3. Tefsirle İlgili Hadisler Rivayet Etmesi

Hz. Ebû Bekir’in hadis rivayetinde çok hassas davrandığını gösteren nakiller mevcuttur. Nitekim Hz. Ali, başkası bir hadis rivayet ettiğinde ona bunun doğruluğuna dair yemin ettirdiğini ancak Hz. Ebû Bekir’den yemin istemediğini, çünkü onun daima doğru söylediğini ifade eder.[1] Hz. Ebû Bekir, aynı hassasiyet içerisinde Kur’ân tefsiriyle alâkalı bazı hadisleri de nakletmiştir. Bunlardan tesbit edebildiklerimiz şunlardır:

1. Misal: el-Bakara 2/275-279 âyetlerinde faiz yasağından bahsedilir. Hz. Ebû Bekir bu âyetlerin tefsiri mahiyetinde faizle ilgili bir hadis nakleder. Ebû Râfiʻ şöyle anlatır: (Çarşıya) çıkmıştım, Ebû Bekir es-Sıddîk ile karşılaştım. Elinde iki halhal vardı. Onları kendisinden satın aldım ve terazinin bir kefesine koydum. Kendi gümüş paramı da diğer kefeye koydum. Benim param ağır basınca, “Ben (fazlasını) sana helâl ediyorum” dedim. Ebû Bekir (r.a); “Sen helâl etsen de Allah onu bana helâl etmiyor. Rasûlullah’ın şöyle buyurduğunu işittim: «Gümüş, gümüş ile aynı ölçüde, altın altınla aynı ölçüde (alınıp satılmalıdır). Artıran ve karşısındakinden artırmasını isteyen ateştedir» dedi.”[2]

2. Misal: Cenâb-ı Hak, el-Bakara 2/280’de zor durumda olan borçluya kolaylık göstermeyi tavsiye etmektedir. Bu konuda Ebû Bekir es-Sıddîk, Nebiyy-i Ekrem’in şöyle buyurduğunu nakleder: “Kim Allah Teâlâ’nın duasını işitmesini, dünya ve âhirette sıkıntılarını gidermesini isterse, zor durumda olan borçlusuna mühlet versin veya ona indirim yapsın. Kimi, Allah’ın kıyamet günü kendisini cehennemin şiddetinden koruması ve (Arş’ının) gölgesine alması sevindirirse mü’minlere karşı kaba ve sert olmasın, onlara karşı merhametli davransın.”[3]

3. Misal: Cenâb-ı Hak, Âl-i İmrân 3/135’te bir günah işlediğinde hemen tevbeye sarılıp günahta ısrar etmeyen müttakî ve muhsin kullarını methetmektedir. Hz. Ebû Bekir’in nakline göre Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Günde yetmiş defa da tevbesinden dönse istiğfar eden kişi günahta ısrar etmiş sayılmaz.”[4]

Bu konudaki diğer bir rivayeti Ali (r.a) şöyle nakleder: “Ben Nebiyy-i Ekrem’den bir hadis duyduğumda, Allah Teâlâ bana o hadisten dilediği kadar istifade ettirirdi. Rasûl-i Ekrem’in ashabından biri bana hadis rivayet ettiğinde ondan yemin etmesini isterdim. Yemin ederse sözünü kabul ederdim. Bir defasında Ebû Bekir (r.a) bana bir hadis rivayet etti. Şüphesiz Hz. Ebû Bekir doğru söylerdi. Dedi ki: «Rasûl-i Ekrem’in; “Bir kul herhangi bir günah işlediğinde, kalkar, güzelce abdest alıp iki rekât namaz kılar ve Allah’a istiğfar ederse, Cenâb-ı Hak muhakkak o kulunu mağfiret buyurur” dediğini işittim. Sonra Rasûlullah (s.a.v) veya Ebû Bekir[5] şu âyet-i kerimeyi okudu: “Onlar (müttakî mü’minler), bir kötülük yaptıklarında ya da kendilerine zulmettiklerinde, Allah’ı hatırlayıp günahlarından dolayı hemen tevbe-istiğfar ederler. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki! Bir de onlar, işledikleri kötülüklerde bile bile ısrar etmezler.”[6]

