Hz. Ebû Bekir’in bu muhabbet ve adanmışlığı karşısında Rasûlullah da onu çok sever, kendisine ayrı bir değer verirdi. O, Rasûl-i Ekrem’e en yakın sahabi olmuştu. Kızı Âişe ile Allah Rasûlü’nün evlenmesine dair hicretten önce verilen karar, onların dostluğunu daha da pekiştirmişti.[1]
Hz. Ebû Bekir’in Allah Rasûlü’nün yanında ayrı bir yere sahip olduğunu gösteren birkaç rivayeti buraya kaydedelim:
– Amr b. Âs’ın haber verdiğine göre Rasûlullah (s.a.v), topluluk içinde kalblerini kazanabilmek için yüzünü ve sözünü insanların en şerlilerine çevirirmiş. Bir keresinde ona bakarak konuştuğu için kendini kavmin en hayırlısı zannedip; “Ey Allah’ın Rasûlü! Ben mi daha hayırlıyım yoksa Ebû Bekir mi?” diye sormuş. Allah Rasûlü; “Ebû Bekir” buyurmuş. Bu şekilde Hz. Ömer ve Osman’ı da sormuş, Allah Rasûlü her defasında diğerini sevdiğini söylemiş. “Rasûlullah’a sordum, o da doğrusu neyse onu söyledi” diyen Amr b. Âs, sonunda bu soruları hiç sormamış olmayı istemiştir.[2] Başka bir zaman yine Rasûl-i Ekrem’e en çok kimi sevdiği sorulunca önce Hz. Âişe’yi, sonra da Hz. Ebû Bekir’i zikretmiştir.[3]
– Ebu’d-Derdâ şu hâdiseyi nakleder: Ben Rasûlullah’ın yanında oturuyordum. Derken, Ebû Bekir elbisesinin eteğini tutarak çıkageldi. Öyle ki, telaştan dizleri açılmış durumdaydı. Rasûlullah (s.a.v) onu bu halde görünce; “Arkadaşınız biriyle tartışmış olmalı!” buyurdu. Ebû Bekir selam verdi ve; “Ey Allah’ın Rasûlü! Ömer ile aramızda bir hâdise oldu. Sonra da pişman oldum. Beni affetmesini talep ettim, kabul etmedi. Bunun üzerine sana geldim!” dedi. Allah Rasûlü; “Ey Ebû Bekir! Allah seni affetsin!” buyurdu ve bunu üç kere tekrarladı. Hz. Ömer, davranışından pişman olmuştu. Hemen Ebû Bekir’in evine giderek; “Ebû Bekir evde mi?” diye sordu. “Hayır!” cevabını alınca, o da doğru Efendimiz’in yanına gelip selam verdi. Allah Rasûlü kızmış, yüzü renkten renge giriyordu. Bu hal Ebû Bekir’i korkuttu. Derhal diz çökerek; “Ey Allah’ın Rasûlü! Bu meselede hata benim, ben haksızlık ettim” dedi. Rasûlullah (s.a.v) ashab-ı kirama hitâben:
“–Allah Teâlâ, beni size rasûl olarak gönderdi. Size İslâm’ı tebliğ ettiğim zaman hepiniz bana; «Sen yalancısın» dediniz. Ebû Bekir ise; «Doğru söyledin» dedi ve bana canıyla, malıyla yardımcı oldu. Artık arkadaşımı bana bırakır mısınız?” buyurdu ve bu sözü iki veya üç defa tekrar etti. Bundan sonra insanlar Hz. Ebû Bekir’i üzecek bir şey yapmamaya çok dikkat ettiler.[4]
Buhârî ve İbn Kesîr bu rivayeti şu âyetin tefsirinde zikrederler: “De ki: Ey insanlar! Gerçekten ben sizin hepinize, göklerin ve yerin sahibi olan Allah’ın elçisiyim. Ondan başka ilâh yoktur, O diriltir ve öldürür. Öyle ise Allah’a ve ümmî nebî olan Rasûlüne -ki o, Allah’a ve onun sözlerine inanır- iman edin ve O’na uyun ki doğru yolu bulasınız!”[5] Bu âyet-i kerimede Cenâb-ı Hak bütün insanları Rasûlü’ne uymaya çağırmış, onlar bu davete icabet hususunda yavaş davranırken Ebû Bekir hiç tereddüd etmeden koşmuş ve ilk sırada yerini almıştır.
