Medîne-i Münevvere’nin hicret yurdu olarak tercih edilmesi vahiyle gerçekleşmiştir. Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz şöyle buyururlar:
“Rüyâmda Mekke’den hurmalık bir yere hicret ettiğimi gördüm. İlk anda oranın Yemâme veya Hecer olduğunu zannettim, ancak orası Medine, Yesrib imiş!” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45; Müslim, Rüya, 20)
“Hicret yurdunuz bana gösterildi, iki kara taşlık arasında hurmalık bir yer!” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 37)
İmâm Mâlik şöyle buyurur:
“Allah -sübhânehû ve Teâlâ-, Medîne-i Münevvere’yi Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in hayatı ve vefâtı için seçmiştir. Orası, îmân ve hicret yurdu olarak hazırlanmıştır. Bütün şehirler, hatta Mekke-i Mükerreme bile kılıçla fethedilmiştir ama Medîne-i Münevvere Kur’ân ile fethedilmiştir.”
Efendimiz (s.a.v)’in iki kara taşlıktan bahsetmesi, Medîne-i Münevvere’nin düşman saldırılarına karşı muhâfazalı bir şehir olduğuna işarettir. Zira Medîne’nin sadece kuzey tarafı açıktı, Hendek Harbi’nde oraya da hendek kazılmıştı.
İlk Muhâcirler
Ebû Seleme (r.a) Habeşistan’dan dönünce Kureyş ona çok eziyet etti. O da Akabe Bey’atı’ndan bir sene evvel Medîne’ye hicret ederek Mekke’den Medîne’ye hicret edenlerin ilki oldu.
Mus’ab bin Umeyr ile Abdullah bin Ümmi Mektûm (r.a) insanlara Kur’ân-ı Kerîm öğretmek için gitmişlerdi.
Bunların ardından Bilâl bin Rebâh, Sa’d bin Ebî Vakkâs, Ammâr bin Yâsir (r.a) Medîne’ye geldiler. Sonra Ömer (r.a) yirmi kişiyle birlikte hicret etti.
Berâ bin Âzib (r.a) şöyle anlatır:
“Nebî (s.a.v)’in ashâbından bize (Medîne’ye) ilk hicret edenler Mus’ab bin Umeyr ile İbnü Ümm-i Mektûm idi. Bunlar geldiler ve bize Kur’ân okutmaya başladılar. Sonra Ammâr bin Yâsir, Bilâl ve Sa’d bin Ebî Vakkâs geldiler. Daha sonra yirmi kişi ile birlikte Ömer bin Hattâb geldi. Bunlardan sonra Nebî (s.a.v) geldi. Medine ahâlîsinin, Peygamber Efendimiz’in gelişine sevindikleri kadar hiçbir şeye sevindiklerini görmedim. Hattâ genç kızları ve çocukları gördüm:
«‒İşte bu Rasûlullâh (s.a.v)’dir, bizim şehrimize geldi!» diye seviniyorlardı.
Rasûlullâh (s.a.v) geldiğinde ben “سَبِّحِ اسْمَ رَبِّكَ الْاَعْلٰى” sûresini ve onun gibi birkaç sûreyi daha ezberlemiştim.” (Buhârî, Tefsîr, 87/1)
Kureyş, Medine’ye hicrete mâni olmak için bütün gayretini sarfetti. Muhâcirlerin önüne akla hayâle gelmedik müşkilât çıkardı, bazen mallarına el koydu, bazen çoluk çocuğunu göndermedi, bazen de gidenleri geri getirmek için muhtelif tuzaklara başvurdu. Lâkin bunların hiçbiri hicret kâfilelerini durduramadı. Muhâcirler her şeyi göze almışlar, dinlerini ve imanlarını muhâfaza için maldan ve evlattan geçmişlerdi.
Ebû Seleme Abdullah bin Abdülesed bir yıl veya ona yakın bir müddet önce zevcesi Ümmü Seleme (r.a) ile oğlu Seleme’yi devesine bindirip Medine’ye götürmek isterken Hz. Ümmü Seleme’nin mensup bulunduğu Mugîre Oğulları’nın erkekleri görmüş, Hz. Ümmü Seleme’yi yabancı beldelerde gezdirip dolaştırmasına müsaade edemeyeceklerini söyleyerek elinden almışlar. Onlara kızan ve Ebû Seleme’nin kabile halkı olan Abdülesed Oğulları da, Seleme’yi Hz. Ümmü Seleme’ye vermemişlerdi.
Ümmü Seleme (r.a) şöyle anlatır:
“Mugîre Oğulları beni yanlarında hapsettiler. Kocam Ebû Seleme ise Medine’ye gitti. Böylece benim, kocamın ve oğlumun aramızı ayırdılar.
Ben, bir sene veya bir seneye yakın bir müddet her sabah Ebtah’a çıkıp oturur; akşama kadar ağlar dururdum. Mugîre Oğulları ailesinden, amcamın oğullarından bir kişi bir gün yanıma uğradı. Halimi görünce bana acıdı. Mugîre Oğulları’na:
“‒Siz şu zavallı kadıncağızı kocasının yanına daha ne diye göndermezsiniz?! Onun hem kocasıyla, hem de oğluyla arasını ayırdınız!» dedi.
Bunun üzerine, Mugîre Oğulları, bana:
«‒İstersen, git, kocana kavuş!» dediler.
Abdülesed Oğulları da oğlumu bana geri verince, deveme binip oğlumu kucağıma aldıktan sonra Medine’deki kocamın yanına gitmek üzere yola çıktım. Yanımda, Allah’ın kullarından hiç kimse yoktu. Kendi kendime:
“Beni kocamın yanına ulaşıncaya kadar götürecek bir kimseye rastlayabilir miyim ki?” deyip gittim.
Ten’im’de bulunduğum sırada idi ki, Abdüddâr Oğulları’ndan Osman bin Talha’ya rastladım. Bana:
«‒Ey Ebû Ümeyye’nin kızı! Nereye gidiyorsun?» diye sordu.
«‒Medine’deki kocamın yanına gitmek istiyorum» dedim.
«‒Senin yanında gidecek bir kimse yok mu?» diye sordu.
«‒Yok, vallahi, ancak Allah var! Bir de, şu yavrum!» dedim.
«‒Vallahi, seni bu yolda yalnız bırakmak doğru olmaz!» dedi ve hemen devenin yularını tutup benimle birlikte hızlı hızlı gitmeye başladı.
Vallahi, Arap erkekleri içinde, hiçbir zaman, ondan daha saygılı ve nezaketli bir yol arkadaşı görmedim: Bir konak yerine varınca devemi çöktürür, ben ininceye kadar arkasını döner, benden uzaklaşır, ben deveden indikten sonra gelip deveyi götürür, semerini indirir, onu bir ağaca bağlar, kendisi de gidip bir ağacın altına uzanırdı. Hareket zamanı gelince kalkar, tekrar semeri devenin sırtına koyar, deveyi yanıma getirip çöktürdükten sonra arkasını döner, bana:
«‒Bin!» derdi. Ben bindikten sonra, gelir, devenin yularından tutar ve götürürdü.
Beni Medine’ye ulaştırıncaya kadar bana hep böyle davrandı. Kuba’da Amr bin Avf oğullarının köyü görününce:
«‒Senin kocan işte bu köydedir! Artık, Allah’ın bereketi üzere gir oraya!» dedikten sonra, Mekke’ye dönmek üzere yanımdan ayrıldı.
Ben, İslâm’da, Ebû Seleme ailesinin uğradığı musibet kadar, hiçbir ev halkının musibete uğradığını bilmiyorum.
Ben, hiçbir zaman, Osman bin Talha’dan daha ikramlı ve saygılı bir yol arkadaşı da görmedim!”[1]
Osman bin Talha (r.a), sahip olduğu bu selîm fıtrat ile Hudeybiye Sulhü’nden sonra İslâm’a girmiştir.
{
Hz. Ömer (r.a), Ayyâş bin Ebî Rebîa, Hişâm bin Âs bin Vâil ile birlikte Medîne’ye hicret etmek için anlaştılar. Sabah erkenden, Serif’in üzerinde bir ağacın yanında buluşup birlikte gitmeye karar verdiler:
“Hangimiz oraya gelemezse, o yakalanmış, gitmesine müsaade edilmemiş demektir. Diğer arkadaşları onu beklemeden yollarına devam etsinler!” diye karar aldılar. Hişâm buluşma yerine gelemedi, onu fitneye düşürmek için uğraştılar, o da fitneye düştü. Yani dininden dönüp müşriklerin dediğini yaptı.
Ayyâş’ın ana bir kardeşleri Ebû Cehl ile Hâris bin Hişâm, Medine-i Münevvere’ye gelerek Ayyâş’ı buldular ve ona:
“–Muhammed’in dininde sıla-i rahim ve ana-babaya iyilik yok mu? Sen anneni Mekke’de bırakıp geldin ve o senin ayrılığına üzüldüğü için yemeden içmeden kesildi. Seni görünceye kadar eve girmemeye yemin etti. Bilirsin seni ne kadar sevdiğini! Haydi, bizimle birlikte Mekke’ye gel!” dediler ve çok ısrar ettiler.
Bunun üzerine Ayyâş, Hz. Ömer’le istişare etti:
“‒Annemin yeminini yerine getiririm. Hem benim orada malım var, onları alırım!” dedi.
Ömer (r.a):
“–Onlar sana tuzak kuruyorlar, seni kandırmaya çalışıyorlar. Onlarla gitmez burada kalırsan işte malımı seninle paylaşmaya hazırım. Malımın yarısını sana vereceğim, gitme kal!” dedi. Ancak Ayyâş (r.a), Ebû Cehl ve Hâris’in ısrarlarına dayanamayıp Mekke’ye, annesinin yanına gitmeye karar verdi. Bu kararını Hz. Ömer’e söylediğinde Ömer (r.a):
“–Mâdem ki beni değil onları dinliyorsun peki onlarla git ama şu devemi al, ona bin! Bu öyle bir devedir ki dünyada onu geçebilecek bir deve daha yoktur. Sana bir tuzak kurduklarını hissedersen hemen ona bin ve ellerinden kurtul!” diyerek kendi devesini Ayyâş’a verdi.
Ayyâş (r.a) onlarla birlikte yola düştü. Çöle vardıklarında Ebû Cehil, Ayyâş’a:
“–Devem yoruldu. Seninle birlikte senin deveye binsem de benim deve biraz dinlense!” dedi. Ayyâş da devesinden inerek iki kişi binecek hâle getirmeye çalışırken ikisi birden üzerine çullanıp onu bağladılar ve dövmeye başladılar. İkisi de ayrı ayrı olmak üzere yüzer sopa vurdular ve o şekilde bağlı olarak annesine götürdüler. Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in dininden dönünceye kadar da ona işkenceye devam edeceklerini söylediler. İşte bu hâdise üzerine şu âyet-i kerime nâzil oldu:
“Biz, insana, ana-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar, seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi (körü körüne) Bana şirk koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme! Dönüşünüz ancak Bana’dır. O zaman size yapmış olduklarınızı haber vereceğim.” (el-Ankebût, 8) (Alûsî, Rûhu’l-meânî, XX, 139)
Hz. Ömer (r.a) şöyle anlatır:
“…Ben ve Ayyâş buluşma yerine geldik ama Hişâm gelemedi. Meğer yakalanmış ve kendisine yapılan işkencelere dayanamayarak İslâm’dan dönmüş. Biz Medine-i Münevvere’ye geldik:
“–Allâh bunların tevbesini kabul etmez. Onlar Allâh’ı ve Rasûlü’nü tanıdıktan sonra kendilerine yapılan dünyevî işkenceler sebebiyle tekrar İslâm’dan döndüler. Elbette Allâh bunların tevbesini kabul etmez” diyorduk. Bunun üzerine Allâh Teâlâ şu âyet-i kerimeleri inzâl buyurdu:
“De ki: Ey nefislerine zulmetmekte aşırı giden kullarım! Allâh’ın rahmetinden ümîdinizi kesmeyiniz! Çünkü Allâh bütün günahları affeder. Muhakkak O, Gafûr ve Rahîm’dir. Onun için ümidi kesmeyin de başınıza azap gelmeden evvel tevbe ile Rabbinize yönelin ve O’na teslim olun! Yoksa yardım göremezsiniz. Siz farkında olmadan, ansızın başınıza azap gelmeden evvel, Rabbinizden size indirilenin en güzeline (Kur’ân’a) tâbi olun! Kişinin: «Allah’a yakınlık konusunda kusurlu davrandığım için bana yazıklar olsun! Gerçekten ben alay edenlerdendim» (diyeceği günden sakının)! Veya: «Allah bana hidayet verseydi, elbette sakınanlardan olurdum» diyeceği, ya da azabı gördüğü zaman: «Bana bir daha geri dönüş (imkânı) verilseydi de muhsinlerden olsaydım!» diyeceği (günden sakının!) Hayır, (dönemeyeceksin)! Âyetlerim sana gelmişti de sen onları yalanlamış, büyüklük taslamış ve inkârcılardan olmuştun. Kıyamet gününde Allah hakkında yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu görürsün. Kibirlenenlerin kalacağı yer Cehennem’de değil midir?” (ez-Zümer, 53-60)
Ben bu âyetleri kendi ellerimle yazarak Mekke’de bulunan Hişâm’a gönderdim.”
Hâdisenin bundan sonrasını Hişâm bin Âs (r.a) şöyle anlatıyor:
“Ömer’in mektubu bana gelince onu aldım ve Zî Tuvâ’ya çıktım. Onu okuyor, evirip çeviriyordum ama bir türlü anlayamıyordum. Nihâyetinde:
«‒Allâh’ım, bunları anlamayı bana nasib et» dedim.
Çok geçmeden Allah Teâlâ kalbime, bu âyetlerin bizim hakkımızda, kendimiz için söylediklerimiz ve insanların bizim için söylediği sözler hakkında nâzil olduğunu ilhâm eyledi. Hemen dönüp deveme bindim ve Medîne-i Münevvere’ye giderek Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz’e kavuştum.”[2]
Daha sonraları Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v), Mekke’de kalan ve hicret edemeyen zayıf müslümanlar için bir müddet kunut duası yaptıklarında, tuzağa düşen Ayyâş bin Ebî Rabîa’nın da ismini bilhassa zikretmişlerdir.[3]
Ebû Hüreyre (r.a) şöyle anlatır:
“Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) Sabah Namazı’nın son rekâtında (rükûdan) başını kaldırdıklarında şöyle dua ettiler:
«Allâh’ım! Velid bin Velid, Seleme bin Hişâm, Ayyâş bin Ebî Rebîa ve Mekke’deki müstaz’afları (zayıf mü’minleri) kurtar…».” (Ahmed, II, 239)
Hadisteki Velid bin Velid, Hz. Hâlid’in kardeşi ve Velid bin Muğîre’nin oğludur. Bedir’de müşriklerin safındaydı, müslümanlara esir düştü ve fidyeyle kurtuldu. Sonra müslüman oldu, lâkin Mekke’den bırakmadılar. Bunun üzerine arkadaşları Seleme ve Ayyâş ile anlaşarak gizlice kaçıp yola koyuldular. Velid, Rasûl-i Ekrem Efendimiz’in huzûruna kavuştuktan sonra vefat etti. Allâh Rasûlü (s.a.v) onlar için on beş gün dua etmişlerdi. Ramazan Bayramı’nın sabahında bu duayı bıraktılar. Hz. Ömer (r.a), bunun sebebini sorduğunda ise şöyle buyurdular:
“–Onların geldiğini bilmiyor musun?”
Tam o esnâda yol açıldı, Velid arkadaşlarını getiriyordu. Velid nefes nefese Allâh Rasûlü’nün huzuruna geldi ve rûhunu teslim etti. Peygamber Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdular:
“–Bu kişi şehittir, ben buna şâhidim!” (Bkz. Ebû Dâvûd, Vitir, 10/1442; İbn-i Hacer, Fethu’l-Bârî, VIII, 226-227; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, II, 200)
{
Muhâcirlerin pek çoğu, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in gelişinden evvel, Kuba’da “Usbe” ismi verilen yerde konakladılar. Ebû Huzeyfe’nin âzadlısı Sâlim bin Ma’kil (r.a) onlara imamlık yapıyordu. Zira Kur’ân’ı hepsinden daha çok biliyordu.[4]
{
Mekke’de mü’minlerin imtihanı, eziyetlere uğramak, azap çekmek, alaya alınmak şeklindeydi.
Hicrete izin verilince ise vatanlarını, mallarını, evlerini ve bütün eşyalarını terk etmek şeklinde oldu. Zira gizlice gidebilmek için bütün ağırlıklarını atmaları gerekiyordu. Muhâcirler bu iki imtihanı da en güzel şekilde verdiler.
Ensâr’ın imtihanı ise evlerini, bağ-bahçelerini ve mallarını paylaşarak Muhâcirlere kucak açmak, onlara yardım ve tesellide bulunmak, Allah için kardeşlik ve muhabbet göstermek idi. Onlar da bunu en güzel şekilde îfâ ettiler.
Hicretin emredilmesinden iki hüküm çıkarabiliriz:
1. Namaz, oruç, cemaate devam etmek, ezan gibi İslâm’ın şiarlarının ve zâhirî hükümlerinin rahatça îfâ edilemediği her mekândan, İslâm diyarına hicret etmenin farz oluşu.
Şu âyet-i kerime buna delalet eder:
“Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: «Ne işte idiniz!» dediler. Bunlar: «Biz yeryüzünde çaresizdik» diye cevap verdiler. Melekler de: «Allah’ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!» dediler. İşte onların barınağı Cehennem’dir; orası ne kötü bir gidiş yeridir. Ancak erkekler, kadınlar ve çocuklardan (gerçekten) âciz olup hiçbir çareye gücü yetmeyenler, hiçbir yol bulamayanlar müstesnadır.” (en-Nisâ, 97-98)
2. Memleketleri ve beldeleri ne kadar farklı olursa olsun mümkün olduğu müddetçe müslümanların birbirlerine yardım etmelerinin farz olduğu. Âlimler şu hususta ittifak etmişlerdir: Müslümanlar, imkân buldukları ve güçleri yettiği halde, dünyanın neresinde olursa olsunlar zayıf, esir ve mazlum mü’min kardeşlerini kurtarmazlarsa büyük bir günah yüklenmiş olurlar.
Velâyet, dostluk, yardımlaşma ve kardeşlik ancak mü’minler arasında olur. Bu bağların müslümanlarla gayri müslimler arasına yayılması câiz değildir. Cenâb-ı Hakk’ın şu kelâmı bunu açıkça ifade buyurmaktadır:
“İman edip de hicret edenler, Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler ve (muhacirleri) barındırıp yardım edenler var ya, işte onların bir kısmı diğer bir kısmının dostlarıdır. İman edip de hicret etmeyenlere gelince, onlar hicret edinceye kadar size onların mirasından hiçbir pay yoktur. Eğer onlar din hususunda sizden yardım isterlerse, sizinle aralarında sözleşme bulunan bir kavim aleyhine olmaksızın (o müslümanlara) yardım etmek üzerinize borçtur. Allah yapacaklarınızı hakkıyla görmektedir. Kâfir olanlar da birbirlerinin yardımcılarıdır. Eğer siz onu (Allah’ın emirlerini) yerine getirmezseniz yeryüzünde bir fitne ve büyük bir fesat olur.” (el-Enfâl, 72-73)
Bu ilâhî tâlimleri tatbik etmek, Müslümanların bütün asırlarda muzaffer olmalarının esâsıdır. Bunları ihmâl etmek de Müslümanların zaaf, parçalanma ve düşmanlarının aleyhlerine birleşmesine sebep olmaktadır.[5]
{
Efendimiz (s.a.v) hacdan sonra Zilhicce’nin kalan günlerini, Muharrem ve Safer’i Mekke’de geçirdiler. Kureyş müşrikleri, O’nu şehîd etmek üzere sözbirliği ettiler. Cenâb-ı Hak, Rasûlü’ne Medîne’ye hicret etmesi için izin verdi. Haberlerin tevatürüne göre, Efendimiz (s.a.v) bir Pazartesi günü yola çıktılar ve yine bir Pazartesi günü Medîne-i Münevvere’ye girdiler.
Âişe (r.a) şöyle anlatır:
“Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in sabah veya akşam Ebû Bekir’in evine gelmediği çok nadir idi. Medîne’ye hicretlerine izin verildiğinde ise bize öğle vakti âniden çıkıp geldiler. Geldikleri Hz. Ebû Bekir’e haber verildi. Ebû Bekir (r.a):
«–Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) bu saatte mutlaka mühim bir iş için gelmişlerdir!» dedi.
Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz içeri girdiklerinde Hz. Ebû Bekir’e:
«–Yanındakileri dışarı çıkar!» buyurdular.
Ebû Bekir (r.a):
«–Ey Allah’ın Rasûlü, bu ikisi benim kızlarım!» dedi.
Hz. Âişe ve Hz. Esmâ’yı kastediyordu.
Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz:
«–Biliyor musun, Medine’ye çıkmama izin verildi!» buyurdular.
Ebû Bekir (r.a):
«–Ben de Siz’inle birlikte olmak istiyorum ey Allah’ın Rasûlü!» dedi.
Efendimiz (s.a.v) de:
«–Tamam, sen de benimle gelebilirsin!» buyurdular.
Ebû Bekir (r.a):
«–Yâ Rasûlallah! Yanımda iki binek devesi var. Onları hicret için hazırladım. Birini Siz alın!» dedi.
Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):
«–Onu bedeliyle aldım!» buyurdular.” (Buhârî, Büyû, 57)
Diğer rivayette Hz. Âişe vâlidemiz şöyle anlatır:
“Allah Rasûlü (s.a.v) içeri girince, babam oturduğu yerden kalkıp yerini O’na verdi…
“–Ey Allah’ın Rasûlü! Ben de Siz’e arkadaşlık edecek miyim?” dedi.
Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz:
“–Evet, beraberiz!” buyurdular.
Bunun üzerine Ebû Bekir (r.a) sevincinden hüngür hüngür ağlamaya başladı. Vallahi o güne kadar, bir kimsenin sevinçten ağlayabileceğini hiç tahmin etmezdim.” (İbn-i Hişâm, II, 97-98)
Efendimiz (s.a.v) tedbirli davranarak âdetleri hâricinde öğle vakti gelmişlerdir. Zira insanlar o vakitten sıcaktan kaçarak evlerine sığınır, kaylûle yaparlardı.
Gelirken mübârek başlarına bir şey sararak yüzlerini kapatmışlardır. Zira müşrikler O’nu şehîd etmeye karar vermişlerdi. Demek ki Efendimiz (s.a.v) büyük bir tehlike ile karşı karşıya olduklarını biliyorlardı, bu sebeple tanınmamak için bürünmüşlerdi.
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
وَاِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذٖينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ اَوْ يَقْتُلُوكَ اَوْ يُخْرِجُوكَ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللّٰهُ وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِرٖينَ
“Hani bir vakit o kâfirler seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri veya sürüp çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kurarlarken Allah da karşılığını kuruyordu. Öyle ya Allah tuzakların hayırlısını kurar.” (el-Enfâl, 30)
Müşrikler, hicretten az evvel, Efendimiz (s.a.v) ile alâkalı bir karar vermek için Dâru’n-Nedve’de toplandıklarında, şeytanın da “Necidli bir ihtiyarım” diye o meclise dâhil olduğu ve müşrikleri “Her kabileden bir kişi seçerek Allah Rasûlü’nü hep birlikte öldürme”ye teşvik ettiği rivayet edilir. Bu hâdise sebebiyle Osmanlılar arasında, mürâî ve iftiracılar için “Şeyh-i Necidî: Necidli İhtiyâr” tâbiri kullanılmıştır.[6]
{
Hz. Âişe (r.a) şöyle anlatır:
“…Peygamber Efendimiz (s.a.v), müslümanlara:
«‒Sizin hicret edeceğiniz yurdunuz bana gösterildi; iki kara taşlık arasında hurmalıkları olan bir şehir!» buyurdular. İki kara taşlık diye bahsedilen yerler iki «harre»dir.
Bunun üzerine bir kısım Müslümanlar Medine’ye hicret ettiler. Habeşistan’a hicret edenlerin çoğu da Medîne’ye döndüler. Ebû Bekir (r.a) de Medine’ye hicret etmeye hazırlandı, fakat Rasûlullah (s.a.v) ona:
«‒Yavaş ol! Bana da (hicret için) izin verilmesini ümîd ediyorum!» buyurdular.
Ebû Bekir (r.a):
«‒Babam Size fedâ olsun, bunu ümîd ediyor musunuz?» diye sordu.
Rasûlullah (s.a.v):
«‒Evet» buyurdular.
Bunun üzerine Ebû Bekir (r.a), Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’le birlikte hicret etmek için yola çıkmayıp Mekke’de kaldı. Yanında bulunan iki bineği dört ay boyunca Semür ağacı yaprağıyla besledi.
Bir gün biz zevâl vaktinin ilk saatinde (en sıcak zamanda) Ebû Bekir’in evinde oturuyorduk. Ev halkından biri Hz. Ebû Bekir’e:
«‒İşte Rasûlullah (s.a.v), başını bir örtüyle sarmış, daha evvel hiç gelmediği bir vakitte bize geliyor!» dedi.
Ebû Bekir (r.a):
«‒Babam, anam O’na fedâ olsun! Vallahi bu saatte onu buraya getiren mutlaka mühim bir iştir!» dedi.
Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) geldiler, izin istediler. Kendisine içeri girme izni verildi. Bunun üzerine evimize girdiler ve Ebû Bekir’e:
«‒Yanında bulunanları dışarı çıkar!» buyurdular.
Ebû Bekir (r.a):
«‒Babam Size fedâ olsun ey Allah’ın Rasûlü, onlar sizin ehlinizdir.» dedi.
Rasûlullah (s.a.v):
«‒Bana (Mekke’den Medine’ye) çıkmaya izin verildi.” buyurdular.
Ebû Bekir (r.a) hemen:
«‒Ben de beraber miyim, babam Size fedâ olsun ey Allah’ın Rasûlü!» dedi.
Rasûlullah (s.a.v):
«‒Evet!» buyurdular.
Ebû Bekir (r.a):
«‒Babam Size fedâ olsun ey Allah’ın Rasûlü, şu iki bineğimden birini alın!» dedi.
Rasûlullah (s.a.v):
«‒Ancak bedeliyle alırım!» buyurdular.
Biz onların sefer hazırlıklarını hemen yaptık, deriden bir dağarcığa azık koyduk. Esmâ bint-i Ebî Bekir (r.a), kuşağından bir parça yırtıp dağarcığın ağzını bağladı. Bu sebeple «Zâtu’n-Nitâk» veya «Zâtu’n-Nitâkayn: İki kuşaklı» diye isimlendirildi.
Sonra Rasûlullah (s.a.v) ile Ebû Bekir (r.a) Sevr Dağı’ndaki bir mağaraya ulaştılar ve orada üç gece gizlendiler.
Hz. Ebû Bekir’in oğlu Abdullah (r.a) geceyi onların yanında geçirirdi. Abdullah mahâretli, çabuk kavrayan, akıllı bir gençti. Seher vakti Rasûlullah (s.a.v) ile Ebû Bekir’in yanından çıkar, Mekke’de gecelemiş gibi Kureyş ile sabahlardı. Rasûlullah (s.a.v) ile Ebû Bekir (r.a) hakkında Kureyş müşriklerinin tuzak ve hilelerini dinleyip iyice ezberler, karanlık basınca bu haberleri onlara getirirdi.
Hz. Ebû Bekir’in âzadlısı Âmir bin Füheyre (r.a), (o civarda) bol sütlü sağmal koyunlardan bir sürü otlatır ve gece biraz ilerleyince o sürüyü Rasûlullah (s.a.v) ile Ebû Bekir’in yanına getirirdi. Onlar da sağıp taze süt içerek gecelerlerdi. O süt, kendi sağmallarının sütü idi ve içine kızgın taş konularak ısıtılmış (ve biraz pişirilmiş) idi. Nihayet fecrin karanlığında Âmir bin Füheyre (mağaranın önüne gelir), sağmal koyunlara seslenir, tekrar otlatmaya götürürdü. Orada kaldıkları üç gece boyunca hep böyle yaptı.
Rasûlullah (s.a.v) ile Ebû Bekir (r.a) (Mekke’de iken) Dîl Oğulları’ndan yol kılavuzluğunda maharetli bir kişi tutmuşlardı. Bu zât hâlâ Kureyş kâfirlerinin dîni üzere idi. Fakat ona güvenmiş ve bineklerini teslim etmişlerdi. Üç gece sonra sabahleyin develeriyle birlikte Sevr Mağarası’na gelmesini söylemişlerdi.
Rasûlullah (s.a.v) ve Ebû Bekir (r.a) ile birlikte Âmir bin Füheyre (r.a) ve kılavuz da gitti. Kılavuz onları sahil yolundan götürdü.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45)
{
Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:
9.40*************اِلَّا تَنْصُرُوهُ فَقَدْ نَصَرَهُ اللّٰهُ اِذْ اَخْرَجَهُ الَّذٖينَ كَفَرُوا ثَانِىَ اثْنَيْنِ اِذْ هُمَا فِى الْغَارِ اِذْ يَقُولُ لِصَاحِبِهٖ لَا تَحْزَنْ اِنَّ اللّٰهَ مَعَنَا فَاَنْزَلَ اللّٰهُ سَكٖينَتَهُ عَلَيْهِ وَاَيَّدَهُ بِجُنُودٍ لَمْ تَرَوْهَا وَجَعَلَ كَلِمَةَ الَّذٖينَ كَفَرُوا السُّفْلٰى وَكَلِمَةُ اللّٰهِ هِىَ الْعُلْيَا وَاللّٰهُ عَزٖيزٌ حَكٖيمٌ
“Eğer siz ona (Rasûlullah’a) yardım etmezseniz (bu mühim değil); O’na Allah yardım etmiştir: Hani, kâfirler O’nu, iki kişiden biri olarak (Ebû Bekir ile birlikte Mekke’den) çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı; o, arkadaşına: «Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir» diyordu. Bunun üzerine Allah Teâlâ ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah’ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir.” (et-Tevbe, 40)
Ebû Bekir es-Sıddîk (r.a) şöyle buyurur:
Hicret yolculuğunda biz Rasûlullah (s.a.v) ile mağaradayken, tepemizde dolaşıp duran müşriklerin ayaklarını gördüm ve:
“–Ey Allah’ın Rasûlü! Eğer şunlardan biri eğilip aşağıya bakacak olsa mutlaka bizi görür!” dedim.
Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) şöyle buyurdular:
“–Sus ey Ebû Bekir! Üçüncüleri Allah olan iki kişi(yi sen ne zannediyor ve haklarında neler düşünüyorsun!” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45; Tefsîr, 9/9, Ashâbu’n-Nebî, 2, Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 1)
{
Berâ (r.a) şöyle anlatır:
Hz. Ebû Bekir Sıddîk (r.a), babamdan on üç dirheme bir semer satın aldı ve:
“–Berâ’ya söyle de onu bizim eve götürüversin!” dedi.
Babam:
“–Hayır! Müşrikler peşinizde sizi ararken Rasûlullah (s.a.v) ile Mekke’den Medîne’ye nasıl hicret ettiğinizi anlatıncaya kadar olmaz.” dedi.
Bunun üzerine Ebû Bekir (r.a) hicret yolculuğunu şöyle anlattı:
“–(Mağaradan ayrıldık ve) yola çıktık. O gece ve ertesi gün yürüdük. Öğle olunca bir gölge bulabilir miyim diye çevreye göz attım. Baktım ki yakında bir kaya görünüyor ve biraz gölgesi var. Hemen gölgenin olduğu yeri düzelterek Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz için oraya bir yaygı serdim.
«–Buyurun yâ Rasûlallah! Biraz istirahat edin!» dedim.
Nebî (s.a.v) istirahate çekildiler. Sonra herhangi bir gelen var mı diye etrafı süzdüm, bir de baktım ki bir koyun çobanı, koyunlarını kayaya doğru sürüyor. O da benim gibi gölge arıyor.
«–Sen kimin çobanısın?» diye sordum, Kureyş’ten bir isim söyledi. Bahsettiği kişiyi tanıyordum.
«–Koyunlarda süt var mı?» dedim, “Evet” dedi.
«–Peki, bize biraz süt sağabilir misin?» dedim, “Tabii, hay hay!” dedi. Bunun üzerine sürüden bir koyun yakaladı. Ona, ellerini ve koyunun memesini iyice silip temizlemesini söyledim. Ellerini birbirine vurarak temizledi. Bir miktar süt sağıp bana verdi. Yanımda Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) için bir matara taşıyordum, ağzını da bezle kapatmıştım. Ondan sütün üstüne su dökerek alt tarafını biraz soğuttum. Sonra da onu Rasûlullah (s.a.v)’in yanına getirdim. Efendimiz uykudan uyanmışlardı. Kendilerine takdim ederek:
«–Buyurun yâ Rasûlallah, için!» dedim.
Efendimiz (s.a.v) sütü içti, ben de böylece biraz rahatladım…” (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 2; Ahmed, I, 2)
“Sonra yolumuza devam ettik. Müşrikler peşimizde hâlâ bizi arıyorlardı.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45)
{
Sürâka bin Cu’şum (r.a) şöyle anlatır:
“(Hicret kâfilesi Mudlic Oğulları sınırından geçtiği esnâda) Kureyş kâfirlerinin etrafa saldıkları elçiler bize geldi. Mekkeliler Rasûlullah (s.a.v) ile Ebû Bekir (r.a)’den her birini öldüren veya esîr eden kimseye ayrı ayrı mükâfat vaad ediyorlardı.
Kavmim Mudlic Oğulları’nın meclislerinden birinde oturuyordum. Onlardan biri gelip biz otururken başımızda durdu ve:
«‒Ey Sürâka! Biraz önce sâhilde karaltılar gördüm. Öyle zannediyorum ki onlar Muhammed ve ashâbıdır!» dedi.
O gördüğü karaltıların onlar olduğunu hemen anladım ve ona:
«‒Gördüklerin onlar değil. Sen, şimdi önümüzden geçen falan ile falanı görmüşsün! Kaybettikleri (develerini) arıyorlar.» dedim.
Sonra bir müddet daha orada kaldıktan sonra kalktım, eve gidip cariyeme, atımı alıp çıkarmasını ve tepenin arkasında beni beklemesini emrettim. Ben de mızrağımı alarak evimin arka tarafından çıktım. Mızrağın demir ucunu aşağı çevirdim, üst tarafını da aşağıya doğru eğdim. Atımın yanına varıp üstüne bindim ve hızlandırdım. Seri bir şekilde gidiyordu.
Nihayet Rasûlullah (s.a.v) ile arkadaşlarına yaklaştım. Bu esnada atım sürçtü ve beni yere attı. Hemen kalkıp elimi ok torbasına uzattım. Okları çıkarıp, “Muhammed’le sahâbîlerine zarar verir miyim, veremez miyim?” diye fal baktım. Hoşlanmadığım netice (yani zarar veremeyeceğim hususu) çıktı. Buna rağmen yine atıma bindim, fal oklarına âsî gelerek seri bir şekilde onlara yaklaştım. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in Kur’ân okuyuşunu işitmeye başladım. O hiç sağına soluna bakmıyordu. Ebû Bekir (r.a) endişeyle sağa sola bakıp duruyordu.
O esnâda atımın iki ön ayağı yere battı, dizlerine kadar gömüldü. Ben de attan düştüm. Hayvanı kalkmaya zorladım, uğraştı ve ayaklarını zorla çıkardı ama neredeyse kurtaramayacaktı. Hayvan doğrulunca ayaklarının battığı yerden semâya doğru ateş dumanı gibi bir toz yükselip dağıldı. Hemen fal oklarını çektim, yine hoşlanmadığım şey çıktı. Bunun üzerine onlara nidâ ederek emân diledim. Durdular. Hemen atıma binip yanlarına vardım. Onlara ulaşmama mânî olan şeylerle karşılaşınca, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in mutlakâ gâlip geleceği ve dîninin yayılacağı gönlüme karar kıldı. O’na:
«‒Kavmin Sen’in başına diyet koydu» dedim. İnsanların onlara neler yapmak istediklerini tek tek haber verdim. Kendilerine yol azığı ve eşyası vermeyi teklif ettim fakat benden bir şey almadılar ve istemediler. Yalnız Rasûlullah (s.a.v):
«‒Bizimle alâkalı bilgileri sakla!» buyurdular.
O’ndan benim için bir emânnâme yazmasını istedim. Hemen Âmir bin Füheyre’ye emretti, o da bir deri parçasına yazdı. Sonra Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) yollarına devam ettiler.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45)
{
Urve bin Zübeyr (r.a) şöyle anlatır:
“Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) yolda müslüman bir kâfile içinde Zübeyr bin Avvâm (r.a) ile karşılaştılar. Bunlar Şam’dan dönmekte olan tacirlerdi. Zübeyr (r.a), Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz ile Ebû Bekir (r.a)’a beyaz elbiseler giydirdi.
Medine’de müslümanlar, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in Mekke’den yola çıktıklarını işitmişlerdi. Her sabah Harre mevkiine çıkıp, öğlenin şiddetli sıcağı geri dönmeye mecbur edinceye kadar Efendimiz (s.a.v)’i bekliyorlardı. Yine bir gün uzun müddet bekledikten sonra dönmüşlerdi. Onlar evlerine girince yahûdîlerden biri, bir iş için kalelerinden birinin üzerine çıkmıştı. O esnâda Rasûlullah (s.a.v) ile ashâbının, beyazlar içinde serapları yararak geldiklerini gördü. Yahûdi, kendine hâkim olamayarak yüksek sesle:
«‒Ey Arap cemaati! İşte, çok ehemmiyet verdiğiniz ve beklediğiniz zât!» diye haykırdı.
Müslümanlar hemen fırlayarak silâhlarına sarıldılar ve harrenin (kara taşlığın) ortasında Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i karşıladılar. Rasûlullah (s.a.v) sağa doğru meylederek arkadaşlarıyla birlikte (Kubâ’da) Amr bin Avf Oğulları’nda konakladılar. Bu hâdise Rabîu’l-Evvel ayının bir Pazartesi gününe tesadüf etmişti.
Ebû Bekir (r.a) insanlara doğru ayakta duruyor, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz ise sükût edip oturuyorlardı. Ensâr’dan oraya gelip de Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i daha evvel görmeyenler, Ebû Bekir’e hürmetlerini arzetmeye başlamışlardı. Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz’e Güneş vurup Ebû Bekir (r.a) elbisesiyle O’nun üzerine gölgelik yapınca, insanlar Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in kim olduğunu anladılar.
Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), Amr bin Avf Oğulları’nda on küsur (on dört[7]) gün misafir kaldılar. Bu esnâda “Takvâ üzerine tesis edilen mescid” inşâ edildi ve Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) içinde namaz kıldılar.
Daha sonra Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) bineklerine bindiler. İnsanlar yanında yürüyorlardı. Medine’ye vardıklarında devesi, (bugünkü) Mescidü’r-Rasûl’ün olduğu yerin yanına çöktü. O zamanlar Müslümanlardan bir grup orada namaz kılıyorlardı. Burası, daha evvel Es’ad bin Zürâre’nin himâyesinde bulunan Süheyl ve Sehl isimli iki yetîm çocuğa âid hurma kurutma yeriydi. Devesi oraya çökünce Allah Rasûlü (s.a.v):
«‒Burası inşâallah bizim menzilimiz!» buyurdular.
Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), bu iki genci davet edip, burayı mescid yapmak için kendisine satmalarını istediler. Gençler:
«‒Hayır, burayı Size karşılıksız veriyoruz ey Allah’ın Rasûlü!» dediler.
Allah Rasûlü (s.a.v), onlardan hibe olarak almayı kabul etmediler, ücretini ödeyerek satın aldılar. Sonra oraya mescid bina ettiler. Mescid’in inşâsı esnâsında Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz de ashâbıyla birlikte kerpiç taşımaya başladılar. Kerpiç taşırken şu beyitleri okuyorlardı:
هَذَا الْحِمَالُ لاَ حِمَالَ خَيْبَرْ، هَذَا أَبَرُّ رَبَّنَا وَأَطْهَرْ،
وَيَقُولُ:
اَللّٰهُمَّ إِنَّ الْأَجْرَ أَجْرُ الْآخِرَهْ، فَارْحَمِ الْأَنْصَارَ، وَالْمُهَاجِرَهْ
«Taşıdığımız bu yük, Hayber’den getirilen dünyevî yükler gibi değildir
Ey Rabbimiz bu yük daha hayırlı ve daha temizdir.»
Şunları da söylüyorlardı:
«Ey Rabbim, asıl mükâfat âhiret mükâfatıdır
Ensâr’a ve Muhâcirler’e merhamet eyle!»
Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), müslümanlardan ismi bana verilmeyen bir kişinin şiirini okuyorlardı.”
Hadîsin râvîsi İbn-i Şihâb ez-Zührî (r.a) şöyle der:
“Hadislerde, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in bu beyitten başka tam olarak okuduğu başka bir beyit bize ulaşmadı.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45)
{
Esmâ (r.a) oğlu Abdullah bin Zübeyr’e hâmile idi. Esmâ der ki:
“Ben gebelik müddetini tamamlamış olarak Mekke’den çıktım ve Medine’ye geldim. Kubâ’da konakladım. Abdullah’ı orada doğurdum. Sonra onu Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’e getirip kucağına koydum. Rasûlullah (s.a.v) bir hurma istediler. Onu çiğnedikten sonra suyundan biraz çocuğun ağzına koydular. Onun midesine giden ilk madde, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in mübârek tükürükleri oldu. Sonra Allah Rasûlü (s.a.v) hurmadan çocuğun damağına da sürdüler. Ardından çocuğa duâ ettiler, bereketlere nâil olması niyâzında bulundular. Abdullah bin Zübeyr (hicretten sonra Medine’de) doğan ilk çocuk oldu.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45)
{
“…Efendimiz (s.a.v) Kubâ’daki ikâmetinden sonra Ensâr’a (yâni dayıları olan Neccâr Oğulları’na) haber gönderdiler. Onlar da Peygamber Efendimiz’e ve Ebû Bekir’e gelerek selâm verdiler:
«‒Emîn bir şekilde develerinize bininiz, emrinize âmâdeyiz!» dediler.
Bunun üzerine Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) ile Ebû Bekir (r.a) develerine bindiler. Ensâr da silahlı vaziyette etraflarını sardılar. Medine’de:
«‒Allah’ın Nebîsi geldi, Allah’ın Nebîsi geldi! (Sallallâhu aleyhi ve sellem)» diye îlân edildi.
Medîneliler, Efendimiz (s.a.v)’i görebilmek için yükseklere çıkıyor, uzanıp bakıyor ve:
«‒Allah’ın Nebîsi geldi, Allah’ın Nebîsi geldi!» diyorlardı.
Allah Rasûlü (s.a.v) yürümeye devâm ettiler, Ebû Eyyûb’un evinin yanında konakladılar. Orada akrabalarıyla konuşuyorlardı. O esnâda Abdullah bin Selâm O’nu işitti. Abdullah, ailesine âit bir hurmalıkta onlara hurma topluyordu. Aceleden topladığı hurmalarla birlikte gelip Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’i bir miktar dinledi. Sonra âilesine döndü.
Nebiyyullâh (s.a.v):
«‒Akrabalarımızdan kimin evi en yakın?» diye sordular.
Ebû Eyyûb (r.a):
«‒Benim ey Allah’ın Nebîsi! Şu evim, şu da kapım!» diye gösterdi.
Efendimiz (s.a.v):
«‒Öyle ise haydi git de bizim için istirahat edecek yer hazırla!» buyurdular.
Ebû Eyyûb (r.a), Peygamber Efendimiz’e ve Hz. Ebû Bekir’e hitaben:
«‒Buyurun, Allah’ın bereketiyle kalkın gidelim» dedi.
Nebiyyullâh (s.a.v) eve gelince, Abdullah bin Selâm da geldi ve şunları söyledi:
“‒Şehâdet ederim ki, Sen Allah’ın Rasûlü’sün ve hiç şüphesiz Sen hakkı getirdin. Yahudiler benim kendilerinin seyyidi ve seyyidlerinin oğlu olduğumu, onların en âlimleri ve en âlimlerinin oğlu olduğumu bilirler. Onları çağır da, müslüman olduğumu öğrenmeden evvel onlara beni sor. Zira onlar benim müslüman olduğumu öğrenirlerse, hakkımda, bende bulunmayan şeyleri söyler, iftira ederler» dedi.
Nebiyyullâh (s.a.v) onlara haber gönderdiler. Onlar da gelip Efendimiz’in huzur-i âlîlerine girdiler. Rasûlullah (s.a.v):
«‒Ey yahûdî cemâati, size yazıklar olsun! Allah’tan korkun! Kendisinden başka ilâh olmayan Allah’a yemîn ederim ki, siz benim gerçekten Allah’ın Rasûlü olduğumu ve size hak dîni getirdiğimi çok iyi biliyorsunuz. Artık müslüman olun!» buyurdular.
Yahudiler, Nebiyyi-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz hakkında:
«‒Biz O’nu bilmiyoruz» dediler.
Peygamber Efendimiz (s.a.v) mübarek sözlerini üç defa tekrarladılar. Sonra:
«‒Abdullah bin Selâm’ın sizin aranızdaki mevkii nasıldır?» diye sordular.
Yahudiler:
«‒O bizim seyyidimiz ve seyyidimizin oğludur; en âlimimiz ve en âlimimizin oğludur» dediler.
Efendimiz (s.a.v):
«‒O müslüman olursa ne dersiniz?» diye sordular.
Yahudiler:
«‒Hâşâ, Allah onu bundan uzak tutsun! O aslâ müslüman olmaz!» dediler.
Efendimiz (s.a.v) yine:
«‒O müslüman olursa ne dersiniz?» diye sordular.
Yahudiler yine:
«‒Hâşâ, Allah onu bundan uzak tutsun! O aslâ müslüman olmaz!» dediler.
Efendimiz (s.a.v) üçüncü defa:
«‒O müslüman olursa ne dersiniz?» diye sordular.
Yahudiler ısrarla:
«‒Hâşâ, Allah onu bundan uzak tutsun! O aslâ müslüman olmaz!» dediler.
Bu sefer Allah Rasûlü (s.a.v):
«‒Ey İbn-i Selâm, onların yanına çık!» buyurdular.
Abdullah (r.a), saklandığı yerden çıkarak:
«‒Ey yahûdî cemâati! Allah’tan korkun! Kendisinden başka ilâh olmayan Allah’a yemîn ederim ki, siz O’nun gerçekten Allah’ın Rasûlü olduğumu ve hak dîni getirdiğini çok iyi biliyorsunuz!» dedi.
Yahudiler:
«‒Yalan söyledin!» dediler.
