6. Tefsir’de Hata Etmesi

Hz. Ebû Bekir’in âyetlerin tefsirinde hata ettiği yerler de olmuştur. Bu da onun bir insan olması ve vahiy almaması sebebiyle gayet tabii bir şeydir. Buna dair tesbit edebildiğimiz birkaç misal şöyledir:

a) Rasûlullah (s.a.v) ensardan bir zat ile Sakîfli birini kardeş yapmıştı. Sakifli bir gazveye çıktı, ensarîyi geride kalan ailelere bakması için Medine’de bıraktı. Ensarî bir gün onlara et aldı. Sakîfli kardeşinin hanımı ondan almak isteyince arkasından odaya girip elini öptü. Sonra çok pişman oldu. Dönüp başına toprak saçtı ve başını alıp dağlara gitti. Sakifli dönünce ensarî onu karşılamadı. Sakifli hanımına kardeşini sordu, o da; “Allah kimseye onun gibi bir kardeş vermesin!” dedi ve olanları anlattı. Ensarî dağlarda tevbe ve istiğfar ederek tesbih ediyor, nafile namazlar kılıyordu. Sakifli onu aramaya çıktı. Onu bulup, bir tesellî ve çıkış yolu göstermesi ümidiyle Hz. Ebû Bekir’e getirdi. Ensarî; “Helâk oldum” dedi ve olanları anlattı. Ebû Bekir; “Yazıklar olsun sana! Allah Teâlâ’nın, bir gâziye yapılan kötülüğe, mukim birine yapılandan daha fazla gazaplandığını bilmiyor musun?!” dedi. Onlar da Hz. Ömer’in yanına vardılar. O da aynı şeyleri söyledi. Oradan da ayrılıp Nebiyy-i Ekrem’in huzuruna geldiler. O da aynı sözleri söyledi. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu âyet-i kerimeyi inzâl buyurdu: “Yine onlar ki, bir kötülük yaptıklarında, ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim mağfiret edebilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde, bile bile ısrar etmezler.”[1]

Benzer bir rivayet de şöyledir: Atâ’dan gelen rivayete göre bir kadın, un satın almak üzere bir adamın yanına girmiş, o da tutup kadını öpmüştü. Ama akabinde hemen elleri yanına düştü, yaptığına pişman oldu. Gelip Hz. Ömer’e durumunu sordu. Ömer; “Sakın o kadın, Allah yolunda gazaya giden bir gazinin hanımı olmasın?” dedi. Adam; “Evet, fiilen o bir gazinin hanımı” diye cevap verdi. Ömer bir şey demedi, birlikte Hz. Ebû Bekir’in yanına gittiler, o da Ömer’in dediği gibi dedi ve bu sefer üçü birlikte Rasûl-i Ekrem’in huzuruna gelip durumu anlattılar. Allah Rasûlü de Ömer ve Ebû Bekir’in söylediklerini söyledi ve susup bir cevap vermedi. Bunun üzerine Allah Teâlâ; “Gündüzün iki tarafında, gecenin de yakın saatlerinde dosdoğru namaz kıl. Çünkü yapılan iyi ameller, kötülükleri giderir…”[2] âyet-i kerimesini indirdi.[3]

Bu olaylarda Ebû Bekir (r.a) insanlara tevbe yolunu göstermediği, herhangi bir tesellî kapısı açmadığı, aksine ümitsizliğe sevkettiği için, murâd-ı ilâhiye isabet edememiş sayılabilir.

b) Bu başlık altında verilebilecek en güzel misal ise şu hâdisedir: Rasûlullah (s.a.v) Bedir’de alınan esirlerin durumunu Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Ali ile istişare etmişti. Ebû Bekir (r.a); “Yâ Rasûlallâh! Fidye alalım. Bu mal bizim için kâfirlere karşı bir kuvvet olur ve umulur ki Allah Teâlâ onları İslâm’a hidayet eder” dedi. Rasûlullah (s.a.v); “Ey Hattâb oğlu! Senin görüşün nedir?” diye sordu. Ömer (r.a); “Hayır vallahi yâ Rasûlallah! Ben, Ebû Bekir’in görüşünde değilim. Onların boyunlarını vurmamıza izin verin. Bana müsaade buyur, (akrabamdan) filanın boynunu vurayım. Ali’ye müsaade buyur, kardeşi Akîl’in boynunu vursun. Hamza’ya müsaade buyur, kardeşi falanın boynunu vursun. Tâ ki Allah Teâlâ, kalblerimizde müşriklere karşı bir yumuşaklık ve zaaf bulunmadığını ortaya çıkarsın. Bu esirler müşriklerin önderleri, küfrün elebaşlarıdır” dedi. Rasûlullah (s.a.v), Hz. Ebû Bekir’in görüşüne meylederek esirleri fidye karşılığında serbest bı­raktı. Fidye ödeyemeyecek durumda olanlar da karşılıksız serbest bırakıldı. Ancak esirlerin okur-yazar olanlarından fidye kabul edilmedi. Onlardan her biri, on Medineli çocuğa okuma-yazma öğrettikten sonra hürriyetine kavuştu.

