Rasûlullah r muâhede ve musâlaha yaptığı zaman, bunlara âit yazıları umûmiyetle Hz. Ali’ye yazdırırdı. Hz. Ali t ayrıca şahıslarla ilgili yazıları ve mülk fermanlarını da yazardı.[1]
Habbâb t şöyle anlatmaktadır:
“Mütekebbir müşriklerden Akrâ bin Hâbis ile Uyeyne bin Hısn, Allah Rasûlü’nün yanına geldiler. O’nu Bilâl, Suheyb, Ammâr, Habbâb gibi fakir ve kimsesiz müslümanlar arasında otururken buldular. Çevresindeki bu zayıf müslümanları hor ve hakîr görerek Efendimiz’e:
«–Bizim için bunlardan farklı bir meclis tahsîs etmeni isteriz. Böylece Araplar, bizim bunlardan üstün olduğumuzu anlasınlar. Biliyorsun ki, bize Arap kabîlelerinden birtakım elçiler ve heyetler gelir. Onların bizi bu kölelerle birlikte görmelerinden utanırız. Dolayısıyla, biz gelince onları yanından uzaklaştır. Seninle işimiz bittikten sonra yine istersen onlarla ayrıca otur» dediler.
Allah Rasûlü r o müşriklerin hidâyetle şereflenmelerini ümîd ederek:
«−Olur» buyurdular. Onlar ise:
«–Olur demen yetmez! Bizim için bunu yazılı hâle getir» dediler.
Bunun üzerine Allah Rasûlü r, Hz. Ali’yi çağırdılar, bir de yazdırmak için sayfa istediler. Biz bir köşede oturuyorduk. O esnâda Cebrâîl u şu âyet-i kerîmeleri getirdi:
«Sabah-akşam Allah’ın rızâsını dileyerek Rablerine duâ edenleri sakın yanından uzaklaştırma! Onların hesâbından sana hiçbir sorumluluk yoktur, senin hesâbından da hiçbir şey onlara âit değildir. Eğer onları uzaklaştırırsan, zâlimlerden olursun! Biz, onların bir kısmını diğerleri ile: “Allah aramızdan bunlara mı lutfunu lâyık gördü?” desinler diye işte böyle imtihân ettik. Allah şükredenleri en iyi bilen değil mi? Âyetlerimize îmân edenler Sana geldiklerinde: “Selâm sizlere! Rabbiniz, rahmet ve merhamet etmeyi vaad etmiştir” de!..» (En’âm, 52-54)
Âlemlerin Efendisi r, antlaşmayı yazdırmak üzere eline aldığı sayfayı derhâl bir kenara bıraktılar ve bizi yanına çağırdılar. Huzûrlarına çıktığımızda bize: «Selâm sizlere! Rabbiniz, rahmet ve merhamet etmeyi vaad etmiştir» buyuruyorlardı. O’na yaklaştık, hattâ o kadar yaklaştık ki dizlerimizi O’nun dizlerine dayadık. Bu âyetlerin nüzûlünden sonra, biz eskiden olduğu gibi Efendimiz’in yanında oturmaya devâm ettik. O da, istediği zaman yanımızdan kalkıp giderlerdi. Ne zaman ki:
«Sabah-akşam rızâsını dileyerek Rablerine duâ edenlerle birlikte candan sabret! Dünya hayâtının süslerini arzu edip de gözlerini onlardan ayırma!..»[2] âyet-i kerîmesi nâzil oldu, artık böyle davranmadılar.
Bundan sonra biz daha titiz davranmaya başladık. Birlikte otururken O’nun kalkma vakti gelince, rahatça kalkıp gidebilmesi için biz hemen kalkıp yanından ayrılırdık.” (Bkz. İbn-i Mâce, Zühd, 7; Taberî, Tefsîr, VII, 262-263)