2. Kur’ân’ın Nüzûl Sürecini Yaşaması

Ebû Bekir (r.a) ilk vahyin dışında neredeyse diğer vahiylerin tamamının nüzulünde Allah Rasûlü’nün yakınlarında bulunmuş, vahiy esnasında veya az sonra mutlaka Allah Rasûlü’nü görmüş, onunla konuşmuş, anlamadığı yerleri sormuş ve o anları bizzat yaşamıştır. Cahiliye dönemini bildiği gibi İslâm devrini de en iyi şekilde takip etmiştir. Aynı zamanda ticaretle uğraşması sebebiyle Arap Yarımadası’nın coğrafî ve sosyolojik durumunu da çok iyi bilmekteydi. Onun bu bilgi ve tecrübe birikimiyle nüzul coğrafyasında yaşaması, Kur’ân’ın mânalarına daha iyi vâkıf olmasını sağlamıştır. Nitekim Kur’ân’ın anlaşılması ve yorumlanmasında, nüzul döneminde Arap Yarımadası’nın şartlarını, gelişen hâdiseleri, Kur’ân’ın nüzul sürecini, toplumun değişim ve dönüşüm devrelerini, ihtiyaç ve taleplerini, siyasi, ekonomik, sosyal, dini ve ahlâki durumunu bilmek mühim görülmüştür.[1] Zira Kur’ân, nâzil olduğu ortama ait bütün izleri taşımaktadır. Nüzûl dönemindeki muhataplarının kültürel yapısını, kavram dünyasını ve coğrafi şartlarını onda görmek mümkündür. O süreci yaşayan sahabe için bu durum Kur’ân’ı anlama açısından mühim bir meziyet sayılırken daha sonraki insanlar da Kur’ân’ı, İslâm geleneği içinde geliştirilen ilmî disiplinler vasıtasıyla anlamaya çalışmışlardır.[2]

Hz. Ebû Bekir’in toplumdaki ve ticari hayattaki rollerini daha önce görmüştük. Şimdi de âyetlerin nâzil olduğu esnâda orada bulunduğunu, nüzulün sebep ve neticelerine vâkıf olduğunu gösteren rivayetlere birkaç misal verelim:

a) Mekke Dönemi

Hz. Ebû Bekir’in Mekke döneminde nâzil olan âyetlerin nüzûlüne şahit olduğuna dair daha önce pekçok rivayet kaydetmiştik. Müşriklerin Kâbe’de Allah Rasûlü’ne saldırmaları, Ümmü Cemil’in elinde taşla Allah Rasûlü’nü araması, Rum sûresinin nüzulü, Hz. Ebû Bekir hakkında nâzil olduğu söylenen âyetler gibi bu konuda çok sayıda misal zikredilebilir. Burada onları tekrar etmek istemiyoruz. Sadece şu âyeti zikredebiliriz:

“Hatırla ki, kâfirler seni tutup bağlamaları veya öldürmeleri yahut seni (yurdundan) çıkarmaları için sana tuzak kuruyorlardı…”[3] Bu âyette bahsedilen bütün olaylar ve neticesinde yapılan hicret esnasında Hz. Ebû Bekir devamlı Allah Rasûlü’nün yanında olmuş[4], âyet-i kerimenin mânasını âdeta iliklerine kadar hissetmiştir.

b) Hicret

– Hicret esnasında müşrikler Rasûlullah (s.a.v) ile Ebû Bekir’in saklandıkları mağaranın ağzına kadar geldiklerinde endişeye kapılan Hz. Ebû Bekir, Allah Rasûlü’ne hitaben; “Ben öldürülürsem, nihayet bir tek kişiyim, ölür giderim. Fakat sana bir şey olursa, o zaman bir ümmet helâk olur” diyordu. Rasûl-i Ekrem ayakta namaz kılıyor, Hz. Ebû Bekir de gözcülük yapıyordu. Allah Rasûlü’ne; “Şu kavmin seni arayıp duruyorlar. Vallahi ben kendim için endişelenmiyorum. Fakat sana zarar vermelerinden korkuyorum” dedi. Rasûl-i Ekrem, yâr-ı ğâr’ına;[5] “Ey Ebû Bekir, mahzun olma! Hiç şüphesiz Allah bizimle beraberdir!” buyurdu.[6] Ebû Bekir es-Sıddîk bu hâdiseyi kendisi şöyle anlatmıştır: Hicret yolculuğunda biz Rasûlullah (s.a.v) ile mağaradayken, tepemizde dolaşıp duran müşriklerin ayaklarını görünce; “Ey Allah’ın Rasûlü! Eğer şunlardan biri eğilip aşağıya bakacak olsa mutlaka bizi görür” dedim. Rasûl-i Ekrem şöyle buyurdu: “Üçüncüleri Allah olan iki kişiyi sen ne zannediyor (ve haklarında neler düşünüyor)sun, ey Ebû Bekir?”[7]

