Ebû Tâlib ve Hz. Hatîce’nin Vefâtı

Benî Hâşim’in Şıʻb-ı Ebî Tâlib’den ayrılmasının akabinde bi’setin 10. senesinin sonlarında, asıl ismi Abdi Menâf olan Ebû Tâlib vefât etti.

Ebû Tâlib, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’i korur, müdâfaa eder ve O’na yardımcı olurdu. Kureyş de ona ihtirâm ederdi. Vefât edeceği zaman Kureyş’in ileri gelenleri yanına geldiler ve onu, eski dinine sıkı sarılmaya ve İslâm’a girmemeye teşvik ettiler, “Abdülmuttalib’in dîninden yüz mü çevireceksin?” dediler.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) ona İslâm’ı arz ediyorlar:

“‒«Lâ ilâhe illallâh» de bu sözle Kıyâmet günü sana şâhitlik edeyim!” buyuruyorlardı. Ebû Tâlib:

“‒Kureyş beni bundan dolayı ayıplamayacak olsaydı, «Onu buna korku sevk etti!» demeyecek olsaydı o sözü söyleyerek senin gözünü aydın ederdim!” dedi.

Bunun üzerine şu âyet-i kerîme nâzil oldu:

اِنَّكَ لاَ تَهْدِى مَنْ اَحْبَبْتَ وَلَكِنَّ اللهَ يَهْدِى مَنْ يَشَاءُ

(Rasûlüm!) Sen sevdiğini hidâyete erdiremezsin! Fakat Allâh, dilediğini doğru yola iletir…” (el-Kasas, 56)[1]

Müşrikler, Ebû Tâlib’in müslüman olduğu haberi yayılır da kavmi arasında tesiri olur korkusuyla son nefesine kadar yanından ayrılmadılar.

Ebû Tâlib’in vefatıyla Efendimiz (s.a.v) büyük bir dayanağını kaybetmiş oldu. Ondan sonra Benî Hâşim, boykot yıllarında uğradıkları nefsî ve mâlî zararlar sebebiyle Efendimiz’i eskisi kadar himâye edemediler. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.v), yardım aramak için Tâif’e gitti, oradan müsbet cevap alamayınca hacca gelen kabileleri tek tek dolaşarak Allah’ın dînini neşrederken kendisine yardım etmelerini istedi.

Rasûlullah (s.a.v), nehyedilmediği müddetçe Ebû Tâlib için istiğfâr etmeyi vaad ettiler. Ancak Allah Teâlâ Medîne devrinin sonlarına doğru müşriklere istiğfâr etmeyi yasakladı.[2]

Bu yasak gelinceye kadar Efendimiz (s.a.v) Uhud’da müşrikler için istiğfâr ettiler, “Allah’ım! Kavmimi mağfiret eyle, çünkü onlar bilmiyorlar!” dediler. (Müslim, Cihâd, 105)

Münafıkların başı Abdullah bin Übey bin Selûl vefât ettiğinde onun için duâ ettiler. (Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 25)

Bu da O’nun engin merhametini gösteriyor. Ama şu âyet-i kerîme nâzil olunca bunu bıraktılar:

مَا كَانَ لِلنَّبِيِّ وَالَّذِينَ آمَنُوا أَنْ يَسْتَغْفِرُوا لِلْمُشْرِكِينَ وَلَوْ كَانُوا أُولِي قُرْبَى مِنْ بَعْدِ مَا تَبَيَّنَ لَهُمْ أَنَّهُمْ أَصْحَابُ الْجَحِيمِ (التوبة، 113)

(Kâfir olarak ölüp) Cehennem ehli oldukları onlara açıkça belli olduktan sonra, akraba dahi olsalar, (Allah’a) ortak koşanlar için af dilemek ne peygambere yaraşır ne de iman edenlere!” (et-Tevbe, 113)

Hz. Hatîce (r.a) vâlidemiz de hicretten 3 sene evvel, Ebû Tâlib ile aynı senede vefât etti.

Böylece Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e olan bütün himâye, yardım ve zaferin Allah Teâlâ’dan geldiği herkese gösterildi.



[1] Bkz. Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 40; Müslim, İman, 42.

[2] Bkz. Buhârî, Tefsîr, 28; Müslim, Îman, 39-42.