Hayırlı Bir Yol Arkadaşı

Hz. Âişe (r.a) şöyle anlatır:

“…Peygamber Efendimiz (s.a.v), müslümanlara:

«–Sizin hicret edeceğiniz yurdunuz bana gösterildi; iki kara taşlık arasında hurma­lıkları olan bir şehir!» buyurdular. İki kara taşlık diye bahsedilen yerler iki «harre»dir.

Bunun üzerine bir kısım Müslümanlar Medine’ye hicret ettiler. Habeşistan’a hicret edenlerin çoğu da Medîne’ye dö­ndüler. Ebû Bekir (r.a) de Medine’ye hicret etmeye hazırlandı, fakat Rasûlullah (s.a.v) ona:

«‒Yavaş ol! Bana da (hicret için) izin verilmesini ümîd ediyorum!» bu­yurdular.

Ebû Bekir (r.a):

«‒Babam Size fedâ olsun, bunu ümîd ediyor musunuz?» diye sordu.

Rasûlullah (s.a.v):

«‒Evet» buyurdular.

Bunun üzerine Ebû Bekir (r.a), Rasûlullah (s.a.v) Efendimiz’le birlikte hicret etmek için yola çıkmayıp Mekke’de kaldı. Yanında bulunan iki bineği dört ay boyunca Semür ağacı yaprağıyla besledi.

Bir gün biz zevâl vaktinin ilk saatinde (en sıcak zamanda) Ebû Bekir’in evin­de oturuyorduk. Ev halkından biri Hz. Ebû Bekir’e:

«‒İşte Rasûlullah (s.a.v), ba­şını bir örtüyle sarmış, daha evvel hiç gelmediği bir vakitte bize geliyor!» dedi.

Ebû Bekir (r.a):

«‒Babam, anam O’na fedâ olsun! Vallahi bu saatte onu buraya getiren mutlaka mühim bir iştir!» dedi.

Rasûlullah (s.a.v) geldiler, izin is­tediler. Kendisine içeri girme izni verildi. Bunun üzeri­ne evimize girdiler ve Ebû Bekir’e:

«‒Yanında bulunanları dışarı çıkar!» buyurdular.

Ebû Bekir (r.a):

«‒Babam Size fedâ olsun ey Allah’ın Rasûlü, onlar sizin ehlinizdir.» dedi.

Rasûlullah (s.a.v):

«‒Bana (Mekke’den Medine’ye) çıkmaya izin verildi.” buyurdular.

Ebû Bekir (r.a) hemen:

«‒Ben de beraber miyim, babam Size fedâ olsun ey Allah’ın Rasûlü!» dedi.

Rasûlullah (s.a.v):

«‒Evet!» buyurdular.

Ebû Bekir (r.a):

«‒Babam Size fedâ olsun ey Allah’ın Rasûlü, şu iki bineğimden birini alın!» dedi.

Rasûlullah (s.a.v):

«‒Ancak bedeliyle alırım!» buyurdular.

Biz onların sefer hazırlıklarını hemen yaptık, deriden bir dağarcığa azık koyduk. Esmâ bint-i Ebî Bekir (r.a), kuşağından bir parça yırtıp dağarcığın ağzını bağladı. Bu sebeple «Zâtu’n-Nitâk» veya «Zâtu’n-Nitâkayn: İki kuşaklı» diye isimlendirildi.

Sonra Rasûlullah (s.a.v) ile Ebû Bekir (r.a) Sevr Dağı’ndaki bir mağaraya ulaştılar ve orada üç gece gizlendiler. Ebû Bekir’in oğlu Abdullah (r.a) geceyi onların yanında geçirirdi. Abdullah mahâretli, çabuk kavrayan, akıllı bir gençti. Seher vakti Rasûlullah ile Ebû Bekir’in yanından çıkar, Mekke’de gecelemiş gibi Kureyş ile sabahlardı. Ra­sûlullah (s.a.v) ile Ebû Bekir (r.a) hakkında Kureyş müşriklerinin tuzak ve hilelerini dinleyip iyice ezberler, karanlık basınca bu haberleri onlara getirirdi. Ebû Bekir’in âzadlısı Âmir bin Füheyre (r.a), (o civarda) bol sütlü sağmal koyunlardan bir sürü otlatır ve gece biraz ilerleyince o sürüyü Rasûlullah (s.a.v) ile Ebû Bekir’in yanına getirirdi. Onlar da sağıp taze süt içerek gecelerlerdi. O süt, kendi sağmallarının sütü idi ve içine kızgın taş konularak ısıtılmış (ve biraz pişirilmiş) idi. Niha­yet fecrin karanlığında Âmir bin Füheyre (mağaranın önüne gelir), sağmal koyunlara seslenir, tekrar otlatmaya götürürdü. Orada kaldıkları üç gece boyunca hep böyle yaptı.

Rasûlullah (s.a.v) ile Ebû Bekir (Mekke’de iken) Dîl Oğulları’ndan yol kılavuzluğunda maharetli bir kişi tutmuşlardı. Bu zât hâlâ Kureyş kâfirlerinin dîni üzere idi. Fakat ona güvenmiş ve bineklerini teslim etmişlerdi. Üç gece sonra sabahleyin develeriyle birlikte Sevr Mağarası’na gelmesini söylemişlerdi.

Rasûlullah (s.a.v) ve Ebû Bekir (r.a) ile birlikte Âmir bin Füheyre (r.a) ve kılavuz da gitti. Kılavuz onları sahil yolundan götürdü.” (Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45. Bkz. Buhârî, Büyû’, 57; Heysemî, VI, 53)

Cenâb-ı Hak şöyle buyurur:

وَاِذْ يَمْكُرُ بِكَ الَّذٖينَ كَفَرُوا لِيُثْبِتُوكَ اَوْ يَقْتُلُوكَ اَوْ يُخْرِجُوكَ وَيَمْكُرُونَ وَيَمْكُرُ اللّٰهُ وَاللّٰهُ خَيْرُ الْمَاكِرٖينَ

“Hani bir vakit o kâfirler seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri veya sürüp çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kurarlarken Allah da karşılığını kuruyordu. Öyle ya Allah tuzakların hayırlısını kurar.” (el-Enfâl, 30)