Bu tablo Hz. Ebû Bekir için en büyük şeref levhasıdır. Çünkü Cenâb-ı Hak bu ânı Kur’ân-ı Kerim’de zikrederek ebedileştirmiş ve onun Allah Rasûlü’ne yardımcı olduğunu ilan etmiştir: “Eğer siz ona (Rasûlullah’a) yardım etmezseniz, Allah ona yardım etmiştir: Hani, kâfirler onu, iki kişiden biri olarak (Mekke’den) çıkarmışlardı, hani onlar mağaradaydı, o, arkadaşına; «Üzülme, Allah bizimle beraberdir» diyordu. Bunun üzerine Allah ona emniyetini indirdi…”[8]

Nüzul süreci bu kadar derinden ve bundan daha güzel yaşanamaz. Hz. Ebû Bekir hem âyette bahsedilen olayları yaşamış hem de âyette kendisine işaret edilmiştir. Allah Rasûlü de ona; “Sen benim Havz başında arkadaşım ve mağarada arkadaşımsın!” buyurmuştur.[9]

Ebû Bekir Sıddîk bir gün insanlara hitap ettiği esnada; “Hanginiz Tevbe sûresini okuyacak?” diye sordu. Bir kişi “Ben” dedi. Ebû Bekir; “Oku” dedi. O kişi 40. âyetin O, arkadaşına: «Üzülme, Allah bizimle beraberdir» diyordu” kısmına gelince Ebû Bekir (r.a) ağlayarak; “Vallahi onun arkadaşı benim!” dedi.[10]

Hz. Ebû Bekir hicret esnasında mağaranın etrafında bütün ailesi ve hizmetçileriyle birlikte Allah Rasûlü’ne hizmet etmiştir.[11]

Hüseyin b. Fadl (v. 282/895) şöyle der: “Kim, «Ebû Bekir, Rasûl-i Ekrem’in arkadaşı olmamıştır» derse o Kur’ân nassını inkâr ettiği için kâfir olur. Diğer sahabileri inkâr ederse bidʻatçi olur, kâfir olmaz.”[12]

İbn Hacer, Hz. Ebû Bekir’in faziletlerinin çok olduğunu, hatta bu konuda müstakil eserlerin kaleme alındığını ancak en büyük faziletinin bu âyet-i kerime olduğunu söyler.[13] Bu fazilette ona ortak olan başka biri yoktur. Ömer (r.a), halifeliği zamanında bazılarının kendisini Hz. Ebû Bekir’e üstün tutar gibi konuştuklarını işitmişti. Bu duruma çok kızdı. Daha sonra çileli hicret günleri gözünde canlandı. Rasûlullah (s.a.v) ile Hz. Ebû Bekir’in mağarada birlikte geçirdikleri geceyi hatırlattı ve büyük bir hasret içinde şöyle dedi: “Vallahi, Hz. Ebû Bekir’in o gecesi, Ömer’in bütün ailesinden daha hayırlıdır! Rasûlullah mağaraya gitmek için yola çıkmıştı, yanında Ebû Bekir vardı… Canımı elinde tutan Yüce Zat’a yemin ederim ki işte o gece, Ömer’in bütün âl u ashabından daha hayırlıdır.”[14]

Şaʻbî, “Allah -azze ve celle- bu âyette, Ebû Bekir Sıddîk haricinde bütün yeryüzü halkına itapta bulunmuştur” demiştir.[15] Süfyan b. Uyeyne: “Allah (c.c) bütün müslümanları Nebiyy-i Ekrem’ine (hakkıyla yardım etmedikleri) için azarladı. Bundan sadece Ebû Bekir’i istisna tuttu, o, azarın haricinde kaldı” demiş ve bu âyeti okumuştur.[16]

Tefsirlerde ayrıca, bu âyette bahsedilen sekinetin Ebû Bekir’in üzerine indiği, çünkü Allah Rasûlü’ne daha evvel inmiş olduğu söylenir.[17]

Hâsılı, bu âyet-i kerime ve onunla ilgili rivayetler, Hz. Ebû Bekir’in nüzûl ortamının içinde hatta tam ortasında olduğunu göstermektedir.

– Bu konudaki diğer bir misal de şudur: Suheyb b. Sinan, bütün malını müşriklere terkederek ellerinden kurtulup hicret etmişti. Müşriklere sadece bir binekle yol azığı almayı şart koşmuştu. Medine’ye yaklaşınca Hz. Ebû Bekir ve Ömer, bazı sahabilerle birlikte onu karşıladılar. Ebû Bekir (r.a); “Alışverişin kazançlı olsun ey Ebû Yahyâ!” dedi. Suheyb; “Senin alışverişin de zarar etmesin, hayırdır, ne oldu?” dedi. Ebû Bekir: “Allah (c.c) senin hakkında âyet indirdi” dedi ve ona “İnsanlardan öyleleri de var ki, Allah’ın rızasına ermek için kendini feda eder…”[18] âyet-i kerimesini okudu.[19]

c) Medine Dönemi

Medine devrinde yaşanıp da herhangi bir hususi başlık altına girmeyen örnekleri bu umumi başlık altında toplayacağız. Diğerlerini ise kendi yerlerinde zikredeceğiz.

