Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz vefât ettiklerinde, Ensâr ve Muhâcirler, Sakîfe’de Hz. Ebû Bekir’e bey’at ettiler. Bir gün sonra umûmî bir bey’at daha oldu ve peygamberlerden sonra insanlığın en hayırlısı olan Hz. Sıddîk (r.a) insanlara şöyle hitâb etti:
“Ey insanlar! En iyiniz olmadığım hâlde sizin başınıza halîfe seçilmiş bulunuyorum. Şâyet vazîfemi hakkıyla yaparsam bana yardım ediniz. Yanlış hareket edersem bana doğru yolu gösteriniz. Doğruluk, emîn bir şahsiyet olmanın göstergesidir. Yalan ise hıyânettir. Zayıf olanınız hakkını alıncaya kadar benim yanımda en kuvvetlinizdir. Güçlü olanınız da kendisinden hak sâhibinin hakkını alıncaya kadar benim nazarımda en zayıfınızdır.
Bir millet Allah yolunda cihâdı terk ederse zillete dûçâr olur. İnsanlar arasında kötülük yayılırsa Allah o millete umûmî bir belâ verir. Allah’a ve Rasûlü’ne itaat ettiğim müddetçe bana itaat ediniz. Şâyet Allah’a ve Rasûlü’ne isyan edersem bana itaat etmeniz söz konusu olamaz. Haydi, namaza kalkınız, Allah’ın rahmeti üzerinize olsun.”[1]
Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’in vefâtından bir ay sonraki bir hutbesinde ise Ebû Bekir (r.a) şöyle buyurdu:
“Hoşlanmadığım hâlde hilâfet vazifesine getirildim. Vallahi, benim yerime bir başkasının bu vazîfeyi deruhte etmesini ne kadar isterdim! Dikkat edin! Size, Rasûlullah (s.a.v) gibi davranmamı beklerseniz, benim buna gücüm yetmez! Zira O, Cenâb-ı Hakk’ın kendisine vahiy ikrâm ettiği ve vahiyle yanlışlardan mâsûm kıldığı bir zât idi. Ben ise normal bir insanım, herhangi birinizden daha hayırlı da değilim. Beni murâkabe edin, istikâmet üzere olursam bana tâbî olun, ayağım kayarsa beni düzeltin!”[2]
Sakîfe’deki toplantı ve Hz. Ebû Bekir’e halîfe olarak bey’at edilmesi hâdisesini anlatan sahih rivâyetler gözden geçirildiğinde açıkça ortaya çıkar ki bu toplantı uzun sürmemiştir, orada Muhâcirler ile Ensâr arasında uzun münâkaşalar, hilâfeti elde etmek için yarış ve mücâdele olmamış, sert sözler söylenmemiş, tehditler savrulmamış ve orada toplananların birbirlerine elleriyle müdâhale ettiği bir arbede yaşanmamıştır. Bu tür şeyler, muâsır müelliflerin naklettiği bazı zayıf rivâyetlerin çizdiği bir tablodur. Onlar, bu târihî ve ulvî toplantının arı duru ve pâk yüzünü çirkinleştirmeye çalışıyorlar. O toplantıda hilâfet makâmının ve İslâm devletinin geleceği, her türlü lâkaytlık ve nefsânî heveslerin üstüne yükselen muazzam bir kararlılık ve ulvî duygularla, büyük bir mes’ûliyet şuuru içinde tâyin edilmiştir.[3]