4. Dirayetli Yönetimi

Hz. Ebû Bekir hilafeti üstlenince idarecilikteki üstünlüğünü gösterdi. Mürtedlerin zuhuru sebebiyle tehlikeli bir bölünmeyle karşı karşıya kalan devleti eski birliğine ve emniyetine kavuşturdu. Bütün gücünü cihada, Irak ve Şam’ın fethine verdi.[1]

Hz. Ebû Bekir, Rasûlullah’ın sünneti üzere bir idare tesis etmeye azami gayret gösterdi. Allah Rasûlü’nün göndermek istediği Üsâme ordusunu ne pahasına olursa olsun gönderdi, onun arzularını ve vaʻdlerini harfiyyen yerine getirdi. Arap kabilelerinin irtidat edip Medine’ye saldırma tehlikesi hatırlatılarak bu ordunun gönderilmesine karşı çıkanlara Ebû Bekir (r.a): “Rasûlullah’ın emrini yerine getirmekten daha evla bir şeyle bu işe başlangıç yapmış olamam! Beni kuşların kapıp kaçması, bana, orduyu burada bırakmamdan daha sevimli gelir”, “Ebû Bekir’in canı elinde olan Allah’a yemin ederim ki yırtıcı hayvanların beni bu şehirde parçalayacaklarını bilsem yine de Rasûlullah’ın gönderilmesini emrettiği bu orduyu gönderirdim” dedi ve bini atlı üç bin kişilik[2] orduyu Rebiulevvel ayının sonunda yola çıkardı. Bu ordu Şam topraklarına kadar ulaştı.[3]

 Hz. Ebû Bekir’in bütün itirazlara rağmen o kritik dönemde bu orduyu göndermesi fevkalâde isabetli bir karar olmuştur. Hatta, “Müslümanlar açısından en faydalı iş, bu ordunun gönderilmesi olmuştur” bile denebilir. Çünkü Arap kabileleri; “Bunların kuvveti olmasaydı bu orduyu gönderemezlerdi” diye düşünerek yapmak istedikleri isyan ve saldırılardan vazgeçmişlerdir.[4] Bu ordu kırk[5] veya yetmiş gün sonra ganimetlerle geri dönmüştür.[6]

İsyan ve irtidat etmeyi düşünen kabilelerin bir kısmı da, Müslümanların Rumlarla karşılaşmasının neticesini merakla beklemiş, Üsâme ordusu sâlimen dönünce İslâm üzere sebat etmişlerdir. Bu yöndeki rivayetler Hz. Ebû Bekir’in bu kararlılığındaki firaset ve dirayeti ortaya koymaktadır.[7]

Rivayetlere topluca bakıldığında Hz. Ebû Bekir ve diğer Râşid Halifeler’in, yapacakları işlerde Allah Rasûlü’nün niyet, arzu ve işaretlerine çok dikkat ettikleri anlaşılmaktadır. O bir şeyin yapılmasını istediyse onu mutlaka yerine getirmek için gayret etmişlerdir. Herhangi bir vali, kumandan ve memur tayin edeceklerinde yine bu kıstasa göre hareket etmişlerdir. Dihlevi şöyle der: “Hz. Ebû Bekir ve Ömer halife olduklarında birine bir vazife verecekleri zaman Rasûlullah’ın o zata daha evvel müslümanların işlerinden birini tevdi edip etmediğine bakarlardı. Eğer böyle bir şey olmuşsa onlar da verirler, yoksa tevakkuf ederlerdi.”[8] Bunu şu hâdisede müşahade etmek de mümkündür: Rasûlullah’ın vefat ettiğini işiten üç kardeş Hâlid, Ebân ve Amr b. Saîd b. Âs, vali oldukları yerlerden geri dönmüşlerdi. Ebû Bekir (r.a) onlara; “Valiliğe Rasûlullah’ın valilerinden daha lâyık kimse yoktur. Vazifenizin başına dönün!” dedi. Onlar ise; “Rasûlullah’tan sonra kimse için valilik yapmayız” dediler. Şam’daki cephelere giderek hepsi de şehit oldular.[9]

Tâvûs (v. 106/725) Rasûlullah’ın, peşinden Ebû Bekir, Ömer ve Osman’ın Cuma hutbelerini hep ayakta îrâd ettiklerini, minbere ilk oturanın Muâviye b. Ebî Süfyan olduğunu söyler.[10] Bu durum da onun idarede Allah Rasûlü’nün izini takip ettiğini göstermektedir.

Hz. Ebû Bekir halifeliği esnasında, Allah Rasûlü’nün en ufak vaʻdini bile yerine getirmek için gayret etmiştir. Nitekim Rasûlullah (s.a.v) Hz. Câbir’e Bahreyn’den gelecek ganimetlerden üç avuç vermeyi vaʻd etmişti ancak bu mallar ancak Hz. Ebû Bekir’in hilafetinde geldi. Ebû Bekir; “Rasûlullah’ın kime herhangi bir vaʻdi veya borcu varsa bize müracaat etsin!” diye ilan etti. Câbir durumu anlatınca ona üç avuçta 1500 dinar veya dirhem para verdi.[11]

Kur’ân’ı ve Sünnet’i çok iyi bilmesine, şeriatın maksatları ve hükümleri hususunda keskin bir anlayışa sahip olmasına ve pek çok fetvalar vermesine rağmen Ebû Bekir devamlı ashab-ı kiram ile istişare ederdi. Görüşlerine merhamet hâkimdi (Bedir esirlerinden fidye kabulü gibi). Sekinet ve vakar sahibiydi (Allah Rasûlü’nün vefatında insanları teskin etmesi gibi). Siyasetinin ana vasfı kararlılık, keskinlik ve azimli olmaktı (Ridde olaylarında olduğu gibi). Hayatının prensibi başkalarını, bilhassa da fakirleri ve hastaları kollamak, onların ihtiyaçlarını karşılamaktı.[12]

Halife seçildikten altı ay kadar sonra evinde veya evinin yanında ilk defa beytülmâli kuran Hz. Ebû Bekir, buraya muhafız tayin edilmesini teklif edenlere kilitli olduğu için korkuya gerek bulunmadığını söyledi. Esasen kendisi, ganimet ve fey gelirlerini sahabiler arasında eşit olarak hemen dağıttığı için beytülmâlin korunmasına fazla ihtiyaç yoktu. Nitekim vefat ettiği zaman Hz. Ömer bazı sahabilerle beytülmâle girdiğinde burada bir dirhemden başka bir şey bulamamıştı. İşlerinin çokluğu sebebiyle evini Medine’nin merkezine taşıdığında beytülmâle Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ı, kazâ işlerine Hz. Ömer’i, kâtipliğine Zeyd b. Sâbit ile Hz. Osman’ı, hâcibliğine âzatlısı Şedîd’i, Medine’nin gece bekçiliğine de Abdullah b. Mesʻûd’u tayin etti.[13] Hilafeti dönemi kısa olduğu ve bu esnada devlet idaresinde büyük gelişmeler olmadığı için yeni müesseselere ihtiyaç duyulmadı.[14]

Hz. Ebû Bekir, irtidad edenlerin üzerine gönderdiği başkumandan Hâlid b. Velîd’e, düşmana onların kullandıkları silâhlarla mukabele etmesini emretmiştir. Hz. Ömer’in teklifi üzerine müellefe-i kulûba zekât gelirlerinden pay vermemeş, ganimetin beşte birinin taksiminde Allah Rasûlü’nün yakınlarına eskiden olduğu gibi hisse ödememiştir. Halife olduktan sonra eski mesleği olan ticaretle uğraşmasını uygun görmeyen Hz. Ömer ile Ebû Ubeyde b. Cerrâh kendisine maaş bağlanmasına ön ayak olmuşlardır. Hz. Ebû Bekir devlet işlerinde Rasûl-i Ekrem’den intikal eden mührü, şahsî işlerinde ise “Niʻme’l-kâdiru Allah” veya “Abdün zelîl li-Rabbin celîl”[15] ibaresini taşıyan mührünü kullanmıştır.[16]

İdarede adalet ve hakkaniyete çok riayet ederdi. Savaşta öldürülen bir patriğin (Bizans emirinin) başı Me­dine’ye gönderildiğinde bunu hoş karşılamamış, düşmanın da aynı şekilde davrandığı söylenince; “Farslar’la Bizanslılar’ı mı örnek alacağım?” diye çıkışmıştır.[17] Zührî’den nakledilen rivayete göre Hz. Ebû Bekir’e Bizans emirlerinden Yannâk ile diğer bazı kimselerin başları getirilmişti. Ebû Bekir (r.a) Şâm vâlisine bir mektup yazarak; “Bana kesik baş göndermeyin! Mektup ve haber göndermeniz yeterlidir” dedi.[18]

Halife Ebû Bekir, halkın ihtiyaçlarıyla yakından ilgilenirdi. Hz. Ömer şöyle anlatır: “Hz. Ebû Bekir’in hilafeti zamanında Medine’nin kenar mahallesinde âmâ ve ihtiyar bir kadın vardı. Her gün ona uğrayarak ihtiyacını görmek isterdim. Fakat her gittiğimde benden önce birinin gelerek lüzumlu işleri yaptığını, bu düşkün insanın ihtiyaçlarını karşıladığını görürdüm. Birgün merak ettim, «Acaba hergün bu sevabı işleyen zat kimdir?» diye düşündüm ve erkenden giderek bir yere saklandım. Bir de ne göreyim hergün gelip kadının işlerini gören o salih zat Halife Ebû Bekir’den başkası değilmiş. Karşımda onu görüverince büyük bir şaşkınlık içinde; «Hayatıma yemin olsun ki o sensin?» dedim.”[19]

Hz. Ebû Bekir son derece isabetli bir tercihte bulunarak yerine dirayetli bir halife bıraktı. Hastalığı şiddetlenince Abdurrahman b. Avf’ı çağırdı ve; “Ömer b. Hattab hakkında ne dersin?” diye sordu. O; “Bana öyle bir şey soruyorsun ki, kendin onu benden daha iyi biliyorsun” diye cevap verdi. Ebû Bekir (r.a); “Öyle de olsa sen yine cevap ver” dedi. Abdurrahman; “Allah’a yemin ederim ki o, senin düşündüğünden daha faziletlidir” dedi. Sonra Ebû Bekir, Osman b. Affân’ı huzuruna çağırdı ve; “Ömer hakkında ne düşünüyorsun?” dedi. Hz. Osman; “Sen Ömer’i hepimizden daha iyi tanıyorsun!” diye cevap verdi. Ebû Bekir; “Ey Ebû Abdullah! Buna rağmen fikrini söyle!” dedi. Osman (r.a): “Vallahi onun hakkında bildiğim, içinin dışından daha hayırlı olduğudur. İçimizde onun gibisi yoktur” dedi. Ebû Bekir, ashaptan diğer insanlarla da istişare etti ve Hz. Ömer’i kendisinden sonra hilafete aday gösterdi, onun halife olmasını tavsiye etti.[20]

Hz. Ali, Hz. Ebû Bekir’in idaresindeki dirayet ve kemale şahitlik etmiştir. O bir gün minberin üstünde ayağa kalkmış, Allah Rasûlü’nden bahsetmiş ve şöyle demiştir: “Rasûlullah (s.a.v) vefat edince Ebû Bekir halife oldu. Nebiyy-i Ekrem’in ameli ile amel etti ve onun sireti üzere yürüdü. Bu hal üzereyken Allah -azze ve celle- onun ruhunu kabzetti. Sonra Ömer halife oldu. O da Rasûlullah (s.a.v) ve Hz. Ebû Bekir’in amelleriyle amel etti ve onların sireti üzere yürüdü. Ta ki Allah -azze ve celle- ruhunu bu hal üzere kabzedinceye kadar!”[21]

Hz. Ebû Bekir’in idaredeki en büyük dirayeti Allah Rasûlü’nün yolunu titiz bir şekilde takip etmesi, daha sonra da azim ve kararlılıkla korkusuz bir şekilde çalışıp süratle hareket etmesidir. O, doğruluğuna inandığı bir şeyi hemen gerçekleştirmek için harekete geçmiş, problemlerin üzerine cesaretle gitmiş ve hiçbir şey onu bundan vazgeçirememiştir.



[1] Ömerî, Asru’l-hilâfeti’r-râşide, s. 73.

[2] Vâkıdî, III, 1122.

[3] Halife b. Hayyât b. Halife eş-Şeybânî el-Basrî, Ebû Amr (v. 240/854-55), Târîh, thk. Ekrem Ziyâ Ömerî, Beyrut – Dımeşk: Dâru’l-Kalem – Risâle, 1397, s. 100-101.

[4] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 196.

[5] Halîfe b. Hayyât, Târîh, s. 101.

[6] İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 196.

[7] Beyhakî, Ahmed b. Huseyn b. Ali b. Musa Husrevcirdî Horasânî, Ebû Bekir (v. 458/1066), el-İʻtikâd ve’l-hidâye ilâ sebili’r-reşâd alâ mezhebi’s-selef ve ashâbi’l-hadîs, thk. Ahmed Isâm el-Kâtib, Beyrut: Dâru’l-Âfâki’l-Cedîde, 1401, s. 345; İbn Asâkir, II, 60; İbn Kesîr, el-Bidâye, IX, 424.

[8] Dihlevî, İzâletü’l-hafâ, I, 121.

[9] Hâkim, III, 278/5085 (Zehebî bu rivayet hakkında sükût etmiştir); Ebû Nuaym, Maʻrifetü’s-sahâbe, II, 940; İbn Abdilberr, el-İstîâb, II, 422; İbn Asâkir, XXIX, 56.

[10] İbn Ebî Şeybe, Musannef, I, 448; Süyûtî, ed-Dürrü’l-mensûr, VIII, 168. Krş. Abdürrazzak, Musannef, III, 187.

[11] Buhârî, Kefâle 3, Hibe 18, Şehâdât 28, Humus 15, Cizye 4, Megâzî 73; Müslim, Fezâil 60-61.

[12] Ömerî, Asru’l-hilâfeti’r-râşide, s. 74.

[13] Bkz. Taberî, Muhammed b. Cerîr b. Yezîd b. Kesîr b. Gâlib el-Âmulî, Ebû Cafer (v. 310/923), Târîhu’r-rusül ve’l-mülûk (I-XI), Beyrut: Dâru’t-Türâs, 1387, III, 426; İbnü’l-Esîr, el-Kâmil, II, 263.

[14] Fayda, “Ebû Bekir” mad., DİA, X, 106.

[15] Nüveyrî, XIX, 144; Kettânî, I, 171.

[16] Fayda, “Ebû Bekir” mad., DİA, X, 106.

[17] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IX, 132; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 195.

[18] Saîd b. Mansûr b. Şu’be el-Horâsânî el-Cûzcânî, Ebû Osman (v. 227/842), Sünenü Saîd b. Mansûr (I-II), thk. Habiburrahman el-Aʻzamî, Hind: Dâru’s-Selefiyye, 1403/1982, II, 288-289.

[19] İbn Asâkir, XXX, 322; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 167; Ramazanoğlu Mahmûd Sâmî, Hz. Ebû Bekir Sıddîk, İstanbul: Erkam Yayınları, 1985, s. 120

[20] İbn Saʻd, III, 199-200.

[21] Ahmed, I, 128. Şuayb Arnaût isnadının “hasen” olduğunu söylemiştir.