– Allah Rasûlü, çoğu zaman Hz. Ebû Bekir ve Ömer ile birlikte olur[6], onlarla istişare ederdi. Ömer (r.a) şöyle der: “Rasûlullah (s.a.v) müslümanlarla alakalı bir mesele hakkında Ebû Bekir’le gece geç vakitlere kadar konuşurlardı, ben de onlarla beraber olurdum.”[7] Rasûl-i Ekrem Bedir Gazvesi’ne karar vermeden önce Ebû Bekir’le istişare etmiştir. O, Rasûlullah için kurulan kumandanlık karargâhında onun yanında yerini almıştır. Bu gazvede müşriklerin safında bulunan oğlu Abdurrahman ile savaşmasına Rasûlullah izin vermemiştir. Bedir’de alınan esirlere nasıl davranılması gerektiği konusunda Allah Rasûlü onun görüşüne uymuştur.[8] Hicretin 6. senesinde (627) müslümanlar Hudeybiye’de Kureyşli süvarilerle karşılaştıkları zaman Allah Rasûlü yine onunla istişare etmiştir.[9] Bütün bunlar Allah Rasûlü’nün Hz. Ebû Bekir’e verdiği değeri göstermektedir.
– Rasûl-i Ekrem bütün işlerinde Ebû Bekir’e danıştığı için bazı rivayetlerde onun, Nebiyy-i Ekrem’in veziri olduğundan söz edilir. Rasûlullah (s.a.v); “Sema ehlinden iki vezirim Cibrîl ve Mikâil, yeryüzü ehlinden iki vezirim de Ebû Bekir ve Ömer’dir” buyurmuştur.[10] Dihlevî, Tâ-hâ sûresinin 29-34. âyetlerinde vezirlikle ilgili üç sıfattan bahsedildiğini söyler ve şöyle sıralar: 1. Nebiyy-i Ekrem’in ehlinden olması ki bu olmazsa olmaz bir şart değildir, 2. Nebiyy-i Ekrem’e işlerinde yardımcı olması, 3. Davete omuz vermesi. Hayatlarına baktığımızda Şeyhayn’ın bu vasıfları hakkıyla taşıdıkları görülür. Bu da onlar için büyük bir fazilettir.[11]
Tâbiînden Saîd b. Müseyyeb şöyle der: “Ebû Bekir Sıddîk, Rasûl-i Ekrem’in veziri makamındaydı. Rasûlullah (s.a.v) bütün işlerinde onunla istişare ederdi. İslâm’ın ikincisi idi, mağarada ikinci idi, Bedir günü çardakta bulunanların ikincisiydi, kabirde de ikinci oldu. Rasûlullah kimseyi onun önüne geçirmezdi.”[12]
– Ashab-ı kiram bilhassa Ebû Bekir’in Allah Rasûlü nezdindeki mevkiini bilirlerdi. Rasûl-i Ekrem’in meclisinde sahabiler sırayla oturur ve meclis halka şeklinde teşekkül ederdi. Ebû Bekir (r.a) henüz meclise gelmediği zaman onun halkadaki yeri boş kalır, hiç kimse oraya oturmazdı. O gelince yerine oturur, Rasûlullah (s.a.v) yüzünü ona döner, ona doğru konuşur, insanlar da dinlerdi.[13]
İbn Kesîr şöyle der: Sünen’lerde yer alan rivayetlere göre Rasûlullah (s.a.v) bir meclise geldiğinde onun sonuna otururdu. Lâkin nereye oturursa meclisin başı orası olurdu. Sahabe, Allah Rasûlü’nün yanına mertebelerine göre otururlardı. Sıddîk, sağ tarafına; Ömer, sol tarafına; Hz. Osman ve Ali umumiyetle önüne otururlardı. Çünkü onlar vahiy yazan kâtiplerdendi. Rasûlullah; “Benim yakınıma yaşlı başlılar dursun” deyip bu sözünü üç defa tekrarlamış; “sonra derece itibariyle onların peşinden gelenler dursun!» buyurmuştu.[14] Bunun sebebi de yakında duranların onun sözünü en güzel şekilde anlaması idi.[15]