– Medine’ye hicret ettikten sonra Rasûlullah (s.a.v), ensardan Hz. Câbir’in hasta olduğunu işitince Ebû Bekir’le birlikte yürüyerek Benî Selime yurdundaki evine ziyarete gelmişlerdi. Nebiyy-i Ekrem, onun kendini bilmeyecek derecede hasta ve baygın olduğunu görünce biraz su iste­yip ondan abdest almış, sonra abdest suyundan birazını onun üzerine serpmişti. Bunun üzerine Câbir derhal ayılıp kendine geldi. Rasûl-i Ekrem’i başucunda görünce hemen malını nasıl miras bırakacağına dair İslâmî kaideleri öğrenmek istedi. Zira vefat edebileceği endişesini taşıyordu. Derhal; “Yâ Rasûlallah, malımda nasıl tasarrufta bulunmamı emredersin?” diye sordu. Allah Rasûlü (s.a.v) bir cevap vermedi. Bir müddet sonra şu âyet-i kerime nâzil oldu: “Allah Teâlâ size, çocuklarınız hakkında, erkeğe, kadının payının iki misli (miras vermenizi) emreder…”[20] Nisâ sûresinin 12. ve 176. âyetlerinin de bu esnada inmiş olabileceği ifade edilir.[21]

– Medine’de yaşanan diğer bir hâdise de şöyledir: Ensardan Ebü’l-Yeser (v. 55/675) anlatıyor: Bana bir kadın geldi. Hurma satın almak istiyordu. Kendisine; “Evde bunlardan daha iyi hurmalar var” dedim. Benimle birlikte eve girdi, ona doğru eğildim ve öptüm. Sonra yaptığıma pişman olup Ebû Bekir’e geldim ve yaptığımı ona anlattım. O; “Bunu sakla, kimseye anlatıp ifşa etme ve yaptığından da tevbe et!” dedi. Ancak bu sırrımı saklamaya tahammül edemedim, Rasûl-i Ekrem’e geldim ve ona da yaptığımı anlattım. Allah Rasûlü (s.a.v); “Allah yolunda gazaya çıkan bir gazinin arkasından hanımına bunu yaptın ha!?” buyurdu.

Râvinin nakline göre Ebü’l-Yeser, bu günahı sebebiyle cehennemliklerden olduğu zannına kapıldı ve daha önce değil de o saatte İslâm’a girmiş olmayı bile temenni etti. Allah Rasûlü (s.a.v) başını uzun süre yere eğerek sustu, nihayet Allah Tealâ, “Gündüzün iki tarafında, gecenin de yakın saatlerinde dosdoğru namaz kıl! Çünkü iyilikler, kötülükleri giderir. Bu, iyi düşünenlere bir öğüttür”[22] âyet-i kerimesini vahyetti. Ebü’l-Yeser kendisi şöyle devam ediyor: “Rasûl-i Ekrem’in yanına geldim, bu âyet-i kerimeyi bana okudu. Ashabı; «Ey Allah’ın elçisi, bu sadece ona mı mahsus, yoksa bütün insanlar hakkında umumi mi?» diye sordular. O da: «Aksine bütün insanlar içindir» buyurdu.[23]

– Yine ensardan Câbir (r.a) şu nüzul sebebini nakleder: “Biz Rasûlullah (s.a.v) ile birlikte namaz kılarken yiyecek maddesi taşıyan bir kervan geldi. Cemaatte bulunanlar, (kıtlık sebebiyle) kervanı karşılamaya koştular. Mescid’de on iki kişi kaldı. Hz. Ebû Bekir ve Ömer de kalanlar arasındaydı. Bu durum üzerine şu âyet nâzil oldu: «Onlar bir ticaret ve eğlence gördükleri zaman hemen dağılıp ona giderler ve seni ayakta bırakırlar. De ki: Allah katındaki lutuflar, eğlenceden ve ticaretten daha hayırlıdır. Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır».”[24]

Bütün bu hâdiseleri Ebû Bekir yaşıyor ve akabinde inen âyetleri ezberleyip üzerinde uzun uzun tefekkür etme fırsatı buluyordu.

d) Yahudi ve Münafıklarla Münasebetler

Medine’deki Yahudi ve münafıklar sebebiyle bir kısım âyetler nâzil olmuştur:

– Münafık başı Abdullah b. Übeyy ve arkadaşları bir gün dışarı çıkmışlardı. Allah Rasûlü’nün ashabından bir grubun karşıdan geldiğini gördüler. Abdullah b. Übeyy; “Bakın, dedi şu beyinsizleri sizden nasıl çevireceğim!” Gelip Hz. Ebû Bekir’in elini tutarak; “Merhaba ey Sıddîk, Temîm oğullarının efendisi ve İslâm’ın şeyhi, Allah’ın Rasûlü ile mağaradaki ikinin ikincisi, malını ve canını Rasûlullah yolunda cömertçe harcayan!” dedi. (Hz. Ebû Bekir ona, “Münafıklık yapma!” dedi.) Sonra Hz. Ömer’in, Hz. Ali’nin ellerini yakalayarak onları da methetti. Oradan ayrıldıktan sonra Abdullah, arkadaşlarına; “Neyi nasıl yaptığımı gördünüz değil mi? Onları gördüğünüz zaman aynen benim yaptığım gibi yapın, onlara övgüde bulunun!” dedi. Müslümanlar Rasûl-i Ekrem’in yanına dönüp İbn Übeyy ile aralarında geçeni haber verdiler. Bunun üzerine şu âyet-i kerime nâzil oldu: “(Bu münafıklar) mü’minlerle karşılaştıkları vakit; «(Biz de) iman ettik» derler. (Kendilerini saptıran) şeytanları ile başbaşa kaldıklarında ise; «Biz sizinle beraberiz, biz onlarla sadece alay ediyoruz» derler.”[25]

– Yine Medine’deki bir yahudi ile Bişr ismindeki bir münafık arasında anlaşmazlık vukû bulmuştu. Yahudi; “Muhammed’e gidelim” dedi. Münafık ise; “Hayır, Kâʻb b. Eşref’e gidelim” dedi. Allah Teâlâ Kitab’ında, yahudî ileri gelenlerinden olan bu Kâ’b’dan “Tâğût” diye bahsetmiştir.[26] Yahudi, illâ Muhammed’e gideceğiz diye ayak direyince münafık istemeye istemeye razı oldu ve Allah Rasûlü’ne gelerek davalarını anlattılar. Rasûlullah (s.a.v) yahudi lehine hükmetti. Onun yanından çıkınca münafık yahudiyi yakalayarak; “Bunun hükmüne razı değilim, Ebû Bekir’e gidelim” dedi. Ona gittiler, o da yahudi lehine hüküm verdi. Münafık Ebû Bekir’in hükmüne de razı olmayıp; “Gel, bir de Ömer b. Hattâb’a gidelim” dedi. İkisi birlikte Hz. Ömer’e geldiler. Yahudi; “Ey Ömer, ben ve bu adam Muhammed’e davamızı götürdük, Muhammed benim lehime, bunun aleyhine hükmetti, bu adam onun hükmüne razı olmadı, davamızı sana getirmek istedi ve yakamı bırakmadı. İşte ben de onunla birlikte sana gelmiş bulunuyorum” dedi. Ömer (r.a) münafığa; “Öyle mi oldu?” diye sordu. Onun, “evet” cevabı üzerine; “Biraz bekleyin” deyip evine girdi, kılıcını kuşanıp çıktı ve bir vuruşta münafığın kellesini uçurdu. Sonra da; “Allah’ın ve Rasûlü’nün hükmüne razı olmayan kimse hakkında işte ben böyle hüküm veririm” dedi. Yahudi büyük bir korkuyla kaçıp gitti. Bu hâdise üzerine, “Sana indirilene ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Tâğut’a inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde, Tâğut’un önünde muhâkeme olmak istiyorlar. Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor… Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar”[27] âyet-i kerimeleri nâzil oldu. Cebrâil (a.s) gelerek; “Ömer, hak ile batılı birbirinden ayırdı” buyurdu. Bundan sonra Hz. Ömer, “Fârûk” diye isimlendirildi.[28]

– Medine’deki yahudiler hakkında inen âyetlerden biri de “Ey iman edenler! Allah’ın size olan nimetini unutmayın; hani bir topluluk size el uzatmaya yeltenmişti de Allah, onların ellerini sizden çekmişti…”[29] âyetidir. Bazı müfessirlere göre burada bahsedilen ve şükredilmesi gereken nimet, Allah Teâlâ’nın Rasûl-i Ekrem’i ve ashabını Benî Nadîr yahudilerinin tuzağından kurtarmasıdır. Allah Rasûlü (s.a.v), yanında Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ve diğer ashabı ile birlikte, ödemesi gereken diyete yardımcı olmalarını söylemek için onların yurduna gitmişti. Onlar da hemen bir tuzak hazırladılar, ancak Cenâb-ı Hak onların tuzağını Rasûlü’ne haber verdi ve onu, Ebû Bekir, Ömer gibi güzide sahabileriyle birlikte bu tuzaktan kurtardı.[30]