Bunun üzerine Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), yahûdîleri yüksek huzûrlarından dışarı çıkardılar.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45)
{
Ebû Eyyûb (r.a) şöyle anlatır:
Nebiyyullah Efendimiz (s.a.v) (üst kata çıkmaları husûsundaki tüm ısrarlarımıza rağmen, gelip gidenle daha rahat meşgul olabilmek için) evimizin alt katına yerleştiler. (Biz de üst kata çıkmak mecburiyetinde kaldık.) Bir gün odada iken yere su döküldü. Suyun Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e ulaşmasından korkarak Ümmü Eyyûb’le hemen kalkıp kadife elbisemizle suyu kuruladık. Korkarak Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yanına indim ve:
“–Ey Allah’ın Rasûlü, bizim sizin üzerinizde olmamız münasip değildir, siz yukarıdaki odaya taşınsanız!” dedim.
Nebî (s.a.v) emrettiler ve eşyaları oraya taşında. Zaten eşyaları pek azdı. Bir gün kendilerine:
“–Yâ Rasûlallah, siz artan yemeği bana geri gönderiyorsunuz, ben de bakıyorum eğer parmağınızın izini görürsem kendi parmağımı teberrüken oraya koyuyorum. Ama şu gönderdiğiniz yemek geldiğinde bir de baktım ki onda hiç parmağınızın izini göremedim?!” dedim.
Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):
“–Evet, onda soğan vardı, bana vahiy getiren meleğin rahatsız olmaması için onu yemek istemedim ama siz yiyin!” buyurdular. (Ahmed, V, 420)
{
Ensâr, Muhâcirleri evlerine götürüp yerleştirme husûsunda birbirleriyle yarış ettiler ve hatta onları paylaşamayıp anlaşmazlığa düştüler. Bunun üzerine kur’a çekmek mecburiyetinde kaldılar.
Zeyd bin Sâbit’in oğlu Hârice (r.a) şöyle anlatır:
“Ümmü’1-Alâ (r.a), Nebiyy-i Ekrem Efendimiz’e bey’at eden Ensâr kadınlarından biridir. Onun haber verdiğine göre Muhâcirler’in kalacakları yerleri tayin için Ensâr kur’a çektiğinde, Osmân bin Maz’ûn onlara çıkmış.
Ümmü’l-Alâ (r.a) şöyle anlattı:
«Osman (r.a) yanımızda hastalandı. Ben hastalığı esnâsında vefât edinceye kadar Osman’ın hizmetini gördüm. Biz onu yıkayıp kendi elbiseleriyle kefenledik. O esnâda Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v) yanımıza girdiler. Ben:
“‒Ey Ebû Sâib, Allah’ın rahmeti üzerine olsun! Senin hakkındaki şehâdetim odur ki Allah Teâlâ sana mutlaka ikram etmiştir!” dedim.
Nebiyy-i Ekrem Efendimiz (s.a.v):
“‒Allah’ın ona ikram ettiğini nereden biliyorsun?” buyurdular. Ben:
“‒Babam anam Size feda olsun, bilmiyorum ey Allah’ın Rasûlü! Fakat Allah Teâlâ ona ikrâm etmezse başka kime ikram eder ki?” dedim.
Rasûlullah (s.a.v):
“‒Ona gelince vallahi ona yakîn (ölüm) gelmiştir. Vallahi ben onun için hayır ümid ediyorum. Ama Allah’ın Rasûlü olduğum hâlde vallahi bana ne yapılacağını bilmiyorum!” buyurdular.
Vallahi ondan sonra artık kimseyi tezkiye etmem!
Bu vaziyet beni mahzun etti. Uyuduğumda rüyâmda bana Osman bin Maz’ûn’a âit bir pınar gösterildi. Akıp duruyordu. Hemen Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e gelip haber verdim. Efendimiz (s.a.v):
“‒Bu onun amelidir!” buyurdular».” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 46)
{
Hz. Âişe (radıyallâhu anhâ) anlatıyor:
“Rasûlullah Efendimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) Medine’ye geldikleri vakit Ebû Bekir ile Bilâl (radıyallahu anhümâ) hummâ hastalığına yakalandılar. Ben yanlarına gittim:
«–Ey babacığım, dedim. Kendini nasıl hissediyorsun? Ey Bilâl sen nasılsın?» diye sordum. Ebû Bekir (r.a) hastalığı şiddetlenince:
«Her insana âilesi içinde “sabahın hayırlı olsun” denir.
Hâlbuki ölüm ona ayakkabısının bağından daha yakındır» derdi.
Bilal (r.a) da hummâsı biraz hafifleyince ağlamaklı sesini yükselterek (Mekke’ye hasretini ifade eden şu beyitleri terennüm ederdi):
«–Bilmem ki! Mekke vadisinde, etrafımı izhir ve celil otları sarmış vaziyette bir gece daha geçirebilecek miyim?
Mecenne suyuna ulaşacağım bir gün daha gelecek mi?
(Mekke’nin) Şâme ve Tafîl dağları bana bir kere daha görünecek mi?»
Sonra Bilal (r.a) şöyle beddua etti:
«Allah’ım, bizi yurdumuzdan çıkarıp bu vebâlı diyara süren Şeybe bin Rebîa, Utbe bin Rebîa ve Ümeyye bin Halef’e lânet et!»
Ben gidip vaziyeti Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e haber verdim. Şöyle dua buyurdular:
«Allah’ım bize Medine’yi sevdir, tıpkı Mekke’yi sevdiğimiz gibi, hatta daha fazla! Onun havasını sıhhatli kıl! Onun sâ’ını, müdd’ünü hakkımızda bereketli eyle! Onun hummâsını Cuhfe’ye naklet![8]».” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 46, Fedâilü’l-Medine, 11, Merdâ, 8, 22, 43; Müslim, Hacc, 480; Muvatta’, Câmi’ 14)
Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), ashabının hicret şeref ve sevabına tam olarak nâil olabilmelerini arzu eder ve şu niyâzda bulunurdu:
“Allah’ım! Ashâbımın (Mekke’den Medine’ye) hicretini tamamla! Onları ökçeleri üzere geri döndürüp hicretlerini yarım bırakma!” (Buhârî, Cenâiz, 36, Menâkıbu’l-Ensâr, 49; Müslim, Vasıyyet, 5)
Hicretin Ehemmiyeti
Cenâb-ı Hak, hicret edenlerin faziletini beyan ederek şöyle buyurur:
“…Hicret edenler, memleketlerinden çıkarılanlar, Ben’im yolumda eziyete uğrayanlar, savaşanlar ve öldürülenlerin günahlarını mutlakâ örteceğim, onları altından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Onlar, Allâh tarafından tasavvur edemeyeceğiniz bir mükâfâta kavuşacaklar. Mükâfâtın en güzeli Allâh katındadır.” (Âl-i İmrân, 195)
“Siz hacılara su ikrâm etmeyi ve Mescid-i Haram’ı tamir etmeyi, Allah’a ve âhiret gününe iman edip de Allah yolunda cihad edenlerin yaptıklarıyla bir mi tutuyorsunuz? Hâlbuki onlar Allah katında eşit değillerdir. Allah zalimler topluluğunu hidayete erdirmez. İman edip de hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla, canlarıyla cihad edenler, rütbe bakımından Allah katında daha üstündürler. Kurtuluşa erenler de işte onlardır. Rableri onlara, tarafından bir rahmet ve hoşnutluk ile içinde kendileri için tükenmez nimetler hazırlanmış cennetler müjdeler. Onlar orada ebedî kalacaklardır. Şüphesiz ki Allah katında büyük mükâfat vardır.” (Tevbe, 19-22)
“(Allah’ın verdiği bu ganimet malları,) yurtlarından ve mallarından uzaklaştırılmış olan, Allah’tan bir lütuf ve rızâ dileyen, Allah’ın dinine ve Peygamberi’ne yardım eden fakir Muhâcirler içindir. İşte sâdık olanlar bunlardır.
