Kur’ân-ı Kerim, içinde mücmel, müteşâbih, müşkil ve müphem âyetleri olan, bundan dolayı da tefsir edilmesi gereken bir kitaptır.[1] İnsanların tefsire duydukları ihtiyaç sebebiyle zamanla bu isimde bir ilim doğmuş ve ilerleyen yıllarda bu ilmin kendiliğinden bir usûlü de gelişmiştir. Müfessirlerin umumiyetle kabul ettikleri ve “en güzel tefsir yolu” dedikleri usulü İbn Kesîr’in dilinden nakledelim:
1. Kur’ân’ın Kur’ân ile tefsiri. Kur’ân’ın bir yerinde mücmel olarak anlatılan bir mevzu, başka bir yerinde tefsir edilir, açıklanır. Böyle olmayan yerlerde Sünnet’e müracaat edilir.
2. Kur’ân’ın Sünnet ile tefsiri. Sünnet, Kur’ân’ı şerh edici ve açıklayıcıdır.[2] Nitekim Allah Teâlâ şöyle buyurur: “(Nebîler) apaçık mucizeler ve kitaplarla (gönderildiler). İnsanlara, kendilerine indirileni açıklaman ve düşünüp anlamaları için sana da bu Kur’ân’ı indirdik.”[3]
Rasûlullah (s.a.v) Muaz b. Cebel’i (v. 17/638) Yemen’e gönderirken ona; “Sana bir dava gelirse nasıl hükmedersin?” diye sormuştu. Muaz; “Allah’ın Kitâb’ıyla hüküm veririm” dedi.
“–Allah’ın Kitâb’ında (bir hüküm) bulamazsan?”
“–Rasûlullah’ın sünnetiyle hükmederim.”
“–Ne Rasûlullah’ın sünnetinde, ne de Allah’ın Kitâb’ında (bir hüküm) bulamazsan?”
“–Kendi görüşümle ictihad ederim, bu hususta kusur göstermem, bütün gücümle doğruyu bulmak için gayret ederim.”
Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v) Muaz’ın göğsüne vurarak; “Rasûlü’nün elçisini, Rasûlü’nün razı olacağı şeye muvaffak kılan Allah’a hamdolsun!” buyurdu.[4] İbn Kesîr’in, Müsnedlerde ve Sünenlerde ceyyid bir senedle yer aldığını söylediği bu rivayet gösteriyor ki bir âyet hakkında Kur’ân ve Sünnet’te herhangi bir açıklama bulunmadığı zaman sıra sahabe sözlerine gelir.
3. Kur’ân’ın sahabe kavliyle tefsiri. Ashab-ı kiram Kur’ân’ın tefsirini sonrakilerden daha iyi bilirler. Zira âyetlerin inişine sebep olan hâdiseleri ve o esnada mevcut ahvali bizzat müşahede etmişlerdir. Bu durum onlara mahsus bir hususiyettir, daha sonraki âlimlerin böyle bir imkânı olmamıştır.[5] Bunun yanında ashab-ı kiram bir de tam bir anlayışa, sahih bir ilme ve salih amellere sahiptiler. Bilhassa da onların içinden âlim olanları ve büyükleri bu hususta tebarüz etmişlerdir. Ashabın âlim ve büyüklerinin başında dört imam gelir ki onlara aynı zamanda Hulefâ-i Râşidîn (hak yolda giden halifeler) ve hidayet üzere olan imamlar denir. Daha sonra da İbn Mesʻûd, İbn Abbas gibi âlim sahabiler gelir.[6]
İbn Kesîr, Râşid Halifeler’e itaati vacip görür ve; “Allah’ın Kitâbı’na, Rasûlü’nün Sünnet’ine ve Allah’a itaati emrettiklerinde Hulefâ-i Râşidîn’e ve imamlara itaat etmenin vücubu hususundaki hadisler ve rivayetler pek fazladır. Onlar burada tek tek zikredilemeyecek kadar çoktur” der.[7] İbn Kesîr, Hulefâ-i Râşidîn’i zikredince mutlaka “Allah onlardan razı olsun” şeklindeki tarziye cümlesini getirir ve onlara muhtelif dualar eder.[8]
Tefsir ilminde Hulefâ-i Râşidîn’den sonra gelen Abdullah b. Mesʻûd şöyle demiştir: “Kendisinden başka ilâh olmayan Allah’a yemin ederim, Allah’ın Kitâb’ından hiçbir sûre indirilmemiştir ki ben onun nerede ve kimin hakkında nâzil olduğunu bilmeyeyim. Bir kimsenin Allah’ın kitâbını benden daha iyi bildiğini duysam ve deveyle ona ulaşmak da mümkün olsa, hiç durmaz hemen yola düşerim.”[9] Bu ifadeler, sahabe görüşünün tefsir ilmi için ne kadar önemli olduğunu göstermektedir.
