3. Allah Rasûlü’ne Muhabbeti ve Adanmışlığı

Hz. Ebû Bekir’in Allah’ın dinine karşı gösterdiği fedakârlık ve muhabbeti O’nun Rasûlü’ne göstermemesi mümün değildir. Bu konuda çok zengin örnekler vardır. Bunların bir kısmını burada naklederek onunla Allah Rasûlü arasındaki muhabbet bağını ortaya koymaya çalışalım:

– Hz. Osman, yaşadığı bir hâdiseyi hatırladığında gözlerinden yaşlar akmış ve şöyle anlatmıştır: Rasûlullah (s.a.v) bir gün Kâbe’yi tavaf ediyor, o esnada Ukbe bin Ebî Muayt, Ebû Cehil ve Ümeyye bin Halef de Kâbe’nin Hicr bölgesinde oturuyorlardı. Allah Rasûlü, hizalarından geçerken hoşuna gitmeyecek bazı laflar söylediler. Efendimiz’in bu sözlerden hoşlanmadığı mübarek yüzünden belli oluyordu. Yanına yaklaştım. Onu, Hz. Ebû Bekir’le birlikte aramıza aldık. Rasûlullah (s.a.v) parmaklarını benim parmaklarımın arasına geçirdi. Birlikte tavaf etmeye başladık. Ebû Cehil ve arkadaşlarının hizasına geldiğimizde, Ebû Cehil, Allah Rasûlü’ne; “Vallahi, denizlerde bir kıl parçasını ıslatacak kadar su bulunduğu ve sen de atalarımızın taptığı tanrılara tapmaktan men ettiğin müddetçe seninle barışmayacağız!” dedi. Rasûlullah (s.a.v); “Ben de öyle!” buyurdu. Tavafın üçüncü şavtını da böylece yapıp dördüncü şavta başladığımızda, Ebû Cehil yerinden fırlayarak Efendimiz’in yakasını tutmak istedi. Ben sadrından itince sırt üstü düştü. Hz. Ebû Bekir, Ümeyye bin Halef’i; Allah Rasûlü de Ukbe bin Ebî Muayt’ı defetti. Onlar başından dağılınca Nebiyy-i Ekrem ayakta durup; “Vallahi, siz acil azabı hak edinceye kadar bu kötülüklerinizden vazgeçmeyeceksiniz! Sizler, nebîniz için ne kötü kavimsiniz!” buyurduktan sonra evine döndü. Biz de arkasından evine kadar takip ettik. Rasûlullah (s.a.v), kapısının önünde durup yüzünü bize döndürdü ve; “Sevinin! Hiç şüphesiz, Allah Teâlâ dinini açıklayıp üstün kılacak ve Rasûlü’ne de yardım edecektir. Şu gördüğünüz kişiler, Yüce Allah’ın sizin elinizle tez vakitte helak edeceği kimseler arasındadır!” buyurdu. Vallahi ben Yüce Allah’ın onları bizim ellerimizle kahrettiğini gördüm.[1]

– Ebû Bekir (r.a) bir gün Rasûlullah’ın huzuruna girmek için izin istediği sırada, kızı Âişe’nin Allah Rasûlü’ne karşı yüksek sesle konuştuğunu duydu. İçeri girince kızını tokatlamaya kalkışarak; “Allah Rasûlü’ne karşı nasıl sesini yükseltirsin!” dedi. Rasûlullah (s.a.v), Ebû Bekir’e mâni oldu. O da öfkeyle dışarı çıktı. Ebû Bekir ayrılınca Rasûlullah hanımı Hz. Âişe’ye; “Gördün mü, seni babanın elinden nasıl kurtardım!” buyurdu. Ebû Bekir birkaç gün sonra tekrar Allah Rasûlü’nün huzuruna çıkmak için izin istedi. İçeri girdiğinde Rasûlullah ile kızının barıştıklarını görünce; “Beni savaşınıza karıştırdığınız gibi barışınıza da dâhil edin!” dedi. Allah Rasûlü; “Kabul ettik, seni aramıza kattık” buyurdu.[2]

– Bir gün Rasûlullah (s.a.v), hiç âdeti olmayan ve kimsenin kendisini dışarıda görmediği bir vakitte evinden çıkmıştı. Ebû Bekir hemen yanına geldi. Efendimiz (s.a.v); “Bu saatte buraya gelmenin sebebi nedir ey Ebû Bekir!” diye sordu. O da; “Rasûlullah’ı görür, mübarek yüzüne bakar ve kendisine selam veririm ümidiyle çıkmıştım!” dedi.[3]

– Ebû Bekir (r.a), Uhud’da savaş müslümanlar aleyhine gelişme gösterdiği andan itibaren vücudunu Rasûlullah’a siper eden ve yanından hiç ayrılmayan birkaç sahabiden biridir.[4] Hudeybiye barış görüşmeleri esnasında, Kureyş elçisi Urve b. Mesʻûd’un müslümanları hedef alan ve onların Rasûl-i Ekrem’i bırakıp kaçacaklarını iddia eden hakaret dolu sözlerine çok sert bir tepki vermiştir.[5]

– Bir gün Rasûlullah (s.a.v); “Ebû Bekir’in malından istifade ettiğim kadar başka hiç kimsenin malından fayda­lanmadım!” buyurmuştu. Bunun üzerine Ebû Bekir ağlayarak; “Ben ve malım, yalnızca senin için değil miyiz yâ Rasûlallah!” dedi.[6] Böylece, kendisini her şeyiyle Allah ve Rasûlü’nün yoluna adadığını gösterdi.

