İbn-i Abbâs (r.a) şöyle buyurur:
“Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v) vefâtı ile hitâma eren hastalığı esnâsında (mübârek) başını bir bez ile bağlamış olduğu halde Mescid’e çıkıp minbere oturdular. (Orada) Allâh’a hamd ü senâ ettikten sonra şöyle buyurdular:
«‒İnsanlar içinde nefsi ve malı îtibâriyle benim üzerimde Ebû Bekir bin Ebî Kuhâfe’den ziyâde iyilik ve ihsânı olan hiç kimse yoktur. İnsanlar içinden bir halîl edineydim, Ebû Bekir’i kendime halîl edinirdim. Lâkin İslâm yüzünden olan dostluk ve kardeşlik daha efdaldir. Ebû Bekir’in kapısından başka bu Mescid’deki kapıların hepsini tarafımdan kapatınız!».” (Buhârî, Salât, 80)
Peygamber Efendimiz’in mescidi, Mü’minlerin Annelerinden her birine tahsis edilen hücreler ve büyük muhâcirlerin evleri ile çevrili idi. Bunların her birinden Mescid’e açılan küçük bir kapı vardı. İşte Hz. Ebû Bekir’in kapısından başka kapatılmaları emredilen kapılar, bu husûsî küçük kapılar idi. Sahâbîler bu istisnâyı, onun halîfe olması gerektiğini gösteren işâretlerden biri olarak kabul etmişlerdir. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.v), odasının kapısından çıktığında hemen Mescid’e girmiş oluyorlardı. Kendisinden sonra Halîfe olacak olan Hz. Ebû Bekir’in de aynı şekilde yapması için onun kapısını açık bıraktılar.