4. Misal: en-Nisâ 4/36’da anne, baba, akrabalar, yetimler, yoksullar, komşular, arkadaş ve yolcuyla birlikte köle, câriye ve hizmetçilere de iyi davranılması emredilmektedir. Ebû Bekir (r.a) Nebiyy-i Ekrem’in bu konuda şöyle buyurduğunu nakleder: “Kötü ahlâklı (hizmetçilerine kötü davranan[7]) kimse cennete giremez.”[8]

5. Misal: Bir gün Hz. Ebû Bekir Allah’a hamd ü senadan sonra şöyle dedi: “Ey insanlar! Siz şu âyeti okuyor lâkin yanlış anlıyorsunuz: «…Siz kendinize bakın! Siz doğru yolda olduktan sonra sapıtan kimseler size zarar veremezler…»[9] Hâlbuki biz Nebiyy-i Ekrem’i şöyle buyururken işittik: «İnsanlar zalimi görüp de onun elini tutmaz (zulmüne mâni olmazlar)sa, Allah’ın onları umumi bir şekilde cezalandırması yakındır».” Ben Rasûl-i Ekrem’i şöyle buyururken de işittim: «Bir topluluğun arasında günahlar işlenir de onlar güçleri yettiği halde bunu değiştirmezlerse, Allah Teâlâ, yakın bir zamanda mutlaka onlara umumi bir azap gönderir».”[10]

Ebû Ubeyd şöyle der: “Sıddîk (r.a), insanların bu âyeti yanlış tevil etmelerinden ve bu anlayışın da onlara emr bi’l-maʻrûf ve nehy ani’l-münkeri terk ettirmesinden korktu. Onlara bunun böyle olmadığını bildirdi. Müdahele edilmeyecek münker, İslam devletiyle anlaşma yapmış olan zimmîlerin söyledikleri şirk sözleridir. Çünkü onlar öyle inanıyorlar. Bu inançlarıyla kalmak üzere onlarla sulh yapılmıştır. Ama ehl-i İslâm’dan zuhur eden fısk, isyan ve şüpheler buna dâhil olmaz.”[11]

Mücâhid ve Saîd b. Cübeyr âyetin yahudi ve hristiyanlar hakkında olduğunu söylemişlerdir. Yani, siz kendinize bakın, ehl-i kitaptan sapıtanlar size zarar vermez, onlardan cizyeyi alın ve kendi hallerine bırakın![12] Bu görüş Hz. Ebû Bekir’in tefsiriyle uyum arzetmektedir.

İbn Mesʻûd (r.a) bu âyet hakkında şöyle demiştir: “İnsanlar sözünüzü dinlediği müddetçe maʻrûfu emredin, münkerden nehyedin. Tavsiyelerinizi reddeder, size karşı gelirlerse o zaman kendinize bakın.” Sonra şu tesbiti yapmıştır: “Kur’ân’dan bazı âyetler inmiştir ki onların ifade ettiği mâna daha bu âyetler inmeden önce gerçekleşmiştir. Bazı âyetler vardır, onlar Rasûl-i Ekrem’in zamanında gerçekleşmiştir. Bazı âyetler vardır, Rasûl-i Ekrem’den az sonra gerçekleşmiştir. Bazı âyetler vardır, mânaları âhir zamanda tahakkuk edecektir. Bazı âyetler vardır, kıyamet günü gerçekleşecektir; hesap, cennet ve cehennemden bahseden âyetler gibi. Kalpleriniz ve arzularınız bir olduğu, sizi birbirinize düşürüp kiminize kiminizin hıncını tattırmadığı müddetçe maʻrûfu emredin, münkeri nehyedin. Kalpler ve arzular farklılaştığı, birbirinize düştüğünüz, kiminiz kiminizin hıncını tatmaya başladığınız zaman herkes kendisiyle başbaşa kalmalı, kendine bakmalıdır. İşte o zaman bu âyetin kastettiği mânanın tahakkuk zamanı gelmiş demektir.”[13] Bu görüş de başlangıç itibariyle Hz. Ebû Bekir’in tefsiriyle uyum içindedir. Yani Müslümanların hatalarını görmezden gelmemek, nemelazımcı bir tavır içine girmemek bilâkis onları ikaz etmek, kötülüklerden sakındırmak gerekmektedir.