– Hz. Ebû Bekir’in münafıklarla ilgili inen âyetlere şahit olduğu olaylardan biri de şudur: Münafık başı Abdullah b. Übey’in Muâze isminde bir câriyesi vardı. Bir misafiri geldiğinde câriyeyi istifade etmesi için ona gönderir, böylece ondan bir karşılık bekler, yanında itibar kazanmak isterdi. Câriye, Hz. Ebû Bekir’e gelerek durumu şikâyet etti. Ebû Bekir de meseleyi Nebiyy-i Ekrem’e arzetti. Allah Rasûlü (s.a.v) câriyenin ondan alınmasını emretti. Münafık başı; “Muhammed’e karşı kim bize hak verecek, bizi aşarak kölelerimize karışıyor!” diye bağırdı. Bunun üzerine “…Dünya hayatının geçici menfaatlerini elde edeceksiniz diye, namuslu kalmak isteyen câriyelerinizi fuhşa zorlamayın! Kim onları zor altında bırakırsa, bilinmelidir ki zorlanmalarından sonra Allah (onlar için) çok bağışlayıcı ve merhametlidir”[31] âyetini indirdi.[32] Âlûsî; “Bu laînin altı tane câriyesi olduğu söylenir” diyerek isimlerini sayar.[33]

– Münafıklarla ilgili son bir rivayete daha yer verelim: Hz. Ali ve ashabı, Rasûl-i Ekrem’in yanına giderken münafıkların ve yahudilerin yanından geçerlerdi. Onlar da bunları görünce alay eder, birbirlerine kaşgöz işareti yapar ve gülüşürlerdi. Ailelerinin ve arkadaşlarının yanına dönünce de yaptıklarını anlatır, “Biliyor musun bugün keli gördük ve ona çok güldük” gibi sözler söyleyip gülerlerdi. Ebû Bekir (r.a) bunu işitti ve bu ona ve arkadaşlarına çok ağır geldi. O yolu bırakıp başka bir yoldan gitmeye başladılar. Bunun üzerine şu âyetler nâzil oldu: “Şüphesiz günahkârlar, (dünyada) iman edenlere gülerlerdi. Onlarla karşılaştıklarında kaş göz hareketiyle alay ederlerdi. Ailelerine döndüklerinde, (alaylarından dolayı) keyiflenerek dönerlerdi. Mü’minleri gördüklerinde: «Şüphesiz bunlar sapıtmış» derlerdi. Hâlbuki onlar, mü’minleri denetleyici olarak gönderilmediler. İşte o gün (âhirette) de iman edenler kâfirlere gülerler.”[34]

Âyetlerin nüzulüne sebep olan bütün bu hâdiselerde Hz. Ebû Bekir’i yaşananların içinde görüyoruz. Sebeb-i nüzuller ise tefsir için büyük bir önem arzetmektedir.

e) Bedir

Tefsirlerin ifadesine göre, “Hatırlayın ki, Allah size, iki taifeden (kervan veya Kureyş ordusundan) birinin sizin olduğunu vaʻdediyordu, siz de kuvvetsiz olanın sizin olmasını istiyordunuz. Hâlbuki Allah, sözleriyle hakkı gerçekleştirmek ve kâfirlerin ardını kesmek istiyordu”[35] âyeti Bedir’de yapılan istişareye işaret etmektedir. Bu istişare esnasında Ebû Bekir (r.a) kalkmış, Allah Rasûlü’nün arzusu istikametinde hareket edeceklerini bildiren güzel bir konuşma yapmıştır.[36] Yani Hz. Ebû Bekir’in içinde bulunduğu bir istişare meclisi hakkında bir âyet inmiş ve içlerinden yanlış düşünenleri uyarmıştır. Hz. Ebû Bekir tüm bunları canlı olarak yaşamış, vahyin iniş sebebini ve neticelerini en iyi şekilde idrak edebilmiştir.

f) Uhud

Hz. Ebû Bekir Uhud gazvesinde yine olayların merkezinde yer alıyordu:

– Mesela “O zaman siz yukarı doğru durmadan kaçıyor, kimseye dönüp bakmıyordunuz. Rasûl de arkanızdan sizi çağırıyordu…”[37] âyetinin bahsettiği dâvet ve çağrı esnasında Ebû Bekir (r.a) Rasûl-i Ekrem’in yanındaydı. Daha sonra onlar, Ali ve diğer bir kısım sahabe ile birlikte Uhud dağındaki bir vadiye doğru gittiler.[38] Uhud’un tepesindeyken Ebû Süfyan alt taraftan seslendi, Nebiyy-i Ekrem’in, Ebû Bekir’in ve Ömer’in hayatta olup olmadığını merak ediyordu. Bir müddet cevap vermediler. Nihayetinde Ömer (r.a), Ebû Süfyan’a seslenerek; “İşte Rasûlullah (s.a.v), işte Ebû Bekir, işte ben, buradayız. Cehennem ehliyle cennet ehli bir olmaz…” dedi.[39]