– Ebû Bekir birgün ikindi namazını kıldıktan sonra çıkmış yürüyordu. Derken Allah Rasûlü’nün torunu ve Hz. Ali’nin oğlu Hasan’ın çocuklarla oynadığını gördü. Ebû Bekir, hemen onu alarak boynuna bindirdi ve; “Babam sana feda olsun! Vallahi Rasûlullah’a benziyor, Ali’ye değil!” dedi. Hz. Ali de yanlarında tebessüm ediyordu.[7]

– Ebû Bekir Sıddîk bir gün minbere çıktığında ağladı. Sonra; “Rasûlullah (s.a.v) geçen sene minbere çıkmıştı…” dedi ve yine ağladı. Nihayet şöyle diyebildi: “Allah’tan af ve afiyet isteyin! Zira kimseye, kesin ve sağlam bir imandan (yakînden) sonra afiyetten daha hayırlı bir şey verilmemiştir.”[8] Yani o, Allah Rasûlü’nü hatırladıkça duygulanırdı.

– Ebû Bekir (r.a) ölüm döşeğindeyken kızı Âişe babasını medhetmek için Ebû Tâlib’in şu beytini misal getirmişti:

وَأَبْيَضَ يُسْتَسْقَى الْغَمَامُ بِوَجْهِهِ  رَبِيعُ الْيَتَامَى عِصْمَةٌ لِلْأَرَامِلِ

“O öyle bir efendidir ki bembeyazdır, yüzü suyu hürmetine Allah’tan yağmur istenir ve bulutlardan yağmur boşanır. Yetimlerin doyurucusu, dulların koruyucusudur.”

Her şeyin en güzelini Allah Rasûlü’ne lâyık gören Ebû Bekir şöyle dedi: “O dediğin vallahi Rasûlullah’tır.”[9]

– Vefat ettiği hastalığı esnasında Hz. Ebû Bekir, kızı Âişe’ye; “Nebiyy-i Ekrem hangi gün vefat etmişti?” diye sordu. O da; “Pazartesi!” dedi. Ebû Bekir; “Bugün günlerden ne?” deyince yine “Pazartesi” dedi. Bunun üzerine Ebû Bekir; “Benim vefatımın da şu an ile gece arasında vaki olma­sını ümit ediyorum!” (“Eğer bu gece ölürsem beni yarına bekletmeyiniz! Zira benim için gün ve gecelerin en sevimlisi Rasûlullah’a en yakın olanıdır!”[10]) dedi. Gerçekten de salı akşamı vefat etti ve sabah olmadan defnedildi.[11]

Hz. Ebû Bekir’in Allah Rasûlü’ne muhabbetini, adanmışlığını ve bağlılığını gösteren pekçok sahih rivayet mevcuttur. Aslında onu diğer sahabilerden farklı kılan yönü de burasıdır. Bu derin duyguları sebebiyle Allah Rasûlü’nden hiç ayrılmamış, Kur’ân ve İslâm hakkında iyice sağlamlaşıp istikrar kazanmış köklü bir ilme sahip olabilmiştir.



[1] Makdisî, el-Ehâdîsü’l-muhtâra, I, 514-515; İbn Seyyid, Uyûnü’l-eser, I, 123; Halebî, İnsânü’l-uyûn, I, 416. Makdisî, Dârekutnî’nin bu rivayete “garîb” dediğini nakleder.

[2] Ebû Dâvûd, Edeb, 84/4999. Elbânî, isnadının zayıf olduğunu söylemiştir.

[3] Tirmizî, Zühd, 39/2369; Hâkim, IV, 145/7178. Krş. Ahmed, V, 81; Müslim, Eşribe, 140; İbn Kesîr, Tefsîr, VIII, 474-476. Tirmizî, “hasen sahih garîb” olduğunu söylemiştir.

[4] İbn Hişâm, II, 80, 83.

[5] Buhârî, Şurût, 15.

[6] Ahmed b. Hanbel, Fedâilü’s-sahâbe, I, 65; İbn Mâce, Mukaddime, 11.

[7] Buhârî, Menâkıb, 23; Hâkim, III, 184/4784.

[8] Bkz. Tirmizî, Deavât, 105/3558; Ahmed, I, 3. Şuayb Arnaut “sahih” olduğunu söylemiştir.

[9] Ahmed, I, 7; Heysemî, VIII, 272.

[10] Ahmed, I, 8. Şuayb Arnaut isnadının zayıf olduğunu söylemiştir.

[11] Buhârî, Cenâiz, 94; 70; Ebû Nuaym, Maʻrifetü’s-sahâbe, I, 31.