6. Misal: el-A’râf 7/142’de Hz. Musa’nın Cenâb-ı Hak ile mîkâtından bahsedilir. Tabii bu esnada Allah Teâlâ, Musa (a.s) ile konuşmuştur. Bu konuşmanın bir kısmını Ebû Bekir ve İmrân b. Husayn, Rasûl-i Ekrem’den şöyle naklederler: “Hz. Musa, Rabbine; «Çocuğunu kaybeden kadına taziyede bulunup onu teselli eden kişinin mükâfatı nedir?» diye sordu. Cenâb-ı Hak; «Benim gölgemden başka hiçbir gölgenin bulunmadığı günde onu kendi gölgeme alırım!» buyurdu.”[14]

7. Misal: Kur’ân-ı Kerim’in pekçok âyetinde cehennem ateşinden ve onun şiddetinden bahsedilir.[15] Ebû Bekir, Rasûl-i Ekrem’in şöyle buyurduğunu nakletmiştir: “Cehennemin sıcaklığı ümmetime, hamam sıcaklığı gibi olacaktır.”[16]

8. Misal: Süyûtî, “Çünkü Allah hakkın ta kendisidir; O, ölüleri diriltir; yine O, her şeye hakkıyla kadirdir”[17] âyetinin tefsirinde Hz. Ebû Bekir’in şu rivayetine yer verir: Rasûlullah (s.a.v) sabah namazını kılınca şöyle buyururdu:

مَرْحَبًا بِالنَّهَارِ الْجَدِيدِ، وَالْكَاتِبِ وَالشَّهِيدِ، اكْتُبَا بِسْمِ اللهِ الرَّحْمَنِ الرَّحِيمِ، أَشْهَدُ أَنْ لَا إِلٰهَ إِلَّا اللهُ، وَأَشْهَدُ أَنَّ مُحَمَّدًا رَسُولُ اللهِ، وَأَشْهَدُ أَنَّ الدِّينَ كَمَا وُصِفَ، وَالْكِتَابَ كَمَا أُنْزِلَ، وَأَشْهَدُ أَنَّ السَّاعَةَ آتِيَةٌ لا رَيْبَ فِيهَا، وَأَنَّ اللهَ يَبْعَثُ مَنْ فِي الْقُبُورِ

“Merhaba ey yeni gün, kâtip ve şahit melekler! Ey melekler şöyle yazın: Rahman ve Rahim olan Allah’ın ismiyle! Şahitlik ederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur ve yine şahitlik ederim ki Muhammed Allah’ın rasûlüdür. Yine şahitlik ederim ki din bize anlatıldığı ve Kitap indirildiği gibidir. Yine şahitlik ederim ki kıyamet mutlaka gelecektir, onda hiç şüphe yoktur ve Allah (c.c) kabirlerdeki ölüleri tekrar diriltecektir.”[18]

Hz. Ebû Bekir’in naklettiği bu hadis, âyetin ikinci kısmını tefsir etmektedir.

9. Misal: el-Mü’minûn 23/2; el-Hadîd 57/16 gibi huşûdan bahseden âyetlerin tefsirinde şu rivayete yer verilir: Ebû Bekir (r.a) bir konuşmasında şu hadisi zikretti: “Bir gün Rasûlullah (s.a.v); «Nifak huşûundan Allah’a sığının!» buyurmuştu. Yanındakiler; «Yâ Rasûlallah, nifak huşûu nedir?» diye sordular. O da; «Bedenin huşûlu görünmesi ancak kalpte nifakın bulunması (huşûlu olmaması)» diye cevap verdi.”[19]

