Şemâili ve Ahlâkı

Ömer (r.a.), uzun boylu, iri yapılı, buğday tenli idi. Alnı geniş, bilekleri uzun, saçları dökük ve gözlerinde hafif kırmızılık vardı.

Yüksek sesle konuşur, yürüdüğünde hızlı yürürdü. Allah’tan hakkıyla korkmak, doğruluk, ibâdete düşkünlük, dünyaya karşı zâhid olma ve mes’ûliyet şuuru gibi fazîletlerde en önde idi. Dînî hususlarda kınayanın kınamasına aldırmaz, hatır için adâletten ayrılmazdı. Kat’iyyen taraf tutmazdı.

Ömer (r.a) sert tabiatlı olmasına rağmen pek mütevâzı idi. Yamalı elbise giyer, dul kadınların evine sırtında su taşır, toprak üzerine yatıp uyur, develeri kendi eliyle kaşağılayıp temizlerdi.

Geniş toprakları, güçlü orduları olan bir devletin başkanı olması onu diğer insanlar gibi mütevâzı ve sade bir hayat yaşamaktan alıkoymamıştı. Pahalı, lüks elbiseler giymekten kaçınır, diğer insanlar gibi gerektiğinde alelade işlerle uğraşmaktan çekinmezdi. Tanımayan kimse onun müslümanların halifesi olduğunu asla anlayamazdı.

Medine’den Mekke’ye çok sayıda yolculuk yapmış olduğu halde hiç bir zaman yanına çadır almamış ve yolda ağaç dalları üzerine bir çarşaf gererek basit bir şekilde dinlenmeyi tercih etmiştir.

Allah Rasûlü (s.a.v) Efendimiz’in ehl-i beytine çok ihtimam gösterirdi. Yanında dokuz adet tabak vardı. Meyve, çerez her ne eline geçerse bu tabaklara koyup Peygamber (s.a.v) Efendimiz’in zevcelerine gönderirdi. Allah Rasûlü’nün hanımlarından olan kızı Hafsa’ya ise en son gönderirdi. Eğer bunda bir eksiklik olursa, kendi hissesinden tamamlardı.[1]

Ömer (r.a), mert ve doğru sözlü olanları severdi. Hata ve kusurlarının açıkça söylenmesini isterdi. Huzeyfe (r.a) şöyle anlatır:

Bir gün Hz. Ömer’in yanına gitmiştim. Evindeki bir kütüğün üzerine oturmuş sıkıntı içinde kendi kendine söyleniyordu. Yaklaştım ve:

“–Seni üzen nedir ey Mü’minlerin Emîri?” dedim.

“–İşte şudur!” diyerek eline işaret etti ve idareci iken yanlış işler yapmaktan korktuğunu anlatmak istedi.

“–Bu mu seni üzen şey, vallahi yanlış bir iş yaptığını gördüğümüzde seni düzeltiriz!” dedim. Bunun üzerine sevinerek:

“–Kendisinden başka ilâh olmayan Allah hakkı için, benden yanlış bir hareket zuhûr ettiğinde hakikaten beni düzeltir misiniz?” diye sordu.

“–Kendisinden başka ilâh olmayan Allah hakkı için, senden yanlış bir hareket gördüğümüzde seni mutlaka düzeltiriz!” cevabını verdim.

Buna çok sevindi ve:

“–Allah’a hamd olsun ki sizin içinizde, Muhammed (s.a.v)’in ashâbından, yanlışımı gördüğünde beni düzeltecek kimseler vâr etti!” dedi.[2]

Onun dindarlığı, Allah korkusu ve kul hakkına riâyeti, daha sonra gelenlerle kıyâs edilemeyecek derecede üstündü. Adâlet timsâli idi. Üzerine aldığı idârecilik vazîfesinin mes’ûliyetinden çok korkardı. Kendisi Medîne-i Münevvere’de olduğu hâlde Fırat ve Dicle kenârındaki tebaasının hâlini düşünürdü. Millî şâirimiz Mehmed Âkif Ersoy onun bu hassasiyetini şöyle terennüm etmiştir:

Kenâr-ı Dicle’de bir kurt aşırsa bir koyunu,

Gelir de adl-i ilâhî sorar Ömer’den onu!

Geceleri Medîne sokaklarında gezer, halkın durumunu kontrol eder, eksik ve problemleri tesbit ederdi. Hz. Ömer’in yardımcısı Eslem (r.a) şöyle anlatır:

Ömer (r.a) ile birlikte bir gece Medîne’nin kenar mahallelerinde dolaşırken çadırın içinde bir kadın gördük, çocuklar etrâfında ağlaşıyorlardı. Ocakta su dolu bir tencere vardı. Ömer (r.a) çocukların niçin ağladığını sordu. Kadın:

“–Açlıktan!” diye cevap verdi.

