Hz. Ebû Bekir, İslâm’ın doğuşunda ve gelişmesinde çok mühim roller üstlendiği için Kur’ân tefsirlerinin pekçok yerinde muhtelif vesilelerle zikri geçmektedir. Bu da onun tefsirdeki yerine ışık tutmaktadır. Tefsirlerde ona atıfta bulunulan her yeri burada saymak mümkün değildir. Ancak aralarından seçtiğimiz bazı yerlere şu şekilde temas edebiliriz:
a) el-Bakara 2/230 âyetinin tefsirinde nakledildiği üzere ilk kocasından ayrılıp bir başkasıyla evlenen bir kadın tekrar ilk kocasına dönmek isteyerek Allah Rasûlü’ne gelmiş, ancak kendisine ikinci kocasıyla cinsî münasebette bulunmadan boşanıp ilk kocasına dönmesinin dinen mümkün olmadığı söylenmişti. Bu şartı yerine getirmeyen kadın Hz. Ebû Bekir’in hilafeti zamanında ona müracaat etmiş, ancak o da; “Allah Rasûlü’ne geldiğinde seni gördüm, o sana sözünü söyledi, (ben de aynı şeyi söylüyorum), şimdi dön git!” demiştir.[1] Aynı hâdisede kadın Rasûl-i Ekrem’e geldiğinde ikinci kocasının erkekliğinin olmadığını kinâyeli bir şekilde söylemiş, kapıda beklemekte olan Hâlid b. Saîd bu duruma şaşırarak, Allah Rasûlü’nün yanında oturan Ebû Bekir’e seslenmiş; “Ey Ebû Bekir, ey Ebû Bekir, şu kadının Rasûl-i Ekrem’in yanında açık açık konuştuğu şeyi duymuyor musun? (Ona mânî olmayacak mısın?)” demiştir.[2]
b) Beğavî, en-Nisâ 4/125 âyetindeki “halîl: dost” kelimesini tefsir ederken Allah Rasûlü’nün; “Çok yakın bir dost (halîl) edinseydim Ebû Bekir’i edinirdim. Lâkin o benim kardeşim ve arkadaşımdır. (Kendisini kastederek) Şüphesiz bu arkadaşınızı, Allah -azze ve celle- dost edinmiştir”[3] hadisine yer verir.[4]
c) Tefsir kaynaklarımızda Hz. Ebû Bekir’den bahsedilen yerlerden biri de, “Hatırla ki, kâfirler seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri yahut seni (yurdundan) çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı…”[5] âyetinin tefsiridir. Orada şu hâdiseye yer verilir: Müşrikler, Rasûlullah (s.a.v) Kâbe’yi tavaf edip Hacer-i Esved’i istilam ederken hep birden üzerine kapanıp hiçbir açık yer bırakmadan onu kuşatmaya ve kimse görmeden ortalarında öldürmeye karar verdiler. Böylece kavmi onu kimin öldürdüğünü bilemeyecek ve diyet kabul etmek mecburiyetinde kalacaktı. Tam dedikleri gibi yaptıkları esnada bu durum Hz. Ebû Bekir’e haber edildi. Derhal geldi ama Allah Rasûlü’ne ulaşacak bir giriş bulamadı, “Bir adamı «Rabbim Allâh’tır» diyor diye öldürecek misiniz?! Hâlbuki o, size Rabbinizden apaçık mûcizeler getirmiştir”[6] dedi. Sonra Allah Teâlâ onları Nebiyy-i Ekrem’in başından dağıttı.[7]
d) et-Tevbe 9/75 âyetinin tefsirinde, başta zekât vermek istemeyip ağır sözler söyleyen ama daha sonra pişman olan Saʻlebe’nin kıssasından bahsedilir. O, daha sonra zekâtını getirdiğinde Allah Rasûlü (s.a.v) onu kabul etmemişti. Ebû Bekir halife olunca ona getirdi, o da “Rasûlullah (s.a.v) kabul etmedi de ben mi kabul edeceğim?” diye onu geri çevirdi.[8]
e) Yûnus 10/14 âyetinin tefsirinde Avf b. Mâlik’in bir rüyasından bahsedilir. Rüyasında semadan bir ipin sarkıtıldığını ve Rasûl-i Ekrem’in o iple yukarı çekildiğini, sonra tekrar sarkıtılıp Ebû Bekir’in yukarı çekildiğini görmüştür. Bu rüyayı Ebû Bekir’e anlatırken Ömer (r.a) müdahele edip; “Bırak şu rüyanı, bize anlatma, ona ihtiyacımız yok!” diyerek Avf’ı susturmuş, kendisi halife olduğunda onu çağırıp rüyasını tekrar anlatmasını istemişti. Avf da daha önce niçin kendisini azarlayarak rüyasını anlattırmadığını sorunca; “Allah iyiliğini versin! Rasûl-i Ekrem’in halifesine kendi vefatını haber vermeni hoş görmedim!” demiştir.[9] Yani Hz. Ömer bu rüyada Hz. Ebû Bekir’in vefatının haber verildiğini anlamış ve Avf’ı susturmuştur.
