek:
“‒Vallâhi senin zelil, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in azîz olduğunu söylemeden hiçbir yere gidemezsin!” dedi. O da bu sözü söylemek mecburiyetinde kaldı. (Tirmizî, Tefsîr, 63/3315)
Câhiliye asabiyetini canlandırma gayretleri de başarısız olan münâfıkların gözünü iyice öfke bürüdü. Bu sefer bir fırsat bularak Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e ve âilesine iftira atarak ezâda bulundular: