Hz. Ebû Bekir, Mekke döneminde Kureyşli müşriklerin ağır işkencelerine mâruz kalan müslüman kölelerle yabancılardan erkek, kadın, zayıf ve güçsüz pek çok kişiyi efendilerine büyük paralar ödeyerek satın alıp âzat etmiştir. Kurtardığı bu sahabiler arasında Bilâl-i Habeşî, onun annesi Hamâme, Âmir b. Füheyre, Ubeys, Ümmü Ubeys, Ebû Fükeyhe, Zinnîre, Nehdiye ve Lübeyne sayılabilir. Onun servetini bu şekilde harcamasından rahatsız olan babası Ebû Kuhâfe, güçsüz ve zayıf köleler yerine güçlü kuvvetli kimseleri satın almasını tavsiye ettiği zaman Ebû Bekir (r.a) babasına, satın aldığı kölelerden faydalanmayı düşünmediğini, bu hareketiyle Allah’ın rızasını kazanmayı umduğunu söylemiştir. Onun Allah yolundaki bu fedakârlığı üzerine Leyl sûresinin 5-7. âyetlerinin nâzil olduğu rivayet edilir.[1]
Urve’nin (v. 94/713) Hz. Âişe’den naklettiğine göre Müslüman olduğunda Hz. Ebû Bekir’in kırk bin dirhemi vardı, vefat ettiğinde ne bir dirhem ne de bir dinar bıraktı.[2] Malını Allah yolunda infak ederdi. Müslümanların ihtiyaçlarını görürdü. Medine’ye geldiğinde beş bin dirhemi kalmıştı. Orada da aynı şekilde infak etmeye devam etti.[3] İlk olarak Rasûl-i Ekrem’in mescid yapılmasını uygun gördüğü arsayı satın alarak Medine’deki faaliyetlerine başladı.[4]
Kelbî’nin (v. 146/763) rivayetine göre “Elbette içinizden, fetihten önce harcayan ve savaşanlar, daha sonra harcayıp savaşanlara eşit değildir”[5] âyeti Ebû Bekir Sıddîk hakkında inmiştir. Çünkü o ilk müslüman olan ve malını Allah yolunda ilk harcayandır.[6] İbn Kesîr bu âyetin tefsirinde: “Allah Teâlâ kullarının bütün amellerinden haberdâr olduğu için Fetih’ten önce infak edip cihad edenlerle Fetih’ten sonra bunları yapanları farklı tuttu. Bunun sebebi de ancak ilk grubun maksadını, tam ihlâsını, zorluk, fakirlik ve darlık halinde infak ettiğini bilmesidir” der ve ardından şu hadisi zikreder: Rasûlullah (s.a.v) bir gün; “Bir dirhem, yüz bin dirhemi geçmiştir” buyurdu. “Bu nasıl olur, ey Allâh’ın Rasûlü?” diye sordular. Şu cevabı verdi; “Bir adamın iki dirhemi vardı. Bunlardan en iyisini tasadduk etti. Diğeri ise malının yanına varıp, malından yüz bin dirhem çıkardı ve onu tasadduk etti.”[7] Bu rivayeti zikrettikten sonra sözü Hz. Ebû Bekir’e getiren İbn Kesîr şöyle devam eder: “İman ehli katında hiç şüphe yoktur ki Sıddîk Ebû Bekir’in bu âyet-i kerimeden çok büyük bir nasibi vardır. O, bütün peygamberlerin ümmetleri içinde bu âyet-i kerime ile amel edenlerin efendisidir. Zira o, malının tamamını Allah -azze ve celle-’nin rızasını kazanmak için infak etmiştir. Hiç kimsenin onun katında karşılığı verilecek bir iyiliği yoktur.”[8]