10. Misal: Tefsir kitaplarımız, Ğâfir 40/56-57. âyetlerin Deccâl’e ve ona tâbi olacak yahudilere işaret ettiğini söyler ve Ebû Bekir’den şu rivayeti naklederler: Rasûlullah (s.a.v) şöyle buyurmuştur: “Deccal doğu tarafında Horasan denilen bir yerden çıkacaktır. Onun peşinden, yüzleri sanki deri kaplanmış bir kalkan gibi (geniş ve elmacık kemikleri ileri çıkık) olan bir takım kavimler gidecektir.”[20]

Hz. Ebû Bekir’den rivayet edilen tefsirle ilgili hadisler daha çok zayıf ve hasen derecesindedir. Sahih olanlar azınlıktadır. Ancak bunların çoğuyla tefsirde istidlal etmek mümkündür. Bu sebeple konuyla ilgili rivayetler bizim için önem arzetmektedir.

Hz. Ebû Bekir’in Rasûl-i Ekrem’den tefsir öğrenmesi, Kur’ân’ın nüzûl sürecini yaşaması ve onun mânalarına dair hadisleri işitip nakletmesi sebebiyle, onun tefsirle ilgili açıklamaları ve tavırları ayrı bir önem kazanmaktadır. Bu sebeple Süyûtî, bir müfessirin öncelikle Nebiyy-i Ekrem’den, ashabından ve onların asrında yaşayanlardan yapılan nakillere itimat etmesi, sonradan ortaya çıkarılan şeylerden kaçınması gerektiğini söyler. Bunların sözleri tearuz ettiğinde, cemʻ etmek mümkünse öyle yapmalıdır, tıpkı Sırât-ı Müstakîm hakkındaki sözlerinde olduğu gibi. Onların bu konudaki birbirinden farklı gibi görünen sözlerine baktığımızda hepsi de bir esasta toplanmaktadır. Müfessir burada, bu sözlerin hepsini de ihtiva edecek olan geniş mânalı sözü tercih etmelidir. Mesela Kur’ân ile nebilerin yolu birbirine zıt şeyler değildir. Sünnet yolu, Nebiyy-i Ekrem’in yolu, Ebû Bekir ve Ömer’in yolu da birbirine zıt değildir. Müfessir Sırât-ı Müstakîm’i açıklamak için bu görüşlerin hangisini alsa doğru ve güzel yapmış olur.[21] Süyûtî, bu değerlendirmesiyle Hz. Ebû Bekir’in Allah Rasûlü’nün yolundan gittiğini ve onunla aynileştiğini ortaya koymuştur. Yani ondan alınan bir hüküm, sünnete uygun düşecektir.

Sonuç olarak sahabenin, bilhassa da Hz. Ebû Bekir’in tefsirle ilgili rivayetlerinin, diğer tefsirlere nazaran daha farklı bir yeri ve önemi olduğunu söyleyebiliriz.


[1] Taberî, Tefsîr, VII, 220-222; İbn Kesîr, Tefsîr, II, 124.

[2] Abdürrazzak, Musannef, VIII, 124. Krş. Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, II, 112. Bir rivayette halhalları satan kişinin Ebû Râfîʻ olduğu ifade edilir (Heysemî, IV, 115). Hadis farklı senedlerle sabit olmakla birlikte bu hâdisenin nakledildiği tarik zayıf görülmüştür (Ukaylî, ed-Duafâ’, I, 271; Dârekutnî, Ebü’l-Hasen Ali b. Ömer b. Ahmed b. Mehdî b. Mesʻûd b. Nuʻmân b. Dînâr el-Bağdâdî (v. 385/995), el-ʻİlelü’l-vâride fi’l-ehâdîsi’n-nebeviyye (I-XV), thk. Mahfûzurrahman Zeynullah es-Selefî – Muhammed b. Sâlih b. Muhammed, Riyâd: Dâru Taybe, 1405/1985 – Demmâm: Dâru İbnü’l-Cevzî, 1427, I, 241).

[3] Ebû Nuaym, Hilye, V, 129; Beyhakî, Şuab, XIII, 538/10747. Krş. Müslim, Zühd, 74.

