Rasûlullah Aslâ Yalan Söylemez!

Hz. Ali t şöyle anlatır:

Rasûlullah r beni, Zübeyr’i ve Mikdad bin Esved’i gönderip:

“–«Ravdatu Hâh» denilen yere[1] gidin; orada bir kadın bulacaksınız, yanında bir mektup var. O mektubu alıp bana getiriniz!” buyurdular.

Hemen atlarımıza atlayıp söylenen yere ulaştık. Baktık orada bir kadın var. Kadına:

“–Yanındaki mektubu çıkar” dedik.

“–Bende mektup filân yok” dedi. Devesini ıhdırıp bütün eşyalarını aradık, ancak mektubu bulamadık. Arkadaşlarım:

“–Bu kadının yanında herhangi bir mektuba rastlayamadık” dediler. Ben:

“–Siz biliyorsunuz ki Rasûlullah r aslâ yalan söylemez” dedim. Sonra kadına dönüp yemin ederek:

“–Ya mektubu çıkarırsın, ya da elbiselerini çıkartır, üzerini ararız” dedim.

Bu tehditten korkan kadın, saç örgülerinin arasına sakladığı mektubu çıkardı. Onu alıp Peygamber r Efendimiz’e getirdik. Mektup açıldı ve okundu, görüldü ki Hâtıb bin Ebî Beltaa’dan Mekke’deki bazı müşriklere yazılmış ve Peygamber Efendimiz’in Mekke’yi fethe çıkmak üzere hazırlık gördüğünü onlara haber veriyor. Rasûlullah Efendimiz r:

“–Bu nedir ey Hâtıb?” diye sordular. Hâtıb:

“–Hakkımda hüküm vermede acele etmeyiniz ey Allah’ın Rasûlü! Ben Kureyş’tenim, fakat onlarla neseb bağım, akrabalığım yok.[2] Yanınızdaki Muhacirlerin Mekke’dekilerle akrabalıkları var. Bu akrabalıkla Mekke’deki âilelerini ve mallarını korurlar. İstedim ki neseb yoluyla kaçırdığım fırsatı onlara böyle bir iyilik yaparak telâfi edeyim de benimle olan akrabalık yerine geçsin. Bunu İslâm’dan sonra küfre râzı olduğumdan veya dinimden döndüğüm için yapmadım” dedi.

Rasûlullah Efendimiz r:

“–Muhakkak o ki size doğruyu söylemiştir” buyurdular. Hz. Ömer t:

“–Ey Allah’ın Rasûlü, müsâade et de şu münafığın boynunu vurayım” dediyse de Efendimiz r:

“–O, Bedir’de bulunmuştur. Nereden bileceksin ki, Allah Teâlâ Bedir ehlinin hâllerine muttalî oldu ki onlar hakkında: «Dilediğinizi yapın, muhakkak ki sizi affettim» buyurdu” dedi.

Bu hâdise üzerine Cenâb-ı Hak şu âyet-i kerimeyi inzâl buyurdu:

“Ey iman edenler! Eğer benim yolumda savaşmak ve rızâmı kazanmak için çıkmışsanız, benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanlara sevgi göstererek ve gizli muhabbet besleyerek onları dost edinmeyin! Hâlbuki onlar, size gelen hakikati inkâr etmişlerdir. Rabbiniz Allah’a inandığınızdan dolayı Peygamber’i de, sizi de yurdunuzdan çıkarıyorlar. Ben, sizin saklı tuttuğunuzu da, açığa vurduğunuzu da en iyi bilenim. Sizden kim bunu yaparsa (onları dost edinirse) doğru yoldan sapmış olur.” (el-Mümtehine, 1)[3]

Mektupta şunlar yazılıydı:

“Ey Kureyş! Allâh’ın Rasûlü, sizin üzerinize öyle muazzam bir kuvvetle geliyor ki, gece karanlığı gibi korkunç olan bu ordu sel gibi akacaktır. Allâh’a yemin ederim ki, Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) üzerinize tek başına da gelse Allâh Teâlâ, O’nu size gâlip kılacak, vaadini ye­rine getirecektir. Şimdiden başınızın çâresine bakın!” (İbn-i Kesîr, el-Bidâye, IV, 278)

Aslında bu ifâdeler, ne gerçeğe aykırıydı ne de ihânetle doluydu. Fakat gizli kalması îcâb eden bir hakîkat düşmana ifşâ ediliyordu.



[1] Medine-i Münevvere’ye 12 mil mesafede bir yerin adıdır.

[2] Hâtıb, Yemen asıllı olup Mekke’de Zübeyr bin Avâmm’ın kabilesi olan Esed bin Abdü’l-Uzzâ Oğulları’nın halîfi idi. Yani onlarla anlaşmış, onların himayesinde Mekke’de hayatını devam ettirebiliyordu. (Kurtubî, XVIII, 35)

[3] Bkz. Buhârî, Tefsîr, 60/1; Meğâzî, 46; Cihâd, 141; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 161; Tirmizî, Tefsîr, 60/3305; Ebû Dâvûd, Cihâd, 98/2650; Ahmed, I, 79-80, 105.