1. Allah Rasûlü’nden Tefsir Öğrenmesi

Hz. Ebû Bekir rivayet tefsirine dair bilgilerini hiç şüphesiz Allah Rasûlü’nden almıştı. Onun yanından hiç ayrılmadığı için yaşanan bütün hâdiseleri ve sorulan her soruyu dikkatle takip ediyor ve neticede kendisinde tefsirle ilgili zengin bir ilmî birikim oluşuyordu. Bunu gösteren birkaç örnek rivayet şöyledir:

1. Misal: Âişe bint Abdurrahman, amcaoğlu Rifâa b. Vehb ile evliyken Rifâa onu boşamış, o da Abdurrahman b. Zübeyr ile evlenmiş, fakat o da onunla zifafa girmeden boşamıştı. Âişe, Allah Rasûlü’ne’e gelerek; “Ben Rifâa ile evliydim beni bâin talakla boşadı. Ondan sonra Abdurrahman ile evlendim ama onun yanındaki kumaş parçası gibi!” dedi. Rasûlullah (s.a.v) tebessüm etti ve; “Rifâa’ya mı dönmek istiyorsun?” dedi. O da “Evet” dedi. Allah Rasûlü; “Hayır, o senin balcığından, sen de onun balcığından tatmadan olmaz!” buyurdu. Âişe, Abdurrahman’la bir süre daha kaldıktan sonra yine Allah Rasûlü’ne geldi ve ilk ifadesini değiştirerek; “Karı-koca olduk, bana dokundu” dedi. Allah Rasûlü (s.a.v); “Birinci gelişinde yalan söylemiştin, bu şimdiki sözünde de seni doğru kabul etmiyorum” buyurdu ve isteğini geri çevirdi. Allah Rasûlü’nün vefatına kadar Abdurrahman’la birlikte kalan Âişe, onun vefatıyla bu sefer Hz. Ebû Bekir’e gelerek; “İkinci kocamla karı-koca olduk, ondan ayrılıp ilk kocama dönebilir miyim?” diye sordu. Hz. Ebû Bekir; “Allah Rasûlü’nün sana: «İlk kocana dönme!» buyurduğuna şahid oldum” deyip o da Âişe’nin ilk kocasına dönme isteğini geri çevirdi. Ebû Bekir vefat edince Âişe bu sefer Hz. Ömer’e geldi ve isteğini tekrarladı. Ömer (r.a); “Eğer bir daha gelirsen seni taşlarım” deyip ilk kocasına dönmesine mâni oldu. İşte bu kadın hakkında: “Eğer erkek kadını (üçüncü defa) boşarsa, ondan sonra kadın bir başka erkekle evlenmedikçe onu alması kendisine helâl olmaz”[1] âyeti nâzil olmuştur.[2]

Bu rivayette görüldüğü üzere Hz. Ebû Bekir, Allah Rasûlü’nün yanında onun âyetleri nasıl açıkladığını ve hükümlerini nasıl tatbik ettiğini görüp öğreniyordu. Daha sonra kendisine de aynı problemler geldiğinde önceki bilgilerini kullanarak karar veriyordu.

2. Misal: Hz. Ebû Bekir ve Ömer, küçük bir çocuğu Rasûl-i Ekrem’e göndermişler ve ona âyette geçen “es-Salâtü’l-Vustâ”[3] tabiriyle hangi namazın kastedildiğini sormasını istemişlerdi. Allah Rasûlü de çocuğun küçük parmağını tutup; “Bu sabah namazı” buyurdu, onun yanındaki parmağını kapatıp; “Bu öğle”, başparmağını kapatıp; “Bu akşam”, yanındaki parmağı kapatıp; “Bu yatsı” buyurdu. Sonra da; “Hangi parmağın kaldı?” diye sordu. Çocuk; “Orta” dedi. Rasûlullah (s.a.v); “Peki, saymadığımız hangi namaz kaldı?” buyurdu, çocuk “İkindi” dedi. Bunun üzerine Allah Rasûlü (s.a.v); “İşte o ikindidir” buyurdu. Güzel bir üslupla Orta Namaz’ın ikindi namazı olduğunu açıkladı.[4] Böylece Hz. Ebû Bekir’le Ömer de âyetin tefsirini Allah Rasûlü’nden öğrenmiş oldular.