[4] Ebû Dâvûd, Vitir, 26/1514; Tirmizî, Deavât, 106/3559 (Tirmizî hadisin “garîb” olduğunu bildirmiştir, İbn Kesîr ise “hasen” olduğu kanaatindedir [II, 125]); Mervezî, Müsnedü Ebî Bekir es-Sıddîk, s. 186. Bkz. Taberî, Tefsîr, VII, 225; Beğavî, II, 107-108.

[5] Mubârekfûrî, Ebü’l-Alâ Muhammed Abdurrahman b. Abdirrahim (v. 1353/1935), Tuhfetü’l-ahvezî bi-şerhi Câmii’t-Tirmizî (I-X), Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, ts., II, 368.

[6] Âl-i İmrân 3/135. Ebû Dâvûd, Vitr, 26/1521; Tirmizî, Salât, 181/406; Tefsîr, 3/3006; Ahmed, I, 2. Tirmizî “hasen” olduğunu söylemiştir. Elbânî, Ebû Dâvûd’un rivayetinin “sahih” olduğunu bildirir.

[7] İbnü’l-Esîr, Ebü’s-Seâdât Mecdüddîn el-Mübârek b. Esîrüddîn Muhammed b. Muhammed eş-Şeybânî el-Cezerî (v. 606/1210), en-Nihâye fî ğarîbi’l-hadîs ve’l-eser (I-V), thk. Tâhir Ahmed ez-Zâvî – Mahmûd Muhammed et-Tanâhî, Beyrut: el-Mektebetü’l-İlmiyye, 1399/1979, IV, 358.

[8] Tirmizî, “Birr”, 29/1946 (Tirmizî “garîb” olduğunu söyler); İbn Mâce, “Edeb”, 11; Ahmed, I, 12. Bkz. Beğavî, II, 213.

[9] el-Mâide 5/105.

[10] Ebû Dâvûd, Melâhim, 17/4338; Tirmizî, Fiten, 8; Tefsîr, 5/17; İbn Mâce, Fiten, 20; Ahmed, I, 2, 7, 9. Bkz. Taberî, Tefsîr, XI, 148-150, 152; İbn Kesîr, Tefsîr, III, 212-213. Elbânî “sahih” olduğunu söylemiştir.

[11] Beğavî, III, 109-110.

[12] Beğavî, III, 110.

[13] Beğavî, III, 110. Bkz. Taberî, Tefsîr, XI, 144; İbn Ebî Hâtim, IV, 1227; İbn Kesîr, Tefsîr, III, 213-214; Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, III, 216.

[14] İbnü’s-Sünnî, Amelü’l-yevm ve’l-leyle, s. 540. Elbânî, “zayıf” olduğunu söylemiştir.

[15] Bkz. et-Tevbe 9/81; Fâtır 35/36; el-Beyyine 98/6.

[16] Ebû Nuaym, Maʻrifetü’s-sahâbe, I, 37.

[17] el-Hac 22/6.

[18] Hatîb el-Bağdâdî, Târîhu Bağdâd, III, 259; İbn Asâkir, XIII, 401; Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, VI, 12.

[19] Beyhakî, Şuab, IX, 220/6568; Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, VI, 84. Benzer bir rivayet Ebu’d-Derdâ’dan da nakledilmiştir. Bkz. İbn Ebî Şeybe, Musannef, VII, 243/35711; Beyhakî, Şuab, IX, 220/6567; İbn Asâkir, XLVII, 183.

[20] Ahmed, I, 4, 7; İbn Mâce, Fiten, 33; Tirmizî, Fiten, 57/2237 (“hasen garîb” demiştir); Hâkim, IV, 573/8608; Hâzin, Alâüddin Ali b. Muhammed b. İbrahim b. Ömer eş-Şeyhî, Ebü’l-Hasen (v. 741/1341), Lübâbü’t-te’vîl fî meâni’t-Tenzîl (I-IV), tashih: Muhammed Ali Şâhin, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1415, IV, 77; Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, VII, 298. Krş. İbn Ebî Şeybe, Musannef, VII, 494.

[21] Süyûtî, el-İtkân, IV, 201.