İsmi Abdullah’tır.[1] Atası Mürre bin Kâ’b’da, Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in nesebiyle birleşir. Babası, “Ebû Kuhâfe” künyesiyle meşhurdur. Annesi Ümmü’l-Hayr Selmâ bint-i Sahr’dır.
Ebû Bekir (r.a), Peygamber Efendimiz’den iki sene sonra Mekke’de doğmuştur.
Kureyş içinde zengin, doğru sözlü, dürüst ve cömert bir kimse olarak tanınırdı. Akrabasını ziyaret eder, onları kollayıp gözetir, yoksullara ve darda kalanlara yardım eder, misafirlere ikramda bulunurdu. Kureyş’in diyet işlerine bakar ve kan davalarını karara bağlardı. Bu hususta onun verdiği karara herkes uyardı. Çünkü kendisini tanıyan insanlar ona itimad ederlerdi.
Ensâb İlmi’nde zirve idi. Kureyş’in ve diğer Arap kabilelerinin neseplerini, mühim şahsiyetlerini ve önemli olaylarını teferruatına varıncaya kadar bilirdi.
İslâm’dan önceki 38 yıllık hayatında içki kullanmamış, putlara tapmamış, nezih bir hayat yaşamıştır. Allah Rasûlü (s.a.v), peygamber olduğunu bildirdiğinde, O’na hemen iman etmiştir. Erkeklerden ilk müslüman o’dur.
Hz. Ebû Bekir (r.a), müslüman olduktan sonra Allah Rasûlü’nü (s.a.v) her hususta destekler, kuvvetli Ensâb ilmi sâyesinde çeşitli kabile mensuplarıyla kolayca tanışmasına yardımcı olurdu. Mekke’de gönülleri, Kur’ân tilavetiyle yumuşatarak İslâm’a ısındırırdı. Çünkü o, yufka yürekli, yumuşak huylu, halim-selim bir insandı. Şefkât ve merhametinin çokluğu sebebiyle “Evvâh” lakâbıyla anılır ve herkes tarafından sevilirdi.[2]
Bilgili ve hoş sohbet olduğu için pek çok husûsta insanlar yanına gelir, görüşlerinden istifâde ederlerdi. O da uygun gördüğü kimseleri Allah’a ve İslâm’a dâvet ederdi. Onun delâletiyle Zübeyr bin Avvâm, Osman bin Affân, Talha bin Ubeydullah, Sa’d bin Ebi Vakkâs, Abdurrahmân bin Avf gibi pek çok sahâbî müslüman olmuştur.[3]
Ebû Bekir (r.a), güzel ahlâk sâhibi, doğru ve dürüst bir tüccardı. Mâlî imkânları ve sosyal itibarı oldukça yüksekti. Müslümanların dar zamanlarında, bilhassa Mekke devrinin ilk yıllarında İslâm’a giren ve bu sebeple işkencelere mâruz kalan köleleri sahiplerinden büyük paralarla satın alıp âzâd ederdi. Allah Rasûlü’nün gazvelerinde en büyük mâlî yardımları dâima o yapardı. Fahr-i Kâinât (s.a.v) Efendimiz’e peygamberlik geldiğinde 40 bin dirhem servete mâlikti. Malının büyük bir kısmını İslâm uğrunda infâk etti, kalan 5 bin dirhemi de hicret esnâsında yanına alarak yola çıktı.
O, Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in herhangi bir seriyye ile gönderdiği ve hac emîri tayin ettiği günler hâriç Rasûl-i Ekrem Efendimiz’den hiç ayrılmadı:
Bedir’de zafer elde edilip herkes ganimet toplamaya koyulduğunda Hz. Ebû Bekir (r.a), birkaç kişiyle birlikte herhangi bir saldırı ihtimâline karşı Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yanındaydı.
Uhud’da, savaşın başından sonuna kadar Efendimiz’in yanındaydı. En zor anlarda Allah Rasûlü’nü koruyan on dört sahâbîden biri Ebû Bekir (r.a) idi. Rasûlullah (s.a.v), miğferinden birkaç halkanın şakaklarına batmasıyla yaralandığında ilk koşan yine Hz. Ebû Bekir (r.a) oldu.