3. Misal: Rasûlullah (s.a.v) her sene başı şehitlerin kabirlerini ziyaret eder ve “Sabrettiğinize karşılık size selam olsun! Dünya yurdunun sonu (cennet) ne güzeldir!”[5] âyet-i kerimesini okurdu. Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Osman da aynı şeyi yaparlardı. Böylece âyette kimlerin kastedildiğini göstermiş olurlardı.[6] Hiç şüphesiz onlar bu bilgiyi, Allah Rasûlü’nün yanında durarak öğrenmişlerdi.

4. Misal: Tebbet sûresi nâzil olduğunda bunu işiten Ebû Leheb’in karısı Ümmü Cemîl, eline büyükçe bir taş alarak velveleyle Allah Rasûlü’nü aramaya çıktı. “Müzemmem (yerilmiş insan), biz ona direndik, dininden uzaklaştık ve emrine isyân ettik!” diyerek gidiyordu. Allah Rasûlü (s.a.v), o esnada Hz. Ebû Bekir ile birlikte mescidde oturuyordu. Sonra Kur’ân okumaya başladı. Ebû Bekir (r.a), onun geldiğini görünce; “Yâ Rasûlallah! Geliyor, sizi görmesinden korkuyorum!” dedi. Nebiyy-i Ekrem; “O beni göremez!” buyurdu ve Kur’ân okumaya devam etti. Tıpkı, “Kur’ân okuduğun zaman biz, seninle âhirete inanmayanların arasına görünmez bir perde çekeriz”[7] âyet-i kerimesinde buyrulduğu gibi oldu. Kadın gelip Ebû Bekir’in karşısında durdu, Rasûl-i Ekrem’i göremedi; “Ey Ebû Bekir, duydum ki arkadaşın beni hicvetmiş!” dedi. O da; “Hayır, şu Beyt’in Rabbi’ne yemin olsun ki o seni hicvetmedi!” dedi. Ümmü Cemil de; “Kureyş bilir ki ben onların efendilerinin kızıyım” diyerek dönüp gitti.[8] Hz. Ebû Bekir burada, yukarıdaki âyetin mânasını bizzat yaşayarak öğrenmiştir.

5. Misal: el-İsrâ 17/78’deki “dülûk” kelimesini “zevâl” diye tefsir eden pek çok âlim olmuştur. Şu rivayet de bunu desteklemektedir: Câbir (r.a) şöyle anlatır: “Rasûlullah (s.a.v) ile ashabından dilediklerini davet ettim. Evimde yemek yediler, sonra zeval vakti güneş tepeden batıya doğru meyledince çıktılar. Nebiyy-i Ekrem dışarı çıkıp seslendi: «Çık ey Ebû Bekir! Şu an güneşin “dülûk” ettiği vakittir».”[9] Allah Rasûlü (s.a.v) o kelimenin mânasını Hz. Ebû Bekir’e, yerinde bizzat göstererek öğretmiş oldu.

6. Misal: Ashab-ı kiramdan bir zat Rasûl-i Ekrem’e gelerek; “Ey Allah’ın Rasûlü, hangi cihadın ecri daha büyüktür?” diye sordu. Rasûlullah (s.a.v); “Allah Teâlâ’yı en çok zikreden kimsenin cihadı!” buyurdu. Sahabi; “Hangi oruçlunun ecri daha büyüktür?” diye sordu. Rasûlullah; “Allah Teâlâ’yı en çok zikreden kimsenin orucu!” buyurdu. Bundan sonra sahabi, namaz kılanlar, zekât verenler, hacca gidenler ve sadaka verenler için de aynı soruyu tekrarladı. Nebiyy-i Ekrem bunların hepsine de; “Allah Teâlâ’yı en çok zikreden kimseninki!” buyurdu. Bunun üzerine Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer’e; “Ey Ebû Hafs, Allah’ı zikredenler, hayrın tümünü alıp götürdüler!” dedi. Bunu duyan Rasûlullah (s.a.v) onlara doğru yönelerek; “Evet, öyledir!” buyurdu.[10] Böylece el-Ahzâb 33/35 ve benzeri âyetlerde bahsedilen, Allah’ı çok zikreden erkek ve kadınlara nasıl büyük ecir verildiğini öğrenmiş oldular.

7. Misal: Rasûlullah (s.a.v) zamanında ay yarılıp iki kısma ayrıldı. Nebî (s.a.v) Hz. Ebû Bekir’e; “Şahit ol ey Ebû Bekir!” buyurdu. Müşrikler; “Ay büyülendi, öyle ki ikiye ayrıldı!” dediler.[11] Bu olayda da Hz. Ebû Bekir, bizzat Rasûl-i Ekrem’den “Kıyamet yaklaştı ve ay yarıldı”[12] âyetinin tefsirini öğrenmiş oldu.