Ebû Bekir (r.a), Tebük gazvesinde Rasûlullah’ın kendisine verdiği en büyük sancağı taşımış ve ordunun bu gazveye hazırlanması için bütün servetini Rasûl-i Ekrem’in emrine tahsis etmiştir.[9] Hz. Ömer bu hâdiseyi şöyle anlatır: “Rasûlullah (s.a.v) bize tasaddukta bulunmamızı emretmişti. O günlerde malım da vardı. Kendi kendime, «Ebû Bekir’i geçersem ancak bugün geçebilirim» dedim ve malımın yarısını getirdim. Allah Rasûlü; «Ehline ne bıraktın?» buyurdu. «Şu getirdiğim kadar da onlara bıraktım» dedim. Ebû Bekir de elinde bulunan malın tamamını alıp getirdi. Rasûlullah (s.a.v); «Ebû Bekir, çoluk çocuğuna ne bıraktın?» buyurdu. O da; «Onlara Allah ve Rasûlü’nü bıraktım» cevabını verdi. Onun bu sözünü işitince kendi kendime, «Vallahi onu hiçbir hususta kesinlikle geçemem!» dedim.”[10]
Tâbiînden Saîd b. Müseyyeb (v. 94/713), Rasûlullah’ın, Hz. Ebû Bekir’in malını, kendi malını kullanır gibi kullanabildiğini nakleder.[11] Nitekim Allah Rasûlü (s.a.v) onun malının İslâm’a ne kadar faydalı olduğunu; “Ebû Bekir’in malı kadar hiçbir mal bana fayda vermemiştir” sözleriyle ifade etmiştir.[12]
Hz. Ebû Bekir’in, malını İslâm uğruna feda ettiği gibi canını ve sevdiklerini de bu uğurda feda ettiği anlaşılmaktadır. Nitekim Bedir’de oğlu Abdurrahman ile karşı karşıya gelmiştir.[13] Tâif kuşatmasında ise bir ok gelerek diğer oğlu Abdullah’a isâbet etmiş ve bu yara sebebiyle bir müddet sonra şehit olmuştur. O zaman Ebû Bekir (r.a) kızı Hz. Âişe’nin yanına girip: “Kızım, (Abdullah’ın ölümüne çok üzülmüyorum,) sanki evimizden sadece bir koyun kulağı eksilmiş gibi hissediyorum” demiştir. Âişe de: “Kalbini sağlamlaştıran ve seni doğru yolda sâbit kılan Allah’a hamdolsun!” cevabını vermiştir. Bir müddet sonra Sakîf heyeti yanına geldiğinde Abdullah’ı öldüren oku onlara gösterip: “Bunu tanıyan var mı?” diye sormuş, içlerinden Saʻd b. Ubeyd: “O oku ben yonttum, arkasına tüyü ben taktım, kuyruğunu ben yaptım ve onu ben attım” deyince Ebû Bekir ona şöyle demiştir: “Bu ok oğlum Abdullah’ı şehîd etti. Senin elinle ona şehadet mertebesini ihsan eden ve onun eliyle seni imansız öldürüp alçaltmayan Allah’a hamdolsun! O’nun muhafazası ne kadar geniştir.”[14] Bu olaydan anlaşıldığı üzere Ebû Bekir, oğlunun ölmesinden ziyade insanların hidayete gelmesiyle meşgul olmakta, buna daha fazla ehemmiyet vermektedir.
Hz. Ebû Bekir bedenini ve zamanını da İslâm uğruna feda etmiştir. Hz. Ömer’in bildirdiğine göre Rasûlullah (s.a.v) müslümanları alâkadar eden bir mesele hakkında Ebû Bekir ile gece geç vakitlere kadar konuşurlarmış, Hz. Ömer de onlarla birlikte olurmuş.[15] Kısacası Hz. Ebû Bekir’in hayatına baktığımızda onun canıyla, malıyla, ailesiyle, fikriyle ve sahip olduğu bütün imkânlarıyla Allah’ın dinine yardım etmek için koştuğunu görmekteyiz.[16]
[1] Bkz. İbn Hişâm, I, 319; Ahmed b. Muhammed b. Hanbel b. Hilâl b. Esed eş-Şeybânî, Ebû Abdullah (v. 241/855), Fedâilü’s-sahâbe (I-II), thk. Vasıyyullah Muhammed Abbas, Beyrut: Risâle, 1403/1983, I, 237; Taberî, Tefsîr, XXIV, 471; Hâkim, II, 572-573/3942; İbn Asâkir, XXX, 69; İbn Kesîr, Ebü’l-Fidâ İsmâil b. Ömer b. Kesîr el-Kureşî el-Basrî ed-Dımeşkî (v. 774/1373), Tefsîru’l-Kur’âni’l-Azîm (I-VIII), thk. Sâmî ibn Muhammed Selâme, Dâru’t-Taybe, 1420/1999, VIII, 420; Süyûtî, Abdurrahman b. Ebî Bekir, Celâlüddin (v. 911/1505), Lübâbü’n-nükûl, tahric: Abdürrazzak el-Mehdî, Beyrut: Dâru’l-Kitâbi’l-Arabî, 1426/2006, s. 257-258.
