Hayber yahudiler, müslümanlarla çarpışmak için kaleden ve duvarlardan geçerek dışarı çıktılar. Kaleden adamlarıyla birlikte ilk çıkan, Merhab’ın kardeşi Hâris oldu. Hâris, cesareti ve yavuzluğu ile tanınırdı. Hz. Ali t onunla çarpıştı ve vurup öldürdü. Başına kırmızı sarıkla tuğ yapmış bulunan Ebû Dücâne t de Hayber süvarilerinden Hâris ile karşılaştı ve onu öldürdü.
Yahudi savaşçılarından Üseyr ve Âmir de, Hâris gibi başlarına tuğ yapmışlardı. Üseyr:
“–Benimle çarpışacak kim var?” diye haykırıyordu. Muhammed bin Mesleme t ona doğru vardı. Birbirlerine kılıç vurdular. Muhammed bin Mesleme t onu öldürdü.
Yâsir de yahudilerin yavuz savaşçılarındandı. Müslümanlardan kaçacak olanları toplayıp götürmek için yanında kısa bir mızrak taşıyordu. Hz. Ali t hemen ona doğru vardı. Zübeyr bin Avvam t:
“–Allah aşkına! Sen aramıza girme!” diye and verince Hz. Ali t geri durdu. Yâsir:
“–Hayber halkı iyi bilir ki ben tepeden tırnağa kadar silahlanıp er meydanlarında dolanan Yâsir’imdir!” diye recez söyleyerek övünüyordu.
Zübeyr t de:
“–Hayber halkı iyi bilir ki ben de güçlü, kuvvetli, hiçbir kavimden yüz çevirip kaçmaz, zaaf göstermez ulu bir kişiyimdir! Şan ve şereflerini koruyanların, hayırlı kişilerin oğluyumdur. Ey Yâsir! Kâfirlerin topluluğu seni aldatmasın! Onların topluluğu ağır ağır çekilip giden serap gibidir!” recezini okuyarak ona doğru vardı. Çarpıştılar. Zübeyr t, Yâsir’i vurup öldürdü.
Âmir, iri ve uzun boylu bir adamdı. Üzerine iki kat zırh giymiş, demirlere bürünmüş:
“–Karşıma çıkacak kim var?” diyerek haykırıyor, kılıcını sallayıp duruyor ve müslümanlara saldırmaya hazırlanıyordu. Hz. Ali t onu karşıladı. Bacaklarına Zülfikâr’la vurup çökertti ve başını gövdesinden ayırdı.
Merhab’a gelince, kendisi Himyer yahudilerindendi. Hayberliler içinde Merhab’dan daha cesaretli kimse yoktu. Kendisine mahsus kalenin başkanı ve kumandanı idi. Merhab, kardeşi Yâsir’in öldürüldüğünü görünce silahlanıp askerleriyle birlikte kaleden dışarı çıktı. Üzerine iki kat zırh giymiş, iki kılıç kuşanmış, başına da iki kat sarık sarınmıştı. Başına aspur boyasıyla boyalı Yemen işi bir miğfer, onun üzerine de yumurta biçiminde taştan oyulmuş ikinci bir miğfer geçirmişti. Merhab’ın karşısında, benim diyen en babayiğit adam bile dayanamazdı. Son derece kızıp köpürmüş erkek deve gibi idi. Kılıcını sallayarak:
“–Hayber halkı iyi bilir ki ben gelip çatan harplerin kızıştığı zamanlarda tepeden tırnağa kadar silahlanmış, cesaret ve kahramanlığı denenmiş Merhab’ımdır! Ben, kükreyerek geldikleri zaman arslanları bile kâh mızrakla, kâh kılıçla vurup yere sermişimdir!” diyerek recez söylüyor ve övünüyordu.
Hz. Ali t de:
“–Ben öyle bir kişiyim ki, annem bana bana Haydar/Arslan ismini vermiş.
Ben, ormanların heybetli arslanı gibiyimdir!
Sizi tamamen ve çarçabuk tepeleyecek bir er kişiyimdir!” diye recez söyleyerek Merhab’ın karşısına durdu.
Aslında Merhab, o gece rüyâsında kendisini bir arslanın parçaladığını görmüştü. Belki de Allah Teâlâ, Merhab’a rüyâsını hatırlatmak ve kalbine korku düşürmek için Hz. Ali’ye böyle bir recez söyletmişti. “Korkanın elinde silah taşımaya mecâl kalmaz” denilmiştir.
Hz. Ali t ile Merhab karşılaşıp birbirlerine kılıç vurdular. Hz. Ali t, Merhab’ın tepesine kılıçla öyle bir darbe indirdi ki, kılıç Merhab’ın siperlendiği kalkanını ve demirden miğferini kesti, başını ikiye ayırdı, tâ dişlerine kadar indi. Karargâhtakiler de kılıcın çıkardığı acı mâdenî sesi işittiler. Merhab, cansız olarak yere düştü.
Hz. Ali t o gün yahudilerin önde gelen meşhûr simalarından sekizini öldürdü. Müslümanlar da hücuma geçerek yahudilerden savaşan birçok kimseyi öldürdüler. Geri kalanlar da bozguna uğrayarak kaçıp kalelerine sığındılar. Mücahidler de kaçan bu yahudileri takip ettiler.[1]
[1] Bkz. Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 9; Cihâd 102, 143; Müslim, Fedâliü’s-Sahâbe, 33-34; Ahmed, I, 99, 111; II, 384, 385; IV, 52; V, 333, 354-359; Hâkim, III, 38-39; Heysemî, V, 150; VI, 124, 150-153; Beyhakî, Sünen, IX, 132; Delâil, IV, 205-210; Vâkıdî, II, 653-657, 687 İbn-i Sa‘d, II, 110-112; İbn-i Abdilberr, İstiâb, II, 787; İbn-i Esîr, Kâmil, II, 219-220; İbn-i Seyyid, Uyûnu’l-eser, II, 133-135, İbn-i Kesîr, IV, 185-189; Zehebî, Megâzî, s. 339-340; Diyârbekrî, II, 49-51, Halebî, II, 734-738; Süheylî, Ravdu’l-ünüf, VI, 560-566; Taberî, Târih, III, 93-94.