Ben de Ağlayayım

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v) Bedir’de alınan esirlerin durumunu Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali ve Hz. Ömer (r.a) ile istişâre ettiler.

Ebû Bekir (r.a), esirlerin ileride hidâyete erebilecekleri ümîdiyle fidye karşılığında serbest bırakılmalarını teklif etti.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

“–Ey Hattâb oğlu! Senin görüşün nedir?” diye sordular.

Ömer (r.a):

“–Hayır! Vallahi yâ Rasûlallah! Ben, Ebû Bekir’in görüşünde değilim! Onların boyunlarını vurmamıza izin verin! Bana müsâade buyur, (akrabamdan) filânın boynunu ben vurayım. Ali’ye müsâade buyur, kardeşi Akîl’in boynunu o vursun. Hamza’ya müsâade buyur, kardeşi falanın boynunu o vursun. Tâ ki Allah Teâlâ, kalblerimizde müşriklere karşı bir yumuşaklık ve zaaf bulunmadığını ortaya çıkarsın! Bu esirler müşriklerin önderleri, küfrün elebaşlarıdır!” dedi.

Rasûlullâh Efendimiz (s.a.v), Hz. Ebû Bekir’in görüşüne meylederek esirleri fidye karşılığında serbest bı­raktılar. Fidye ödeyemeyecek durumda olanlar da karşılıksız serbest bırakıldı. Ancak esirlerin okur-yazar olanlarından fidye kabul edilmedi. Onlardan her biri, on Medîneli çocuğa okuma-yazma öğrettikten sonra hürriyetine kavuştu.

Hâdisenin sonrasını Ömer (r.a) şöyle anlatır:

“Sabahleyin Allah Rasûlü’nün yanına geldiğimde, O ve Ebû Bekir oturmuşlar ağlıyorlardı.

«–Yâ Rasûlallah! Sen’i ve arkadaşını ağlatan nedir? Bana haber veriniz! Onu ağlanacak bir şey olarak görürsem ben de ağlayayım, ağlanacak bir hâl olarak görmezsem sizin ağlamanıza iştirâk etmeye çalışayım?» dedim.

Rasûlullah Efendimiz (s.a.v):

«–Şu arkadaşlarının esirlerden aldığı fidyelerden dolayı vay benim başıma gelene! Uğrayacakları azâbın şu yanımdaki ağaçtan daha yakın olduğu bana gösterildi!» buyurdular.”[1]

Allah Rasûlü (s.a.v) de esirlerin hidâyetini ümîd ederek serbest bırakılmalarını istemişti. Lâkin Allah Teâlâ:

“Bir peygamberin, dünyada zafer kazanıp küfrü zelil kılmadıkça, esirler edinip onları fidye karşılığında serbest bırakması uygun düşmez. Siz dünya metâını istiyorsunuz. Allah ise âhireti kazanmanızı istiyor. Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.” buyurdu. (el-Enfâl, 67)



[1] Bkz. Müslim, Cihâd, 58; Ahmed, I, 31, 247; Vâkıdî, I, 129; İbn-i Sa’d, II, 22