– Yine Uhud’da kendilerini tatlı bir uyku saran müslümanlar içinde Ebû Bekir de vardı. Bu sebeple Âl-i İmrân 3/154. âyetin nüzulüne sebep olanların başında yine Ebû Bekir (r.a) gelmektedir.[40]

– Beğavî, Âl-i İmrân 3/155. âyetin tefsirinde, Uhud’da kaçmayanların on üç kişi olduğunu, bunların altısının muhacirlerden olduğunu söyleyerek şu isimleri zikreder: Ebû Bekir, Ömer, Ali, Talha, Abdurrahman b. Avf ve Saʻd b. Ebî Vakkas.[41]

– Yine Uhud sonrasıyla ilgili bir konu da esirlerin ne yapılacağına dair istişaredir. Uhud’da söz dinlemeyen bir kısım insanlar sebebiyle Allah Rasûlü (s.a.v) artık bir daha ashabıyla istişare etme konusunda isteksiz davranabilirdi. Bu konuda nasıl bir yol takip edilmesi gerektiğine açıklık getirmek üzere bir âyet-i kerime indi: “Onlarla iş hususunda istişare et!”[42] Ancak İbn Abbas, bu âyette bilhassa Hz. Ebû Bekir ile Ömer’in kastedildiğini söylemiştir.[43] Kelbî de İbn Abbas’tan aynı şeyi rivayet eder, ancak onda şu ziyade vardır: “Onlar Rasûl-i Ekrem’in havarileri, iki veziri ve Müslümanların babaları idiler.”[44] Rasûlullah (s.a.v) Hz. Ebû Bekir ve Ömer’e: “Siz istişarede bir görüş üzerinde birleşirseniz ben size muhalefet etmem!”[45] buyurmuştur. Bu âyet, öncelikle Ebû Bekir ve Ömer gibi önde gelen sahabilerle, daha sonra da umumi olarak bütün ashâb-ı kiram ile istişare edilmesini emretmiştir diyebiliriz. Nitekim Ebû Bekir (r.a) hilafeti döneminde Amr’a mektup yazarak; “Rasûlullah (s.a.v) harp hususunda ashabıyla istişare ederdi, sen de buna iyi sarıl!” demiştir.[46]

g) Hudeybiye

– el-Feth 48/25’te Allah Teâlâ, Mekke’lilerle olacak savaşı önlediğini haber verir. Onun yerine Hudeybiye sulhü yapılmış ve bu sulh yakın bir fetih olmuştur. Hudeybiye seferinde Allah Rasûlü (s.a.v) Zü’l-Huleyfe’ye geldiğinde kurbanlık develerin boyunlarına kurban nişanesi olan gerdanlıklarını takmış, hörgüçlerini işaretlemiş ve umre niyetiyle ihrama girmişti. Bu esnada Huzâa kabilesinden (Büsr b. Süfyân isimli) bir gözcüyü de keşif için ileri göndermişti. Gadîru’l-Eştât mevkiine vardıklarında gözcü gelerek; “Yâ Rasûlallah, Kureyş senin aleyhinde birçok asker topla­mış ve Ehâbiş denilen toplulukları da kendi safına katmış. Müşrikler seninle harb edecekler, Mekke’ye girmene mâni olarak Kâbe’yi ziyaretini engelleyecekler” dedi. Bu haber üzerine Rasûlullah ashabıyla istişare etti ve neticede, “Biz Beyt’i ziyaret kastıyla yola çık­tık. Kâbe’ye doğru yürüyelim. Her kim bizi Kâbe’yi ziyaretten men ederse, onunla vuruşuruz!” kararı çıktı. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v); “Allah’ın ismiyle yürüyünüz!” buyurdu.[47] Taberî’deki rivayette bu kararı ilk teklif eden kişinin Ebû Bekir olduğu kayıtlıdır. Devamında Hz. Ebû Bekir’in sulh esnasındaki rollerine de yer verilir.[48] Yani öncesi ve sonrasıyla bu âyetlerin nüzul sürecinde Hz. Ebû Bekir’in mühim bir yeri vardır.