Hendek’te elbisesiyle toprak taşıdı.
Huneyn’de, savaş müslümanların aleyhine döndüğü esnâda Ebû Bekir (r.a) birkaç kişiyle birlikte Allah Rasûlü’nün yanındaydı. Savaştan sonra Peygamber Efendimiz (s.a.v) kendisine ve âilesine düşen esirleri serbest bıraktığını ilan ettiğinde Hz. Ebû Bekir (r.a) hemen ayağa kalktı ve kendi âilesine düşen esirlerin de serbest olduğunu bildirdi.
Medîne’de kıtlığın hüküm sürdüğü bir sene Allah Rasûlü (s.a.v) Cuma hutbesi okurken şehre bir kervanın geldiği duyulmuştu. Herkes ihtiyacını karşılamak için ona koştu, Hz. Ebû Bekir (r.a) yine on iki sahâbî ile birlikte Allah Rasûlü’nün yanında kaldı.
Her zaman:
“Vallahi Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in yakınlarını kollamak, benim için, kendi yakınlarımı koruyup gözetmekten daha sevimlidir!” buyururdu. (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 12 Meğâzî, 14)
Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), hasta oldukları son günlerinde, imamlığa ısrarla Hz. Ebû Bekir’i geçirdiler ve kendileri de onun arkasında namaz kıldılar.
İslâm’ın ilk halifesi olan ve iki seneyi aşkın bir müddet bu vazîfeyi yürüten Hz. Ebû Bekir (r.a), ridde olayları denilen dinden dönme fitnelerini fevkalâde bir dirâyetle bastırdı. Böylece İslâm devletinin dağılmasını engellediği gibi fetihlerin devamını da sağlamış oldu.
Hz. Ebû Bekir (r.a) halîfe olunca, ashâb-ı kirâmdan kendisine yardımcı olmalarını taleb etti. Ebû Ubeyde (r.a) Beytülmâl işlerine yardımcı oldu, Hz. Ömer (r.a) kadılık vazifesini üstlendi. Ancak ashâb-ı kirâm, Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in terbiyesiyle insanlığın en fazîletli toplumu hâline gelmişti. Bu sebeple, bir sene geçerdi de iki kişi bir dâvâ için mahkemeye gelmezdi. Hz. Ali (r.a) da Hz. Ebû Bekir’e kâtiplik ve müşâvirlik yaptı.[4]
Kur’ân-ı Kerîm onun hilafeti döneminde toplanıp bir araya getirildi.
Ebû Bekir (r.a) ahâlînin dînî eğitimine çok ehemmiyet verir, bizzat kendisi de bununla meşgul olurdu. Abdullah ibn-i Ömer’in haber verdiğine göre Ebû Bekir (r.a), mekteplerde çocuklara öğretir gibi, minberde onlara Teşehhüd’ü öğretirmiş.”[5]
Hilafeti esnâsında kısacık bir zaman dilimine pek çok mühim hizmetler sığdırdı. Bu yönüyle onun hilâfeti, “az zamanda çok iş yapmak” husûsunda darb-ı mesel olarak kullanıldı.
Vefâtı
Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e tâbî olmak ve onu izlemekteki hassasiyeti ile ashâb arasında temâyüz eden Hz. Ebû Bekir (r.a), hicrî 13 senesinde Medine-i Münevvere’de 63 yaşında vefat etti ve pek sevdiği Rasûl-i Ekrem (s.a.v) Efendimiz’in yanına defnedildi.
Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) gibi 63 yaşında vefât etmişti. O gün tarih 22 Cemâziyelâhir 13 (23 Ağustos 634) idi. Son sözleri şu âyet-i kerîmedeki niyâz olmuştu:
تَوَفَّن۪ى مُسْلِمًا وَاَلْحِقْن۪ى بِالصَّالِح۪ينَ
“…(Allâh’ım!) Canımı müslüman olarak al ve beni sâlihler zümresine ilhâk eyle!” (Yûsuf, 101)[6]
İbn-i Ömer Hazretleri’ne göre Hz. Ebû Bekir (r.a)’in vefâtına sebep olan şey, onun Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in vefâtından duyduğu derin üzüntüdür. Hakîkaten o, Fahr-i Kâinât Efendimiz’in vefâtına o kadar üzülmüştü ki, mübârek vücudu eriye eriye iyice zayıfladı ve nihâyet vefât etti.[7]
Fazîletleri
Ebû Bekir (r.a), Hz. Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in en samimi dostu, yâr-ı ğâr’ı (mağara arkadaşı), kayınpederi, veziri,[8] müsteşârı ve ilk halifesidir. Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’e olan emsalsiz sadâkati, tam güveni ve bağlılığı sebebiyle “Sıddîk” unvanını almıştır.
Rasûlullah Efendimiz (s.a.v), Hz. Ebû Bekir (r.a)’in fazîletlerini pek çok hadîs-i şerîflerinde beyân buyurmuşlardır. Onlardan bir kısım şöyledir:
“Ümmetim içinde ümmetime karşı en merhametli olan kişi, Ebû Bekir’dir…” (Tirmizî, Menâkıb, 32/3790-3791)
“(Cennet’te) aşağıda olanlar, yüksek derecelere sahip olanları, sizin semânın ufkunda doğan bir yıldızı görmeniz gibi görecekler. Ebû Bekir ve Ömer onlardandır, hattâ daha fazîletlidirler.” (Tirmizî, Menâkıb, 14/3658; İbn-i Mâce, Mukladdime, 11; Ahmed, III, 26, 98)
Fahr-i Kâinât Efendimiz, Hz. Ebû Bekir’e hitâben şöyle buyurmuşlardır:
“Sen, Cennet’teki Kevser Havuzu’nun başında ve mağarada benim arkadaşımsın!” (Tirmizî, Menâkıb, 16/3670)
Allah Rasûlü (s.a.v) bir gün Mescid’e girmişlerdi. Bir tarafında Hz. Ebû Bekir (r.a) diğer tarafında da Hz. Ömer (r.a) vardı. Efendimiz (s.a.v) onların ellerini tutmuş, şöyle buyuruyorlardı:
“Kıyâmet günü biz böyle diriltileceğiz.” (Tirmizî, Menâkıb, 16/3669)
Hz. Ali (r.a) şöyle buyurmuştur:
“Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’den sonra insanların en hayırlısı Hz. Ebû Bekir’dir. Hz. Ebû Bekir’den sonra insanların en hayırlısı Hz. Ömer’dir.” (İbn-i Mâce, Mukaddime, 11/106; Ahmed, I, 110, 127)
İbn-i Ömer (r.a) şöyle buyurur:
“Biz Peygamber (s.a.v) Efendimiz zamanında insanları hayır derecelerine göre sıralar, Hz. Ebû Bekir’in en hayırlımız olduğunu, sonra Ömer bin Hattâb’ın, sonra da Osmân bin Affân’ın geldiğini söylerdik. Allah hepsinden râzı olsun!” (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 4)
“Biz Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) zamanında şöyle derdik: Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz insanların en hayırlısıdır, sonra Ebû Bekir (r.a), sonra da Ömer (r.a) gelir. Ali bin Ebî Tâlib’e üç nimet lûtfedilmiştir ki onlardan birinin bile bende olması, bana, (dünyanın en kıymetli varlığı olan) kızıl develere sahip olmaktan daha sevimli gelirdi:
1. Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) onu kızıyla evlendirmiş ve bu izdivaçtan çocukları olmuştur,
2. Efendimiz (s.a.v) son günlerinde Mescid’e açılan kapıları kapattırmış, Hz. Ali’nin kapısı açık kalmıştır,
3. Efendimiz (s.a.v) Hayber Günü sancağı ona vermiştir.” (Ahmed, II, 26)
Câfer-i Sâdık Hazretleri’nin babası Muhammed Bâkır (r.a) şöyle buyurmuştur:
“Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in faziletini bilmeyen, Sünnet-i Seniyye’yi de bilemez.” (Muhibbu’t-Taberî, er-Riyâdu’n-nadra, I, 27; Dehlevî, İzâletü’l-hafâ, II, 534)
Yine ona:
“‒Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer (r.a) hakkında ne düşünüyorsun?” diye sordular. Şu cevâbı verdi:
“‒Onları dost bilirim ve kendileri için istiğfâr ederim. Âilemden, onları dost edinmeyen bir kişi bile görmedim!” (Muhibbu’t-Taberî, er-Riyâdu’n-nadra, I, 27; Dehlevî, İzâletü’l-hafâ, II, 534)
İmâm Mâlik (r.a) şöyle buyurmuştur:
“Selef-i sâlihîn evlâtlarına, bir sûre veya bir sünnet ezberletir gibi Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer’in muhabbetini tâlim ederlerdi.”
