Ebû Bekir (r.a) cahiliye devrinde Kureyş’in seçkinlerinden ve eşrâfından olup reislerinden biri idi.[1] Cahiliye döneminde Kureyş’in kan davaları ile diyetlerdeki ihtilaflarına bakmakla (eşnâk) vazifeli[2] olan Ebû Bekir, beşerî münasebetleri düzenlemeyi iyi bilirdi. Güzel ahlâkı, doğruluğu ve dürüstlüğü ile tanındığı, kabilesi arasında sevilip sayılan ve güvenilen bir kişi olduğu için herkes bilgisinden faydalanır, mühim işlerde kendisine danışırlardı. İnsanlarla güzel geçinen uyumlu bir insandı.[3] Kureyşliler, müşkil bir meseleyle karşılaşır da Ebû Bekir de o esnada seyahatte olursa sıkıntılarını halletmesi için onun gelmesini beklerlerdi.[4]
Hz. Ebû Bekir cahiliye devrinde putlara tapmamış, o dönemin her türlü kötülüğünden, şeref ve haysiyet kırıcı hallerinden uzak bir hayat yaşamıştı. İçki içmediği gibi içki içenin namusunu ve mürüvvetini kaybedeceğini söylerdi.[5] Başta Kureyş olmak üzere Arap kabilelerinin tarihini çok iyi bilirdi ve en iyi ensâb âlimlerinden sayılırdı. Neseplerin iyisini kötüsünü en iyi bilen o idi.[6] Ancak o, nesepleri ayıplamaz, başkaları gibi onların ayıplarını sayıp dökmezdi.[7] Nitekim Allah Rasûlü (s.a.v) hicretten sonra bir gün şairlerine: “Kureyş’i hicvedin! Çünkü bu onlara ok atmaktan daha ağır gelir” buyurmuş, sonra da Hassân b. Sâbit’e: “Acele etme! Ebû Bekir, onların neseplerini en iyi bilen kişidir. Benim de onlar içinde nesebim var. Ebû Bekir sana benim nesebimi ayırıversin (onun dışındakileri hicvet)!” buyurmuştur.[8]
Ebû Bekir, ahlâk ve mizaç itibariyle kendisine benzediği Allah Rasûlü (s.a.v) ile İslâm’dan önce çok yakın bir arkadaşlık ve dostluk kurmuştu. Onunla birlikte olduğu zamanlarda huzur duyar, Mekke’den ayrıldığında onu özler, döndüğünde ilk önce onu ziyaret ederdi. Kuss b. Sâide’nin Ukâz’da yaptığı meşhur konuşmasını Rasûlullah (s.a.v) ile birlikte dinlemiş, tek Allah’a inanmayı tavsiye edip bir peygamberin geleceğini haber veren bu konuşmadan sonra âdeta yeni peygamberin gelmesini hasretle beklemeye başlamıştı.[9]
[1] Nüveyrî, Nihâyetü’l-ereb, XIX, 10; Azm, Refîk, Eşheru meşâhîri’l-İslâm fi’l-harbi ve’s-siyâse, Beyrut: Dâru’r-Râidi’l-Arabî, 1403/1983, I, 10.
[2] Nüveyrî, Nihâyetü’l-ereb, XIX, 10; İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 149; Azm, Eşheru meşâhîri’l-İslâm, I, 10.
[3] İbn İshâk, s. 121; İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 147.
[4] Nüveyrî, Nihâyetü’l-ereb, XIX, 10-11.
[5] Ebû Nuaym, Maʻrifetü’s-sahâbe, I, 33; İbn Asâkir, XXX, 333.
[6] Bkz. İbn İshâk, s. 121; Ebû Nuaym Ahmed b. Abdillâh b. İshâk el-İsfahânî (ö. 430/1038), Delâilü’n-nübüvve, thk. Muhammed Ravvâs Kalʻacî – Abdülber Abbâs, Beyrut: Dâru’n-Nefâis, 1406/1986, s. 282; Beyhakî, Ahmed b. Huseyn b. Ali b. Musa Husrevcirdî Horasânî, Ebû Bekir (v. 458/1066), Delâilü’n-nübüvve ve maʻrifetü ahvâli Sâhibi’ş-Şerîa (I-VII), thk. Abdülmuʻtî Kalʻacî, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye – Dâru’r-Reyyân li’t-Türâs, 1408/1988, II, 422; İbn Asâkir, XVII, 293; İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 147; Ömerî, Asru’l-hilâfeti’r-râşide, s. 2.
[7] Sallâbî, Ebû Bekir es-Sıddîk, s. 25.
[8] Müslim, Ebü’l-Hüseyn Müslim b. el-Haccâc b. Müslim el-Kuşeyrî (v. 261/875), es-Sahîh, I-III, İstanbul 1992, Kitâbu Fedâilü’s-Sahâbe, 157; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, X, 403.
[9] Fayda, “Ebû Bekir” mad., DİA, X, 105.