– Hz. Ebû Bekir’in nüzûlüne şahit olduğu sûrelerden biri de Nasr sûresidir. Bu sûrenin 1. âyetinde Allah’ın yardımı ve fethin gelmesinden bahsedilir. Mekkeliler sulhü bozup müslümanlar sefer hazırlıklarına başladığında, büyük bir korkuya kapılan Ebû Süfyan Medine’ye gelerek sulhü yenilemek istedi ancak Allah Rasûlü (s.a.v) kendisine cevap vermedi, “Mekkeliler ahdi bozdu” sözünden başka bir şey söylemedi. Ebû Süfyan hemen Ebû Bekir’in yanına giderek kendisi için Rasûlullah ile konuşuvermesini istedi. Ebû Bekir (r.a); “Ben böyle bir şey yapmam!” dedi.[49]

 

h) Huneyn

Tevbe sûresinde haber verildiği üzere Huneyn’de savaşın başında İslâm ordusu bozulmuş ve askerler kaçmışlardı.[50] O gün kaçmayıp, Allah Rasûlü’nün etrafında bulunan sahabiler vardı. Bunların başında Ebû Bekir ve diğer Hulefâ-i Râşidîn gelir.[51] Demek ki âyette bahsedilen olayları Ebû Bekir canlı olarak yaşamış, hâdiselerin içinde bulunmuştur.

ı) Tebük

et-Tevbe 9/117’de zorluk vaktinden, yani Tebük’ten bahsedilir. O zorlu seferde susuzluk çekilirken Ebû Bekir (r.a), Rasûl-i Ekrem’den dua etmesini rica etmiş, Allah Rasûlü’nün duasının akabinden yağmur yağmış, böylece bütün ordu suya kavuşmuştur.[52] Hz. Ebû Bekir’in âyette bahsedilen zorlukları yaşadığını tahmin etmek hiç de zor değildir.

Bu rivayetler Hz. Ebû Bekir’in nüzûl sürecini en kâmil şekliyle yaşadığını ve bundan hakkıyla istifade ettiğini göstermektedir. Buradan hareketle onun engin bir tefsir ilmine sahip olduğu sonucuna varılabilir. Ancak Allah Rasûlü’nden sonra az yaşaması, hep siyasi sıkıntılarla meşgul olması ve zamanında âlim sahabilerin çokluğu sebebiyle onun ilmine fazla ihtiyaç duyulmaması gibi nedenlerle kendisinden âyet tefsiri mâhiyetinde çok fazla rivayet nakledilmemiştir. Ancak dolaylı olarak tefsirle ilgisi olan pek çok nakile rastlamak mümkündür.


[1] Albayrak, Hâlis, Tefsir Usûlü, İstanbul 1988, s. 136; Soysaldı, H. Mehmet Fatih, Nüzûlünden Günümüze Kur’ân ve Tefsîr, Ankara, 2001, s. 191; Demircan, Adnan, “Kur’ân’ın Nüzûl Dönemi Putperest Arapları İçin Kaynaklığı Üzerine”, İstem, yıl: 2, sayı: 4, Konya 2004, s. 55; Işıcık, Yusuf, Kur’ân’ı Anlamada Temel İlkeler, Ankara 1997, s. 26; Atmaca, Hz. Ömer’in Kur’an Anlayışı, s. 29.

[2] Bkz. Paçacı, Mehmet, “Soruşturma”, İslâmiyât VII, sayı: 1, Ankara 2004, s. 133; Atmaca, Hz. Ömer’in Kur’an Anlayışı, s. 29-30.

[3] el-Enfâl 8/30.

[4] Taberî, Tefsîr, XIII, 495-498.

[5] Yâr-ı ğâr: Mağara dostu mânâsına gelir ve Rasûlullah (s.a.v) ile Hz. Ebû Bekir’in hicret esnâsında Sevr Mağarası’ndaki beraberliklerini anlatır. Zamanla samîmî dostluklar için kullanılan bir darb-ı mesel haline gelmiştir.

[6] Bkz. İbn Kesîr, el-Bidâye, III, 223-224; Diyârbekrî, Kâdî Hüseyin b. Muhammed b. el-Hasen (v. 990/1582), Târîhu’l-hamîs fî ahvâli Enfesi Nefîs (I-II), Beyrut, ts., I, 328-329.

[7] Buhârî, Tefsîr, 9/9, Ashâbu’n-Nebî, 2, Menâkıbu’L-Ensâr, 45; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 1. Bkz. Taberî, Tefsîr, XIV, 259; İbn Kesîr, Tefsîr, IV, 155.

[8] et-Tevbe 9/40. Beğavî, Hz. Ebû Bekir’in âyette bahsedilen hüznünün korkaklığından kaynaklanmadığını, bilâkis Rasûlullah (s.a.v) için duyduğu endişe sebebiyle hüzünlendiğini söyler. Nitekim; “Ben öldürülürsem, bir tek adamım, eğer sen öldürülürsen bütün bir ümmet helâk olur” demiştir (Beğavî, IV, 49).

[9] Tirmizî, 3670. Tirmizî “hasen garîb” olduğunu bildirmiştir. Krş. Beğavî, IV, 49.

[10] Taberî, Tefsîr, XIV, 260. Ahmed Muhammed Şâkir râvilerin sika olduğunu bildirmiştir.

[11] Bkz. Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45, Ashâbu’n-Nebî, 2; Ahmed, I, 2; Taberî, Tefsîr, XIV, 259-261.

[12] Beğavî, IV, 49.