Âyet-i kerîmeleri ve Peygamber Efendimiz’in sözlerini en iyi Ebû Bekir (r.a) anlardı.[9]
Ebû Bekir (r.a), güzel konuşan bir hatip idi. Onun tesirli konuşmaları fesâhat ve belâğat bakımından olduğu kadar muhtevâ îtibarıyla da yüksek bir seviyeye sâhipti.
Şemâili
Hz. Ebû Bekir (r.a), lisânı fasîh, yüzü parlak, cismi nahif, uzuna yakın orta boylu, vücûdu hafifçe öne doğru meyilli bir zât idi. Kuruca ve zayıf yüzlü, gözleri çukur, bakışları keskin, yumru alınlı, seyrek sakallı ve gür saçlı idi. Cildi ince, göz pınarları derin, yüzü nurlu, alnı ve yüzü sarıya çalan beyazlıkta ve açık idi. Güzel ve ince yüzlüydü. Sakalının üst kısmı hafif olup kına ve benzeri şeylerle süslerdi.
Bedeninin zayıflığına rağmen kuvvetli ve cesur bir şahsiyetti.
Allah aşkı ve korkusu ile Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in muhabbeti sebebiyle devamlı mahzun idi.
Kur’ân-ı Kerîm ahkâmını çok iyi bilen, ahlâk-ı hamîde sâhibi, son derece müttakî, iffetli, âdil ve insaflı bir şahsiyetti.
Fıtraten halim selim olup, engin bir şefkat ve merhamete sahipti. Bununla birlikte vazîfe ve mes’ûliyet hususunda zerre kadar müsâmaha göstermezdi.
Ebû Bekir (r.a), fikirlerinin isâbetliliği, muâmelâtındaki doğruluk, tecrübesinin genişliği, nefsine hâkimiyeti, hayırseverliği ve samîmiyeti ile bilinirdi.
Sevimli, hoşsohbet, uysal, muâmelesi ve ahlâkı güzel bir kimseydi. İnsanlar onunla kolayca tanışır ve hemen kendisine ısınırdı. Hem câhiliye hem de İslâm döneminde kimseye üstünlük taslamamıştı. Mütevâzi, vakûr, cömert ve âlicenap bir kimseydi.[10]
[1] Nesebi Abdullah b. Osman b. Âmir b. Ömer b. Kâ’b b. Sa’d b. Teym b. Mürre b. Kâ’b b. Lüey b. Galib el-Kureşî et-Teymî şeklindedir.
[2] İbn-i Sa‘d, III, 171.
[3] İbn-i Kesir, el-Bidâye, III, 80.
[4] Bkz. Taberî, Târîh, Beyrut 1387, III, 426; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, Beyrut 1417, II, 263.
[5] İbn-i Ebî Şeybe, Musannef (Hût), I, 260/2990.
[6] Kevserî, Muhammed Zâhid, İrğâmu’l-Merîd, İstanbul 1328, s. 23.
[7] Hâkim, III, 66/4410; Süyûtî, Târîhu’l-Hulefâ, s. 81.
[8] Tirmizî, Menâkıb, 16/3680.
[9] Bkz. Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 3; Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 2; Ebû Dâvûd, Melâhim, 17/4338; Tirmizî, Tefsîr 22/3171, Menâkıb 15/3659; Nesâî, Cihâd 1.
[10] Ramazanoğlu Mahmûd Sâmî, Hz. Ebû Bekir Sıddîk, s. 115-119; Sarıçam, Hz. Ebû Bekir, s. 81-82.