Yakub bin Süfyan şöyle anlatır:
“Çiftliğimde idim. Cemaatle yatsı namazımı kıldıktan sonra odada oturduk. Hüseyin bin Ali (r.a) bahis konusu edildi. Orada bulunan adamlardan birisi:
«–Hüseyin’in üzerine yürüyen ve onun şehid edilmesine yardım edenlerden olup da ölmeden önce bir azap ve felâkete uğramayan bir kimse yoktur!» dedi.
Odada bulunan çok yaşlı bir adam:
«–Ben de onun hâdisesinde bulunanlardanım. Fakat şu saatime kadar bu yüzden hoşlanmadığım hiç bir şeye uğramadım!» dedi.
Yanmakta olan kandil o sırada sönüverdi. İhtiyar, onu yakmak için kalktı. Ateş birden parlayıp ihtiyarın elbisesini tutuşturdu. İhtiyar, canını kurtarmak için Fırat ırmağına daldı. Fakat ateş onu orada da yakaladı. Ölünceye kadar onun yakasını bırakmadı!”
Bu ihtiyar hakkında “Ateşte yanma azabı ile suda boğulma azabı birleşti!” denilmiştir. (Aliyyü’l-Kârî, Şerhu’ş-Şifâ, I, 402; M. Asım Köksal, Hz. Hüseyin ve Kerbela Faciası, s. 350)