[13] İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 148. İbn Asâkir, Ebû Bekir (r.a) için tam bir cilt ayırmıştır. 80 ciltlik Târîhu Dımeşk’ının 30. cildi Hz. Ebû Bekir’e âittir. (Dâru’l-Fikr, 1415/1995)

[14] Hâkim, III, 7/4268. Zehebî rivayet için “sahih mürsel” hükmünü vermiştir.

[15] Beğavî, IV, 49.

[16] İbn Asâkir, XXX, 93.

[17] İbn Kuteybe, s. 162; Taberî, Tefsîr, XIV, 261; Beğavî, IV, 53; İbn Asâkir, XXX, 88.

[18] el-Bakara 2/207.

[19] Mukâtil b. Süleyman, I, 179; Beğavî, I, 238-239.

[20] en-Nisâ 4/11. Buhârî, Tefsîr, 4/4, Vudû’, 44; Müslim, Ferâiz, 5-8. Bkz. Taberî, Tefsîr, VIII, 34.

[21] Taberî, Tefsîr, IX, 432-433.

[22] Hûd 11/114.

[23] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’ân, 11/3115; Beğavî, IV, 204. Tirmizî hadisin “hasen sahih” olduğunu kaydetmektedir.

[24] el-Cumʻa 62/11. Tirmizî, Tefsir, 62/3311 (Tirmizî rivayetin “hasen sahih” olduğunu söylemiştir). Krş. Mukâtil b. Süleyman, IV, 328; Buhârî, Tefsir, 62/2, Büyûʻ 6, Cumʻa 38; Müslim, Cumʻa 36; Beğavî, VIII, 124; İbn Kesîr, Tefsîr, VIII, 124.

[25] el-Bakara 2/14. Cürcânî, Dercü’d-dürer, I, 109; Ebû Hayyân, I, 111; Süyûtî, Lübâbü’n-nükûl, s. 11. Süyûtî’ye göre bu rivayetin isnadı vâhîdir. Çünkü Süddî Sağîr yalancıdır. Kelbî ve Ebu Sâlih de zayıftırlar.

[26] en-Nisâ 4/51, 60.

[27] en-Nisâ 4/60-65.

[28] Mukâtil b. Süleyman, I, 383-385; Saʻlebî, III, 337; Vâhıdî, Esbâbu nüzûli’l-Kur’ân, s. 166; Beğavî, I, 654-655; Zemahşerî, I, 525; Kurtubî, V, 263-264. Kelbî sebebiyle rivayetin isnâdı “zayıf”tır.

[29] el-Mâide 5/11.

[30] Taberî, Tefsîr, X, 101-102, 104; Beğavî, III, 28.

[31] en-Nûr 24/33.

[32] İbn Ebî Hâtim, VIII, 2590; İbn Kesîr, Tefsîr, VI, 56; Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, VI, 193.

[33] Âlûsî, IX, 350.

[34] el-Mutaffifin 83/29-34. Mukâtil b. Süleyman, IV, 625.

[35] el-Enfâl 8/7.

[36] Taberî, Tefsîr, XIII, 400; Beğavî, III, 330. Krş. Müslim, Cihâd, 30.

[37] Âl-i İmrân 3/153.

[38] Taberî, Tefsîr, VII, 309.

[39] Taberî, Tefsîr, VII, 312.

[40] Mukâtil b. Süleyman, I, 307.

[41] Beğavî, II, 122.

[42] Âl-i İmrân 3/159.

[43] Hâkim, III, 74/4436 (Zehebî Buhârî ve Müslim’in şartları üzere “sahih” olduğunu söylemiştir); İbn Kesîr, Tefsîr, II, 149.

[44] İbn Kesîr, Tefsîr, II, 149.

[45] Ahmed, IV, 227. Şuayb Arnaût “zayıf” olduğunu bildirir. Bkz. İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 148.

[46] Taberânî, el-Muʻcemü’l-kebîr, I, 63; Heysemî, V, 319; Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, II, 359. Heysemî, bütün ricâlinin tevsik edildiğini bildirir.

[47] Buhârî, Meğâzî, 35.

[48] Taberî, Tefsîr, XXII, 242-243; Beğavî, II, 314.

[49] Beğavî, VIII, 569.

[50] et-Tevbe 9/25.

[51] İbn Kesîr, Tefsîr, IV, 126.

[52] Taberî, Tefsîr, XIV, 259; İbn Huzeyme, Ebû Bekir Muhammed b. İshak b. Huzeyme b. Muğire b. Sâlih b. Bekr en-Neysâbûrî (v. 311/924), Sahîhu İbn Huzeyme (I-IV), thk. Muhammed Mustafa el-Aʻzamî, Beyrut: el-Mektebetü’l-İslâmî, ts., I, 52, no: 101; Beğavî, IV, 104; Kurtubî, VIII, 279.