[2] İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 147.
[3] İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 148.
[4] İbn Saʻd, I, 239; Belâzurî, Ahmed b. Yahyâ b. Câbir b. Dâvud (v. 279/892-93), Fütûhu’l-büldân, Beyrut: Dâru’l-Hilâl, 1988, s. 16; İbn Seyyidinnâs, Ebü’l-Feth Fethuddîn Muhammed b. Muhammed b. Muhammed el-Yaʻmerî (v. 734/1334), Uyûnü’l-eser fî fünûni’l-meğâzî ve’ş-şemâil ve’s-siyer (I-II), taʻlîk: İbrahim Muhammed Ramazan, Beyrut: Dâru’l-Kalem, 1414, I, 225; Halebî, Ebü’l-Ferec Nûrüddîn Alî b. Burhâniddîn İbrâhîm b. Ahmed (v. 1044/1635), İnsânü’l-uyûn fî sîrati’l-Emîni’l-Me’mûn (I-III), Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1427, II, 89; Fayda, “Ebû Bekir” mad., DİA, X, 103.
[5] el-Hadîd 57/10.
[6] Beğavî, VIII, 33.
[7] Nesâî, Zekât 49.
[8] İbn Kesîr, Tefsîr, VIII, 14. İbn Kesîr burada el-Leyl sûresinin 17-21. âyetlerine de telmihte bulunmaktadır.
[9] Fayda, “Ebû Bekir” mad., DİA, X, 103.
[10] Ebû Dâvûd Süleymân b. el-Eşʻas b. İshâk es-Sicistânî el-Ezdî (v. 275/889), Sünenü Ebî Dâvud (I-V), İstanbul: Çağrı Yayınları, 1992, Kitâbu’z-Zekât, 40/1678; Tirmizî, Menâkıb, 16/3675. Tirmizî “hasen sahih” demiştir.
[11] Maʻmer b. Râşid el-Ezdî Ebû Urve el-Basrî nezîlü’l-Yemen (v. 153), el-Câmiʻ (Abdürrazzak’ın Musannef’inin sonunda 10 ve 11. ciltler), thk. Habiburrahman el-Aʻzamî, Pakistan: el-Meclisü’l-İlmî, 1403, XI, 228; Ahmed, Fedâilü’s-sahâbe, I, 72. Ömerî, bu rivayetin Saîd b. Müseyyeb’in mürsellerinden olduğunu ancak kuvvetli olduğunu bildirir. (Ömerî, Asru’l-hilâfeti’r-râşide, s. 73)
[12] Ahmed b. Hanbel, Fedâilü’s-sahâbe, I, 65; İbn Mâce, Ebû Abdillâh Muhammed b. Yezîd Mâce el-Kazvînî (v. 273/887), es-Sünen (I-II), nşr. Muhammed Fuad Abdülbaki, İstanbul: Çağrı Yayınları, 1992, Mukaddime, 11. Elbânî senedinin “sahih” olduğunu söylemiştir.
[13] İbn Asâkir, XXX, 128; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 36.
[14] Hâkim, III, 543/6021; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, IX, 167/18191.
[15] Tirmizî, Salât, 12/169. Tirmizî “hasen”, Elbânî “sahih” olduğunu söylemiştir.
[16] Bkz. Sallâbî, Ebû Bekir es-Sıddîk, s. 61.