– Rasûlullah (s.a.v) ile devamlı beraber olan ashab arasında, edeblerinden dolayı onun yüzünü doyasıya seyredebilenler pek azdı. Hatta sohbet esnasında, Ebû Bekir ve Ömer haricindeki sahabiler hep önlerine bakarlar, Allah Rasûlü ile sadece bu iki sahabi gözgöze gelebilirdi. Onlar Rasûl-i Ekrem’in yüzüne bakıp tebessüm ederler, Allah Rasûlü de onlara iltifat edip tebessüm ederdi.[16]
– Bir gün Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Bir çoban sürüsünü otlatırken, kurt koşarak gelip sürüden bir koyun kaptı. Çoban kurdun peşine düştü ve koyunu ondan kurtardı. Ancak kurt, çobana dönüp bakarak; «Bu koyunlara “yırtıcı hayvanlar günü”nde (fitne zamanında), onlara benden başka çobanın olmadığı zamanda kim bakacak?» dedi.” Bu hâdiseyi dinleyen insanlar; “Sübhânallah! (Kurt konuşur mu?)” diye hayrete ettiler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v); “Buna ben inanıyorum, Ebû Bekir ve Ömer de inanıyor!” buyurdu. Hâlbuki o esnada Ebû Bekir ve Ömer orada değillerdi.[17]
Rasûlullah (s.a.v) yine bir gün buna benzer bir hâdise nakletti: “Bir adam bir ineği götürürken üzerine bindi. İnek adama bakıp dile gelerek; «Ben bunun için yaratılmadım, ben ziraat için yaratıldım» dedi.” İnsanlar hayret ve korku ile; “Sübhânallah, konuşan bir inek hâ!” dediler. Allah Rasûlü yine; “Buna ben inanırım, Ebû Bekir ve Ömer de inanırlar” buyurdu.[18] Bu iki rivayet Hz. Ebû Bekir ve Ömer’in imanı ile Allah Rasûlü’nün onlara olan itimadını en güzel şekilde ortaya koymaktadır. Rasûl-i Ekrem, onların imanındaki kemali bildiği için bahsettiği şeye iman ettiklerine gıyaplarında şahitlik etmiştir.[19]
– Allah Rasûlü’nün hizmetçisi Rebîa b. Kaʻb el-Eslemî şöyle anlatır: Rasûlullah (s.a.v) bana ve Ebû Bekir’e birer arazi verdi. Dünya bize gelince biz bir hurma ağacının dalı hakkında ihtilafa düştük. Ben; “Bu dal benim sınırlarım içinde” dedim, Ebû Bekir de aynı şeyi söyledi. Aramızda bazı sözler geçti. Ebû Bekir bana hoş olmayan bir şey söyledi, sonra bundan pişman oldu. Bana; “Rebîa, sen de bana aynısını söyle, kısas olsun!” dedi. Ben de; “Hayır, yapmam” dedim. O; “Ya söylersin ya da Rasûlullah’a şikâyet ederim!” dedi. Ben ise; “Bunu yapmam” dedim. Ebû Bekir (r.a) araziyi terkederek (veya reddederek) Nebiyy-i Ekrem’in yanına gitti. Ben de peşini takip ettim. Kabilem Eslem’den bazı kimseler gelip; “Allah, Ebû Bekir’e rahmet eylesin! Seni Rasûlullah’a ne diye şikâyet edecek ki? O sözü söyleyen kendisi!” dediler. Ben onlara; “O kim, biliyor musunuz? O Ebû Bekir es-Sıddîk’tır, o ikinin ikincisidir, o müslümanların ak saçlısıdır. Aman geri durun! Eğer döner de sizin kendisine karşı bana yardımcı olmaya çalıştığınızı görürse gazaplanır, Rasûlullah’ın yanına gider, o gazaplandığı için Allah Rasûlü de gazaplanır, onların kızması sebebiyle Allah Teâlâ da gazaplanır ve Rebîa helâk olur!” dedim. Kabilemdeki insanlar; “Peki, ne yapmamızı istersin?” dediler, ben de; “Geri dönün!” dedim. Ebû Bekir Rasûlullah’ın yanına gitti, ben de tek başıma onu takip ettim. Nebiyy-i Ekrem’e varıp hâdiseyi olduğu gibi anlattı. Efendimiz (s.a.v) başını bana kaldırıp; “Ey Rebîa, Sıddîk ile aranızda ne geçti?” diye sordu. Ben de; “Yâ Rasûlallah, böyle böyle oldu, bana hoşlanmadığım bir söz söyledi, sonra da; «Benim dediğim gibi sen de söyle, kısas olsun» dedi, ben de kabul etmedim” dedim. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v); “Evet, ona aynı sözü söyleme, ancak «Allah seni mağfiret eylesin ey Ebû Bekir!» de!” buyurdu. Ben de; “Allah seni mağfiret eylesin ey Ebû Bekir!” dedim. Ebû Bekir ağlayarak geri döndü.[20]
– Rasûl-i Ekrem’in vahiy kâtiplerinden olan Hz. Ebû Bekir[21] onun sırrını saklamayı çok iyi bilir, yanında pek edepli davranırdı. Medine’ye elçiler geldiğinde onlara Allah Rasûlü’nü nasıl selamlayacaklarını öğretir, huzurunda sükûnetle oturmalarını tenbih ederdi.[22]
– Hicretin 11. senesi Safer ayının son haftasında (Mayıs 632) rahatsızlanan Rasûlullah (s.a.v), ashabına yaptığı konuşmada, Allah Teâlâ’nın bir kulunu dünya ile kendi yanında olandan birini tercih etmekte serbest bıraktığını, o kulun da Allah’ın yanında olanı tercih ettiğini söylemesi üzerine Hz. Ebû Bekir, kastedilen kişinin Rasûl-i Ekrem olduğunu anlamış ve ağlamaya başlamıştı. Ebû Saîd el-Hudrî der ki: “Kendi kendine: «Allâh Teâlâ’nın, bir kulu dünya ile kendi katında olan (âhiret nimetleri) arasında muhayyer bırakmasında, onun da Allah katında olanları tercih etmesinde ne var ki, bu güngörmüş yaşlıyı böyle ağlatıyor?» diye düşündüm. Meğer muhayyer bırakılan o kul Rasûlullah’ın kendisi imiş! Meğer Ebû Bekir es-Sıddîk hepimizden daha bilgili, Allah Rasûlü’nü en iyi tanıyanımız imiş!” Rasûlullah (s.a.v) Hz. Ebû Bekir’in ağladığını görünce şöyle buyurdu: “Ey Ebû Bekir, ağlama! Hem sohbet (yani arkadaşlık) hususunda, hem de malını bezletme hususunda insanların bana en fazla ihsanda bulunanı Ebû Bekir’dir. Ümmetimden birini kendime halîl (dost) edineydim Ebû Bekir’i edinirdim. Lâkin İslâm sebebiyle olan kardeşlik ve sevgi, (şahsi dostluktan efdaldir.) Mescidde Ebû Bekir’in kapısından başka kapatılmadık hiçbir kapı kalmasın!”[23]
Rasûlullah (s.a.v), ensar ve muhacirlerin İslâm uğrunda yaptığı fedakârlıkları zaman zaman yâdeder ve onları medhederdi. Ancak onların içerisinde Hz. Ebû Bekir’in ayrı bir yeri vardır. Allah Rasûlü, ona olan minnettarlığını şöyle ifade ederdi: “Bize iyiliği dokunan herkese bunun karşılığını ayniyle veya daha fazlasıyla ödemişizdir. Ancak Ebû Bekir müstesna!.. Onun o kadar çok iyiliği olmuştur ki onun mükâfatını kıyamet günü Allah Teâlâ verecektir. Bana Ebû Bekir’in malı kadar kimsenin malı faydalı olmamıştır. Eğer kendime bir dost edinseydim, mutlaka Ebû Bekir’i edinirdim. (Kendini kasdederek) Haberiniz olsun, arkadaşınız halîlullâh’tır, yani Allah Teâlâ’nın dostudur.”[24]
Bu rivayetlerin çoğu sahihtir ve bize Hz. Ebû Bekir’in Allah Rasûlü’nün yanında ayrı bir yere sahip olduğunu göstermektedir.