Ve onlardan evvel yurdu hazırlayıp îmâna sahip çıkanlar içindir ki onlar, kendilerine hicret edenlere muhabbet beslerler, onlara verilenlerden dolayı içlerinde bir kaygı duymazlar ve kendileri ihtiyaç içinde bile olsalar onları kendilerine tercih ederler. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa, işte onlar umduklarına erenlerdir.
Ve bunların ardından gelenler içindir ki onlar şöyle derler: «Rabbimiz! Bize ve bizden önce gelip geçmiş îmanlı kardeşlerimize mağfiret buyur, gönlümüzde îman edenlere karşı kin tutturma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin!».” (el-Haşr, 8-10)
Rasûlullâh (s.a.v) Efendimiz de hicretin fazileti husûsunda şöyle buyurmuşlardır:
“Eğer hicret olmasaydı ben Ensâr’dan biri olurdum.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 2)
“Cemaate, içlerinden Allah’ın kitabını en iyi bilen kişi imam olsun. Kıraatte aynı seviyede iseler, Sünnet-i Seniyye ile en çok amel eden kişi imam olsun! Sünnet husûsunda da aynı seviyede olurlarsa önce hicret eden, hicrette de aynı iseler İslâm’a daha önce giren imâm olsun…” (Müslim, Mesâcid, 290; Said bin Mansûr, Musannef, Salât, 4)
{
Hicretin sebebi, kişinin kendi îmânını müşriklerin fitnelerinden muhâfaza etmek ve İslâm dînine yardımcı olmaktır.
İnsan dînini ve îmânını muhâfaza için malını, mülkünü, evini barkını, vatanını fedâ ederse, nihâyetinde Allah Teâlâ onları daha iyisiyle iâde eder. Bir şeyi korumak, bazen onu terk etmek ve ondan yüz çevirmek şeklinde tezâhür eder
Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz, hicretinden birkaç sene sonra, sağlamlaştırdığı dîni sâyesinde azîz, şeref ve kuvvet sahibi bir kumandan olarak vatanına geri döndüler. Kendisini öldürmek isteyen düşmanları O’na hiçbir zarar veremediler.[9]
Hicretin Târih Başlangıcı Yapılması
Sehl bin Sa’d (r.a) şöyle buyurmuştur:
“İslâm târihine başlangıç tayin ederken, günleri, Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in bi’setinden veya vefatından îtibâren saymaya başlamadılar. Ancak O’nun Medine’ye gelişinden îtibâren saymaya başladılar.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 48)
Bu da hicretin ehemmiyetini ve nasıl bir dönüm noktası olduğunu göstermektedir. Hz. Ömer (r.a) ile birlikte bütün sahâbîler, takvimin hicretle başlaması üzerinde ittifak etmişlerdir. Onlar bunu şu âyet-i kerimeden istinbât etmişlerdir:
“Onun içinde asla namaz kılma! İlk günden takvâ üzerine kurulan mescit (Kuba Mescidi) içinde namaz kılman elbette daha doğrudur. Onda temizlenmeyi seven adamlar vardır. Allah da çok temizlenenleri sever.” (et-Tevbe, 108)
Sahâbîler, Kitâbullah’ın te’vîlini en iyi bilen ve Kur’ân’daki işaretleri en iyi anlayan kimselerdir.
Bir de o sene, İslâm’ın izzet bulduğu, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in müşriklerin işkence ve sıkıntılarından kurtulup emniyete kavuştuğu, mescidlerin bina edildiği senedir.
Ancak seneyi Rebîu’l-Evvel’den değil de biraz daha öne alarak Muharrem’den başlatmışlardır. Zîrâ hicrete Muharrem ayında azmetmişlerdi. Çünkü İkinci Akabe Bey’ati Zilhicce ayında akdedilmişti ki hicretin başlangıcı bu hâdisedir. Bey’at’tan sonra ilk başlayan ay Muharrem’dir. Bu sebeple Muharrem’i, İslâmî târihin başlangıcı kabul etmişlerdir.
Hicret Arkadaşı
Allah Rasûlü (s.a.v)’in, hicret arkadaşı olarak Hz. Ebû Bekir’i tercih etmesi, son günlerinde ısrarla onun imamlık yapmasını emretmesi, en yakın dostunun o olduğunu ve hilâfete en lâyık insanın yine o olduğunu gösterir.
Hz. Ebû Bekir’in hicret arkadaşı olarak tercih edilmesi, “Evvel refîk sonra tarik” meselini hatırlatır. Hz. Ebû Bekir (r.a) canını, malını, âilesini, her şeyini Efendimiz (s.a.v)’in uğruna fedâ etmiş bir mü’mindir. Yol arkadaşı oluğunu işitince sevincinden ağlamış, binek hayvanlarını hazırlayıp beslemiş, kızları yol azığını tedârik etmiş, genç ve akıllı oğlu istihbârat vazifesini deruhte etmiş, âzadlısı koyunları getirerek taze süt imkânı sağlamış, daha sonra yolda hizmetlerini görmüştür. Hz. Ebû Bekir (r.a) kendisi de yolda devamlı sağı solu gözlemiş, herhangi bir tehlike var mı diye pürdikkat etrâfı kolaçan etmiş, istirahat vakti geldiğinde müsâit yeri bulmuş, tanzimini yaptıktan sonra Allah Rasûlü’nün istirahatini sağlamış, bu esnâda kendisi de âdeta nöbet tutup gözcülük yapmış ve yemeği hazırlamış, yanında taşıdığı ve serin durması için tedbirler aldığı suyla Efendimiz’in içeceği sütü serinletmiştir. Böylece her türlü tedbiri alan, her şeyi düşünen mükemmel bir organizatör ve yol refîki örneği sergilemiştir.
Allah Teâlâ, bu dünyada şeriatını, sebep ve müsebbeplerin gerekleri üzerine binâ etmiştir. Bu sebeple Allah Rasûlü (s.a.v) bütün vesîleleri hazırlayıp kullanmış, gerekli bütün tedbirleri alıp ihtiyatlı davranmışlardır. Şeriatın bu husustaki kânununu ortaya koyduktan sonra kalbini Allah Teâlâ’ya bağlamış, her hususta devamlı Cenâb-ı Hakk’a dayanmak gerektiğini öğretmiş, mağarada müşriklerin ayaklarını gören, yolda Sürâka’nın dörtnala geldiğini farkeden Hz. Ebû Bekir’i teskin etmiş, kendisi herhangi bir korku emâresi göstermemiş, yolda da korkusuzluk ve şecaatın sembolü olarak hiç sağına soluna bakmadan yürümüşlerdir.
[1] Bkz. İbn-i Hişâm, II, 77-78; Belâzurî, Ensâbu’l-eşrâf, I, 258-259; İbn Esîr, Üsdü’l-gâbe, VII, 341-342; Zehebî, Târîhu’l-İslâm, s. 312; İbn-i Kesîr, el-Bidâye ve’n-nihâye, III, 169-170; İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 458-459.
[2] Bkz. İbn-i Hişâm, I, 474; Vâhıdî, Esbâbu nüzûli’l-Kur’ân, s. 385.
[3] Ahmed, II, 239; İbnü’l-Esîr, Üsdü’l-ğâbe, IV, 321.
[4] Buhârî, Ezân, 54.
[5] el-Bûtî, Fıkhu’s-Sîre, s. 130-131.
[6] Tâhiru’l-Mevlevî, Müslümanlığın Medeniyete Hizmetleri, II, 265.
[7] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 46.
[8] Cuhfe o vakit şirk diyarı idi. Ehlinin yahûdi olduğu da söylenir. Müslümanlar aleyhine kâfirlere yardım etmelerinden korkuluyordu. Efendimiz (s.a.v) onlara beddua ederek hastalıkla meşgul olup Müslümanlar aleyhine çalışmaya fırsat bulamamalarını istemiş, Cenab-ı Hak da duasını kabul buyurmuştur. Zamanımızda Râbiğ diye isimlendirilir.
[9] el-Bûtî, Fıkhu’s-Sîre, s. 136.