Ömer (r.a), üstelik tencerede çocukları avutmak için sadece su kaynadığını ve kadıncağızın, uyutana kadar yavrularını böyle oyaladığını öğrenince kendini tutamayarak ağladı. Derhal zekât mallarının bulunduğu ambara gitti. Bir çuval un ve muhtelif gıdâ malzelemeri alarak sırtına yüklendi. Çuvalı ben sırtlanmak istedim. Fakat Ömer (r.a):

“–Ey Eslem! Ben yükleneceğim! Çünkü çocukların hesâbı âhirette benden sorulacak!” dedi.

Kadının evine vardığımızda yemekleri pişirme işini de üzerine aldı. O, bir taraftan tencereyi karıştırıyor, bir taraftan da ateşe üflüyordu. Hatta dumanların sakallarının arasından girip çıktığını görüyordum. Bu şekilde yemeği pişirdi. Sonra yemeği kendi elleriyle çocuklara yedirmeye başladı. Çocuklar doyunca geri çekilerek karşılarına oturdu. Bir aslan kadar heybetliydi. Bir şey söylemeye çekindim. Çocuklar oynaşıp gülüşünceye kadar bu şekilde durdu.

Sonra kalktı ve:

“–Ey Eslem! Onların karşısında niçin oturdum, biliyor musun? Onları gördüğümde ağlıyorlardı. Güldüklerini görmeden ayrılmak içime sinmedi, onlar gülümsemeye başlayınca içim rahatladı…” dedi.[3]

Ömer (r.a), merkezden uzak bölgelerdeki insanların, sıkıntı ve dertlerini kendisine ulaştıramadıklarından endişe ederdi. Bu sebeple onların durumunu yakından görebilmek için seyahatlere çıkmıştı. Bazı bölgeleri dolaşmış, başka yerlere de gitmeyi düşünürken ömrü vefâ etmemişti.

Hz. Ömer, toplumu ilgilendiren meselelerde karar vereceği zaman müslümanların görüşüne başvurur, onlarla istişare ederdi. “İstişâre yapılmadan tatbik edilen işler başarısızlığa mahkûmdur” derdi. Genç yaşlı bütün âlimler (Kurrâ) onun danışma meclisinde bulunurlardı.[4] İstişârede şu usûlü takip ederdi:

Önce meseleyi müslümanlardan ulaşabildiği çoğunluk ile görüşür, peşinden Kureyşlilerin düşüncesini sorar, son olarak da sahabîlerin görüşlerini alırdı. Böylece en isabetli fikre ulaşırdı.

Zor bir mes’eleyle karşılaştığında gençleri çağırıp onlarla istişârede bulunduğu, akıllarının keskinliğinden istifâde ettiği de bilinmektedir.[5]

O, insanlara bir şeyi emrettiği veya yasakladığı zaman, evvelâ kendi âilesinden başlardı. Âile fertlerini bir araya toplayarak onlara şöyle derdi:

“–Şunu ve şunu yasakladım. İnsanlar sizi yırtıcı kuşun eti gözetlediği gibi gözlerler. Siz bu yasağı çiğnerseniz onlar da çiğnerler, siz korkup geri durduğunuzda onlar da böyle yaparlar. Allah’a yemin ederim ki, her hangi biriniz bu yasaklara uymazsa, bana yakın olduğu için ona daha fazla ceza veririm. Şimdi isteyen ileri gitsin, isteyen de geri dursun!”[6]

Ömer (r.a), Peygamber Efendimiz’in Kuba Mescidi’ni zaman zaman ziyâret ettiğini bildiğinden halîfeliği zamânında, pazartesi ve perşembe günleri burayı ziyâret eder: “Kuba çok uzak mesâfelerde olsaydı bile devemi oraya ulaşmak için yine de sürerdim” derdi.[7]

Huzeyfe bin Yemân (r.a) münâfıklar ve ileride zuhur edecek fitneler hususunda Rasûlullah (s.a.v) tarafından bilgilendirilmiş, bu sebeple de “Rasûlullah’ın sırdaşı” diye şöhret bulmuştu. Bir cenâze olduğunda Ömer (r.a) Hz. Huzeyfe’yi takip ederdi. O, cenâze namazına iştirâk ederse, Ömer (r.a) da katılırdı. Huzeyfe (r.a) cenâze namazını kılmazsa, Ömer (r.a) de ölen kimsenin münafıklardan olduğunu anlar, cenazeye katılmazdı.



[1] Muvatta’, Zekât 44.

[2] İbn Ebî Şeybe, Musannef, VIII, 154. Krş. Ali el-Müttakî, Kenz, V, 688/14196.

[3] Ali el-Müttakî, XII, 648/35978.

[4] Buhârî, Tefsîr, 7/5, 110/4; İ’tisam 2.

[5] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, X, 113.

[6] İbnü’l-Cevzî, Menâkıb, s. 266.

[7] İbn Sa’d, I, 245.