Hâdisenin sonrasını Hz. Ömer şöyle anlatır: “Sabahleyin Allah Rasûlü’nün yanına geldiğimde, o ve Ebû Bekir oturmuşlar ağlıyorlardı; «Yâ Rasûlallah! Seni ve arkadaşını ağlatan şey nedir? Bana da söyleyiniz de eğer ağlanacak bir şeyse ben de ağlayayım, öyle değilse yine de sizin ağlamanıza iştirak etmeye çalışayım» dedim. Rasûlullah (s.a.v); «Şu arkadaşlarının esirlerden aldığı fidyeler sebebiyle vay benim başıma gelene! Uğrayacakları azabın şu yanımdaki ağaçtan daha yakın olduğu bana gösterildi» buyurdu.”[4]

Allah Rasûlü (s.a.v) esirlerin hidayetini ümit ederek Hz. Ebû Bekir’in görüşünü tercih etmiş ve onların serbest bırakılmasını istemişti. Lâkin Allah Teâlâ: “Bir nebînin, dünyada zafer kazanıp küfrü zelil kılmadıkça, esirler edinip onları fidye karşılığında serbest bırakması uygun düşmez. Siz dünya metaını istiyorsunuz. Allah ise âhireti kazanmanızı istiyor. Allah Azîz’dir, Hakîm’dir. Allah tarafından önceden verilmiş bir hüküm olmasaydı, aldığınız fidyeden ötürü size mutlaka büyük bir azap dokunurdu. Artık elde ettiğiniz ganimetten helâl ve temiz olarak yeyin. Ve Allah’tan korkun. Şüphesiz ki Allah mağfiret ve merhamet edendir” buyurdu.[5]

Hz. Ebû Bekir esirlerin serbest bırakılmasını teklif ederek bu konudaki ilahi murada isabet edemedi. Ancak niyeti samimi olduğu için Allah’ın affına ve rahmetine kavuştu.

c) Bu konuda zikredilebilecek şöyle bir rivayet de vardır: Mukâtil b. Süleyman’a göre Nasr sûresi nâzil olunca Nebî (s.a.v) onu Ebû Bekir ve Ömer’e okudu onlar sevindiler. Abdullah b. Abbas işitince ağlamaya başladı. Çünkü bu sûre Allah Rasûlü’nün vefatını haber veriyordu.[6] Mukâtil bu rivayeti senedsiz olarak verdiği için sıhhati konusunda bir şey söylemek mümkün değildir. Eğer sahihse Hz. Ebû Bekir bu sûrenin tefsiri konusunda isabet edememiş, hakiki mânayı yakalayamamıştır diyebiliriz. Ancak bu rivayetin sahih rivayetlere ters düştüğünü söyleyebiliriz. Daha önce, hiç kimse farketmezken Hz. Ebû Bekir’in Allah Rasûlü’nün bazı sözlerinden onun vefatını anladığını nakletmiştik.[7] Dolayısıyla Mukâtil’in naklettiği rivayetin Hz. Ebû Bekir’in ilmî ve irfânî şahsiyetiyle uyuşmadığı kanaatindeyiz.

Hz. Ebû Bekir bir insandır. Ne kadar bilgili ve firasetli olursa olsun hata etmesi normaldir. Bir insanın herşeyi doğru bilmesi mümkün değildir, mutlaka bazı şeyleri yanlış bilir veya hata eder. Mühim olan hatayı farkettikten sonra onda ısrar etmemektir. Hz. Ebû Bekir için ise böyle bir şey sözkonusu değildir.


[1] Âl-i İmrân 3/135. Beğavî, II, 106. Krş. Mukâtil b. Süleyman, I, 302.

[2] Hûd 11/114.

[3] Taberî, Tefsîr, XV, 525, 526.

[4] Bkz. Mukâtil b. Süleyman, II, 129; Vâkıdî, I, 129; İbn Saʻd, II, 22; Ahmed, I, 31, 247; Müslim, Cihâd, 58; Taberî, Tefsîr, XIV, 61-62; Beğavî, III, 375-376; İbn Kesîr, Tefsîr, IV, 88-89.

[5] el-Enfâl 8/67-69.

[6] Mukâtil b. Süleyman, IV, 905.

[7] Buhârî, Salât, 80; Ashâbu’n-Nebî, 3; Menâkıbu’l-Ensâr 45, Müslim, Fedâilu’s-Sahabe 2; Tirmizî, Menakıb, 15. Krş. Ahmed, III, 18.