[1] Fayda, “Ebû Bekir” mad., DİA, X, 105.
[2] Tirmizî, Muhammed b. İsa b. Sevre b. Musa b. Ed-Dahhâk, Ebû İsa (v. 279), eş-Şemâilü’l-Muhammediyye ve’l-hısâlü’l-Mustafaviyye, Âsitâne, 1285, s. 104; Heysemî, IX, 15. Heysemî isnadının hasen olduğunu söylemiştir.
[3] Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 5.
[4] Buharî, Ashâbu’n-Nebî, 5, Tefsir, 7/3.
[5] el-A’râf 7/158. Buharî, Tefsir, 7/3; İbn Kesîr, Tefsîr, III, 499-500.
[6] Tirmizî, Cum’a 63/593. Tirmizî “hasen sahih” olduğunu söylemiştir.
[7] Tirmizî, Salât, 12/169. Tirmizî “hasen” olduğunu söylemiştir.
[8] Fayda, “Ebû Bekir” mad., DİA, X, 103.
[9] Fayda, “Ebû Bekir” mad., DİA, X, 103.
[10] Tirmizî, Menâkıb, 16/3680; Hâkim, II, 290/3046; Kettânî, I, 95-98. Tirmizî “hasen garib”, Zehebî “sahih” olduğunu söylemiştir.
[11] Dihlevî, İzâletü’l-hafâ, II, 172-173.
[12] Hâkim, III, 66/4408.
[13] İbn Asâkir, XXX, 130; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 138-139.
[14] Müslim, Salât, 123.
[15] İbn Kesîr, Tefsîr, VIII, 47.
[16] Tirmizî, Menâkıb, 16/3668. Tirmizî “garîb” olduğunu söylemiştir.
[17] Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 8, Hars 4, Enbiya 50; Müslim, Fedailu’s-Sahâbe 13.
[18] Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe, 13.
[19] Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 128.
[20] Ahmed, IV, 58; Hâkim, II, 188/2718; Heysemî, IV, 257; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 135-136. Bu rivayet hakkında ihtilaf edilmiştir. Heysemî “hasen” olduğun söylerken Şuayb Arnaût “zayıf cidden” demiştir.
[21] Aʻzamî, Muhammed Mustafa, Küttâbü’n-Nebî (s.a.v), Beyrut: el-Mektebetü’l-İslâmî, 1398, s. 29-31.
[22] Bkz. Kettânî, I, 348.
[23] Buhârî, Salât, 80; Ashâbu’n-Nebî, 3; Menâkıbu’l-Ensâr 45, Müslim, Fedâilu’s-Sahabe 2; Tirmizî, Menakıb, 15. Krş. Ahmed, III, 18.
[24] Tirmizî, Menâkıb, 15/3661. Tirmizî “hasen garîb” olduğunu, Elbânî ise “sahih” olduğunu söylemiştir.