a) Kur’ân’ın Kur’ân’la Tefsirine Vesile Olması

Hz. Ebû Bekir’in bir kısım âyetlerle ilgili sorularına yeni bir âyetle cevap verildiği olmuştur. Bunun bazı örnekleri şunlardır:

– Hudeybiye sulhünde Huzâa kabilesi Müslümanların, Benî Bekir kabilesi de Kureyş’in yanında yer almıştı. Bir müddet sonra Kureyş, Benî Bekir kabilesini destekleyerek onları Huzâa’ya saldırmaya teşvik etti. Saldırıya uğrayan Huzâa kabilesi Rasûlullah’tan yardım istedi. Nebî (s.a.v) müslümanlara Huzâa’ya yardım etmek için hazırlanmalarını emredince Ebû Bekir; “Ey Allah’ın elçisi, onlara, kendi kavmimize karşı mı yardım edeceğiz?” diye sordu. Onun bu sorusu üzerine; “Ey iman edenler, eğer küfrü imana tercih etmişlerse babalarınızı, kardeşlerinizi dostlar edinmeyin!”[1] âyet-i kerimesi nâzil oldu.[2] Hz. Ebû Bekir, bu sorusuyla, akrabaya iyiliği emreden âyetlerin başka bir âyetle tefsir edilmesine vesile olmuş, böylece konunun bir boyutuna dikkat çekilmiş, bir istisna ve tahsis yapılmıştır. Ancak bu rivayete İbnü’l-Cevzî’nin tefsirinden başka bir yerde rastlayamadık.

– Konuyla ilgili diğer bir misal şöyledir: “Ey iman edenler, evlerinizden başka evlere, geldiğinizi hissettirip selam vermeden girmeyin!”[3] âyet-i kerimesi inince Hz. Ebû Bekir; “Ey Allah’ın elçisi, Şam yolunda, içinde sakinleri olmayan hanlar ve meskenler var. Onlar hakkında ne buyurursun?” diye sordu. Bunun üzerine Allah Teâlâ, “Meskûn olmayan ve içinde bir faydalanma hakkınız olan evlere girmenizde size bir günah yoktur, neyi açıklar ve neyi saklarsınız Allah bilir”[4] âyet-i kerimesini indirdi.[5] İbn Ebî Hâtim’in nakline göre Mukâtil b. Hayyân (v. 150’den az önce) şöyle demiştir: “Evlere girerken selam verme ve izin isteme âyeti nâzil olunca Ebû Bekir (r.a); «Ey Allah’ın elçisi, ya Mekke, Medine, Şam ve Beyt-i Makdis arasında ticaret yapan Kureyş tüccarlarının hali ne olacak? Onların, yol üzerinde, içinde sakinleri olmayan belli evleri (konak yerlerindeki hanlar) var. İçinde sakinleri olmayan bu yerlere girerken nasıl izin isteyip selam verecekler?” diye sorunca yukarıdaki âyet-i kerime indi.[6] Böylece Hz. Ebû Bekir soru sormak suretiyle Kur’ân’ın Kur’ân’la tefsirine vesile oldu.

– Benzer bir örnek de şudur: “Ey iman edenler! Siz, bir yemeğe çağırılmadıkça, zamanını gözetmeksizin, Nebî’nin evlerine girmeyin…”[7] âyeti nâzil olunca Ümmühât-ı Mü’minîn’in babaları Hz. Ebû Bekir ve arkadaşları ayağa kalkarak; “Yâ Rasûlallah, biz de mi onların yanına ancak izinle girebileceğiz ve ihtiyaçlarımızı ancak perde ardından isteyebilecek?” diye sordular. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak, “Onlara babaları, oğulları, kardeşleri, kardeşlerinin oğulları, kız kardeşlerinin oğulları, kadınları (mü’min kadınlar) ve ellerinin altında bulunan câriyelerinden dolayı bir günah yoktur. Allah’tan korkun; şüphesiz Allah, her şeye şahittir”[8] âyetini inzâl buyurdu.[9] Hz. Ebû Bekir’in bu sorusu sebebiyle bir âyet, diğer bir âyetle umumun tahsisi yoluyla tefsir edilmiş oldu.

– Şu rivayet de konumuzla ilgili görülebilir: Mukâtil b. Süleyman’ın nakline göre, “De ki: Ben rasullerin ilki değilim. Bana ve size ne yapılacağını da bilmem. Ben sadece bana vahyedilene uyarım. Ben sadece apaçık bir uyarıcıyım”[10] âyet-i kerimesi nâzil olunca Mekke kâfirleri çok sevindiler; “Gerçek nebî olsaydı Rabbi ona ve tâbilerine ne yapacağını bildirirdi” gibi sözler söylediler. Bu durum müslümanlara çok ağır geldi. Ebû Bekir ve Ömer, Rasûl-i Ekrem’e; “Allah’ın sana ne yapacağını bize bildiremez misin?” dediler. Rasûlullah (s.a.v); “Allah Teâlâ henüz bu konuda bana bir bilgi vermedi” buyurdu. Medine’ye hicret ettiklerinde münafıkların reisi İbn Übey; “Kendisine ve tâbilerine Allah’ın ne yapacağını bilmeyen birinin peşinden nasıl gidiyorsunuz?” dedi ve hep birlikte mü’minlere gülüştüler. Allah Teâlâ mü’minlerin kalbindeki hüznü ve Mekke müşrikleriyle Medine münafıklarının sevincini bildiği için Nebî (s.a.v) Hudeybiye’den dönünce, “Biz sana doğrusu apaçık bir fetih ihsan ettik”[11] âyetini inzâl buyurdu.[12] Böylece Cenâb-ı Hakk’ın Rasûlü’ne nasıl muamele edeceği beyan edilmiş oldu. Bu açıklamada Hz. Ebû Bekir ve Ömer’in sorularının da bir payı olduğu düşünülebilir.


[1] et-Tevbe 9/23.

[2] İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, II, 245.

[3] en-Nûr 24/27.

[4] en-Nûr 24/29.

[5] Mukâtil b. Süleyman, III, 195; Vâhıdî, Esbabu nüzûli’l-Kur’ân, s. 334-335. İsnâdı “zayıf”tır.

[6] İbn Ebî Hâtim, VIII, 2570; Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensur, VI, 176, Lübâbü’n-nükûl, s. 171-172. Rivayet “mürsel”dir.

[7] el-Ahzâb 33/53.

[8] el-Ahzâb 33/55.

[9] Ferrâ, II, 349.

[10] el-Ahkâf 46/9.

[11] el-Feth 48/1.

[12] Mukâtil b. Süleyman, IV, 65.