Allah’ın Himâyesi Bana Kâfîdir!

İslâm, insanlar arasında hızla yayılıyor, bunu endişeyle izleyen Mekkeli müşrikler ise ne yapacaklarını bilemiyor, çılgına dönüyorlardı. Müslümanlara revâ gördükleri zulüm, işkence, baskı ve eziyetleri günden güne artırıyorlardı. Mekke’de hayat tahammül edilemez bir hâl almıştı. Bunun üzerine diğer müslümanlar gibi Hz. Ebû Bekir (r.a) de hicret etmek üzere Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’den izin istedi ve kendisine izin verilince de Habeşistan’a doğru yola çıktı.

Bir-iki gün yol gittikten sonra Kâre kabîlesinin reisi İbn-i Değine ile karşılaştı. İbn-i Değine:

“−Ey Ebû Bekir! Senin gibi bir zât ne yurdundan çıkar ne de çıkarılır. Vallahi sen kavminin ve kabîlenin zînetisin! İyilik yapar, akrabâlarını koruyup gözetirsin. İşini görmekten âciz olanların yükünü taşırsın! Geri dön, sen benim himâyemdesin.” dedi.

Hz. Ebû Bekir (r.a) de İbn-i Değine ile birlikte Mekke’ye geri döndü. Mekke’ye girdiklerinde, İbn-i Değine himâyesini bütün Kureyşlilere îlân etti.

Buna karşılık Kureyşliler, İbn-i Değine’ye bâzı şartlar ileri sürdüler:

“−Ebû Bekir’e söyle, Rabbine ibâdetini evinde yapsın. Orada istediği kadar namaz kılsın, Kur’ân okusun, fakat evinden başka yerde açıktan namaz kılıp Kur’ân okuyarak bizi rahatsız etmesin(!). Çünkü biz onun rakik ve duygulu sesiyle, kadın ve çocuklarımızı yeni dîne meylettirmesinden endişeleniyoruz.” dediler.

İbn-i Değine müşriklerin bu isteklerini Hz. Ebû Bekir’e söyledi. O da muvâfakat etti. Evinin önünde bir namazgâh yaptı. Orada namaz kılıp Kur’ân okumaya başladı. Ebû Bekir (r.a), rikkat-i kalbiyye sâhibi, yufka yürekli bir zât olduğu için Kur’ân-ı Kerîm’i okurken hüzünlenir, gözyaşlarına mânî olamazdı.

O, Kur’ân-ı Kerîm okurken müşriklerin çocukları ve kadınları başına toplanıp hayran hayran dinlemeye başladılar. Bu hâl müşrikleri korkuttu. Bunun üzerine İbn-i Değine’ye mürâcaat ederek, ondan Hz. Ebû Bekir’e mânî olmasını veya üzerindeki himâyesini kaldırmasını istediler. O da:

“–Ey Ebû Bekir! Ya evinde oturup sesini çıkarma ya da benim himâyemden çıktığını îlân et.” dedi.

Bunun üzerine Ebû Bekir Sıddîk (r.a), Allah’a tevekkül ve teslîmiyetini gösteren şu muhteşem cevâbı verdi:

“–Himâyeni sana iâde ediyorum. Bana Allah’ın himâyesi kâfîdir.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45; İbn-i Hişâm, I, 395-396)

İbn-i Değıne’nin saydığı bu vasıflar Hz. Hatîce’nin ilk vahiy geldiği günlerde Peygamber (s.a.v) Efendimiz’e:

“–Sen akrabanı görür gözetirsin. İşini görmekten âciz olanların yükünü taşırsın. Yoksula verir, hiç kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın. Misafiri ağırlarsın. Hak yolunda karşılaştıkları musîbet ve felâketlerde halka yardım edersin!” diye zikrettiği[1] güzel vasıflarla aynıdır.

Aynı şekilde Hudeybiye musâlahası yapıldığında Hz. Ömer (r.a) Peygamber Efendimiz’e:

“–Biz hak üzere, düşmanlarımız da batıl üzere değiller mi? Niçin bu anlaşmayı kabul ediyoruz?” dediğinde Allah Rasûlü (s.a.v) ona bir cevap vermişti. Hz. Ömer (r.a) daha sonra Hz. Ebû Bekir’e giderek aynı şeyleri söyledi. Hz. Ebû Bekir (r.a)’in verdiği cevap da Peygamber Efendimiz’in cevabıyla aynı idi. (Buhârî, Şurût, 15, 1; Hac, 106; Muhsar, 3; Meğâzî, 35) (Dehlevî, İzâletü’l-hafâ, III, 46)

Bu da Hz. Ebû Bekir Sıddîk’in Rasûlullah (s.a.v) Efendimizle ne derece aynîleştiğini ve O’nun ahlâkına büründüğünü gösterir. (Dehlevî, İzâletü’l-hafâ, III, 28)

Ebû Bekir (r.a) dînini rahat yaşayabilmek için her şeyini terk ederek hicret etmek istedi lâkin Cenâb-ı Hak onun Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’le beraber olmasını murâd eyledi ve yoldan geri çevirdi.



[1] Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1; Menâkıbü’l-Ensâr, 45; Kefâlet, 3; İbn-i Hişâm, I, 395-396; İbn-i Sa’d, I, 195.