8. Misal: Bir gün Rasûlullah (s.a.v), Hz. Ebû Bekir ve Ömer’le birlikte ensardan Ebü’l-Heysem et-Teyyihân’nın evine gitmiş, o da onları bahçesine götürmüş, altlarına bir yaygı sermiş, yaş ve kuru hurma ile tatlı su ikram etmişti. Rasûl-i Ekrem; “Canımı kudret elinde tutan Allah’a yemin ederim ki bunlar, kıyamet günü size sorulacak olan nimetlerdendir: Serin gölge, taze ve güzel hurma ve soğuk su…” buyurdu.[13] Allah Rasûlü (s.a.v) bu sözleriyle, “Nihayet o gün (dünyada faydalandığınız) nimetlerden elbette hesaba çekileceksiniz”[14] âyet-i kerimesini onlara tefsir ediyordu. Benzer bir rivayetin sonunda Ömer (r.a); “Yâ Rasûlallah, kıyamet günü biz bu nimetlerden sorulacak mıyız?” diye sormuş, Allah Rasûlü de; “Evet, ancak şu üçü hariç: Kişinin avretini örteceği elbise, açlığını gidereceği ekmek dilimi, sıcak ve soğukta içine gireceği bir sığınak!” buyurmuştur.[15]

Örneklerde görüldüğü üzere Hz. Ebû Bekir, âyetlerin tefsirini ilk kaynaktan ve bizzat yaşayıp görerek öğrenmiştir. Bu durum ona sağlam bir tefsir bilgisi kazandırmıştır.


[1] el-Bakara 2/230.

[2] Bkz. Beğavî, I, 273; Râzî, VI, 449; Süyûtî, ed-Dürru’l-Mensûr, I, 677-678. Krş. Ahmed, VI, 37; Taberî, Tefsîr, IV, 590.

[3] el-Bakara 2/238.

[4] Taberî, Tefsîr, V, 196; İbn Kesîr, Tefsîr, I, 650. İbn Kesîr bu rivayetin garib olduğunu söyler. Ancak bu mânâyı destekleyen sahih rivayetler de nakleder. Ahmed Muhammed Şâkir de en azından kendi katında meçhul bir senet olduğunu söyler.

[5] er-Ra’d 13/24.

[6] Taberî, Tefsîr, XVI, 426-427; İbn Kesîr, Tefsîr, IV, 453. Rivayetin “muʻdal” olduğu söylenmiştir.

[7] el-İsrâ 17/45.

[8] Humeydî, Ebû Bekir Abdullah b. Zübeyr b. İsa b. Ubeydillah el-Kureyşî el-Esedî el-Mekkî (v. 219), el-Müsned (I-II), thk. Hasen Selim Esed ed-Dârânî, Dımeşk: Dâru’s-Sekkâ, 1996, I, 323, no: 325. Bkz. Mukâtil b. Süleyman, IV, 914-915; İbn Hişâm, I, 355-356; Beğavî, V, 97; Kurtubî, XX, 234; İbn Kesîr, Tefsîr, V, 82, VIII, 516.

[9] Taberî, Tefsîr, XVII, 518; İbn Kesîr, Tefsîr, V, 101.

[10] Ahmed, III, 438 (Şuayb Arnaût isnadının zayıf olduğunu söylemiştir); Heysemî, X, 74. İbn Kesîr, Tefsîr, VI, 421.

[11] Taberî, Tefsîr, XXII, 569; İbn Kesîr, Tefsîr, VII, 475.

[12] el-Kamer 54/1.

[13] Tirmizî, Zühd, 39/2369; Hâkim, IV, 145/7178. Krş. Ahmed, V, 81; Müslim, Eşribe, 140; Taberî, Tefsîr, XXIV, 583, 584; Beğavî, VIII, 519-520; İbn Kesîr, Tefsîr, VIII, 474-476. Tirmizî, rivayetin “hasen sahih garîb” olduğunu söylemiştir.

[14] et-Tekâsür 102/8.

[15] Ahmed, V, 81; Taberî, Tefsîr, XXIV, 584-585; Ebû Nuaym, Hilye, II, 27; Beyhakî, Şuab, VI, 328/4281; Heysemî, X, 267. Şuayb Arnaût, râvîlerinden biri hakkında ihtilaf edildiğini söyler.