f) Yûsuf 12/21 âyetinin tefsirinde Abdullah b. Mesʻûd’un şu sözüne yer verilir: “İnsanların en firasetlileri üç kişidir: Birincisi Yûsuf hakkında firasetle karar veren Mısır Azîzi’dir ki hanımına; «Ona değer ver ve güzel bak! Umulur ki bize faydası olur veya onu evlât ediniriz»[10] demişti. Hâlbuki o esnada diğer insanlar ona değer vermiyorlardı. İkincisi Ebû Bekir’dir ki büyük bir firaset göstererek Hz. Ömer’i yerine halife olarak teklif etmiştir. Üçüncüsü de; «Babacığım, onu ücretle (çoban) tut. Çünkü ücretle istihdam edeceğin en iyi kimse, güçlü ve güvenilir olandır»[11] diyen kadındır.”[12]
g) en-Nûr 24/11-20 âyetlerinin tefsirinde nakledilen bir rivayette Hz. Âişe der ki: “Allah Teâlâ benim haklılığıma dair âyetleri indirdi. Benim sebebimle bu ümmet neredeyse helâk olacaktı. Rasûl-i Ekrem’den vahiy hali kalkıp melek semaya yükselince Allah Rasûlü (s.a.v) Ebû Bekir’e; «Kızına git haber ver, Allah Teâlâ onun haklılığına dair bilgiyi semadan indirdi» buyurmuş. Babam neredeyse tökezleyecek gibi bir halde koşarak bana gelip; «Müjde kızım, anam babam sana feda olsun! Allah Teâlâ senin haklı olduğuna dair âyet indirdi» dedi…”[13]
h) ez-Zuhruf 43/44 âyetinin tefsirinde, Kureyş kabilesindeki faziletli insanlardan bahsedilirken ilk önce sıddîkiyet vasfıyla Ebû Bekir zikredilir.[14]
ı) el-Feth 48/25 âyetinin tefsirinde Hudeybiye sulhünden bahsedilir. Kureyş’in elçisi olarak gelen Urve b. Mesʻûd, Rasûl-i Ekrem’e, etrafındaki insanların kendisini bırakıp kaçacağını söyleyince Ebû Bekir (r.a) dayanamayıp, Araplar arasında yaygın olan bir hakaret cümlesiyle; “Sen git Lât’ın fercini yala! Biz mi kaçıp onu yalnız bırakacakmışız?” diye sert bir cevap vermiştir. Urve, konuşanın kim olduğunu sorup Ebû Bekir olduğunu öğrenince; “Nefsim elinde olan Zat’a yemin ederim ki bana yapmış olduğun ve henüz karşılığını veremediğim iyiliğin olmasaydı sana cevap verirdim” demiştir. Bir müddet sonra sulh yapıldığında, bazı ağır maddelere itiraz eden Ömer (r.a) celallenince onu ikna edip sakinleştirmek de yine Hz. Ebû Bekir’e düşmüştür.[15]
Bu şekilde tefsirlerin pekçok yerinde sık sık Hz. Ebû Bekir’den bahsedilmektedir. Müfessirlerin muhtelif vesilelerle ona çokça temas etmeleri, onun İslâm tarihi ve İslâmî ilimler açısından önemine işaret etmektedir. Dolayısıyla Hz. Ebû Bekir’in, diğer İslâmî ilimlerde olduğu gibi tefsir ilminde de esaslı bir yerinin olduğu anlaşılmaktadır.
[1] Beğavî, I, 273.
[2] Buhârî, Şehâdât, 3; Müslim, Nikâh, 111; Ahmed, VI, 37; Taberî, Tefsîr, IV, 591.
[3] Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 3. Krş. Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 5.
[4] Beğavî, II, 292.
[5] el-Enfâl 8/30.
[6] el-Mü’min 40/28.
[7] Taberî, Tefsîr, XIII, 501.
[8] Taberî, Tefsîr, XIV, 371; Beğavî, IV, 77. Rivayet zayıftır. Ahmed Muhammed Şâkir, isnadında “metrûk” bir râvinin bulunduğunu söyler. Ebû Gudde bu rivayetin son derece zayıf ve illetli olduğunu söyler. Râvilerinden Muân b. Rifâa, kendisinden rivayette bulunmanın helâl olmayacağı “metrûk” biridir (Leknevî, el-İmâm Ebü’l-Hasenât Muhammed Abdülhay el-Hindî (v. 1304), el-Ecvibetü’l-fâdıla li’l-es’ileti’l-aşerati’l-kâmile, taʻlîk, Abdülfettah Ebû Gudde, Haleb: Mektebetü’l-Matbûâti’l-İslâmiye, 1404/1984, s. 108).
[9] Taberî, Tefsîr, XV, 39. Ahmed Muhammed Şâkir bu senedde “metrûk” bir râvînin bulunduğunu ancak İbn Saʻd’ın aynı rivayeti farklı ifadelerle ve “hasen” bir senedle rivayet ettiğini söyler (İbn Saʻd, III, 331).
[10] Yûsuf 12/21.
[11] el-Kasas 28/26.
[12] İbn Saʻd, III, 273; Taberî, Tefsîr, XVI, 19; İbn Ebî Hâtim, VII, 2159; Hâkim, III, 96/4509.
[13] Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, VI, 155. Krş. Ahmed, VI, 367; Taberânî, el-Muʻcemü’l-kebîr, XXIII, 123; İbn Kesîr, Tefsîr, VI, 24.
[14] Heysemî, X, 24; Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, VII, 381; Âlûsî, XIII, 84. Heysemî râvilerinden Hüseyn es-Selûlî’yi tanımadığını, diğer ricâlinin sika olduğunu söyler.
[15] Beğavî, VII, 315, 318.