Rivayetlerin haber verdiğine göre diğer sahabe-i kiram da Kur’ân’ı anlayıp yaşama hususunda İbn Mesʻûd gibi takdire şâyan bir gayret içinde idiler. Rasûlullah’tan on âyet öğrendiklerinde, bunlardaki emir ve hikmetleri iyice idrak edip hayatlarına tatbik etmeden diğer on âyete geçmezlerdi. Kur’ân’ı ve onunla ameli birlikte öğrenirlerdi.[10]
Kur’ân’ı tefsir ederken, sıra ashabın görüşlerine gelince, onların içinde belli bir sıralamaya riayet etmek gerekir. Öncelikle Hulefâ-i Râşidîn’in görüşlerine bakılır. Onlar içinde öncelik Hz. Ebû Bekir ve Ömer’e aittir. Nitekim İbn Abbas’a bir mesele sorulduğunda bu hususta Kur’ân’da bir hüküm varsa onu naklederdi. Kur’ân’da yok da Rasûlullah’tan bir bilgi nakledilmişse onunla cevap verirdi. O da yoksa Hz. Ebû Bekir ve Ömer’in görüş ve tatbikatına müracaat ederdi. O da bulunmazsa sorulan meselede ictihad eder, kendi reyine göre hüküm verirdi.[11] Daha sonra gelen âlimler de Hz. Ömer’den sonra diğer halifelerle İbn Mesʻûd ve İbn Abbâs gibi âlim sahabilerin, onlardan sonra olayı bizzat yaşayan sahabilerin ve diğerlerinin görüşlerine müracaat etmişlerdir.
Kur’ân’ı tefsir ederken Kur’ân’da, Sünnet’te ve sahabenin sözleri arasında bir açıklama bulunmadığı takdirde imamların çoğu tâbiînin sözlerine müracaat etmişlerdir. Onların önde gelenleri ise Mücâhid b. Cebr[12], Saîd b. Cübeyr, İkrime, Atâ b. Ebî Rebâh (v. 114/732), Hasan Basrî, Mesrûk b. Ecdaʻ (v. 63/683 [?]), Saîd b. Müseyyeb, Ebü’l-Âliye, Rebîʻ b. Enes (v. 131/748 ?), Katâde, Dahhâk b. Müzâhim ve benzerleridir. Bunlardan sonra da etbâu’t-tâbiîn ve onlardan sonrakiler gelir. Ancak tâbiînin sözlerinin delil olup olmadığı tartışılmıştır. İbn Kesîr, bir hususta icma ettiklerinde bunun delil olması hususunda hiçbir şüphenin olmadığını, ancak ihtilaf ettiklerinde sözlerinin birbirlerine ve kendilerinden sonra gelenlere karşı delil olmayacağını, o zaman Kur’ân ve sünnetin lügatine veya umumi olarak Arapça’ya ya da bu husustaki sahabe sözlerine müracaat edileceğini ifade eder.[13]
Sahabe ve tâbiûn tefsirinin önemine ışık tutan bu kısa mülahazadan sonra Hz. Ebû Bekir’in Kur’ân’ı anlama hususundaki firasetini izaha geçebiliriz:
[1] en-Nahl 16/44; el-Kıyâme 75/19.
[2] en-Nisâ, 105; en-Nahl, 44, 64; Ebû Dâvûd, Sünnet, 5/4604, Harâc 31-33/3050; Ahmed, IV, 131.
[3] en-Nahl, 44.
[4] Ebû Dâvûd, Akdiye, 11/3592; Tirmizî, Ahkâm 3; Ahmed, V, 230, 236, 242.
[5] Buhârî şârihlerinden Keşmirî, bize gelen rivayetlerin kritiği ile ilgili şu önemli noktaya temas eder: “Şu bilinsin ki mütehhirînin (târihen sonra gelen âlimlerin) hadislerin “hasen” veya “sahih” olduğunu bildirmesi ile mütekaddimînin (ilk devir âlimlerinin) bildirmesi bir değildir. Zira mütekaddimîn, zaman itibariyle yakın oldukları için râvilerin hallerini daha iyi bilirler. Bir hadis hakkında hüküm verirken, onun durumunu tam olarak tesbit ettikten ve cüz’î şeyleri dahi öğrendikten sonra verirler. Müteahhirînin yanında ise râvilerin durumu hakkında rivayetlerden başka bir şey yoktur. Bunlar, râvilerin hallerini kâğıt üzerinde değerlendirdikten sonra hüküm verirler. Sen acemi ile usta arasında nasıl bir fark olduğunu bilirsin! Sonrakilerin sahip olduğu beyaz kâğıt üzerindeki siyah mürekkep, öncekilerin râvilerin hallerini gözle görür gibi bilmeleri yanında ne mâna ifade eder ki! Çünkü öncekiler râvilere bizzat kendileri yetişti ve gördü, bu sebeple de hallerini soruşturmaya ve diğer insanlardan bilgi almaya ihtiyaçları kalmadı. Onlar râvileri en iyi bilen kimselerdir, dolayısıyla bu konuda onların sözlerine itibar edilir. O zaman mesela Nevevî’nin (v. 676/1277) bir hadis hakkında konuşup zayıf olduğunu söylediğini, Tirmizî’nin (v. 279/892) de ona “hasen” dediğini gördüğünde Tirmizî’nin görüşünü kabul etmelisin. Hâfız İbn Hacer, “Tirmizî’nin bir hadise «hasen» demesinin (bu konuda mütesahil davranması sebebiyle) kabul edilemeyeceği” yönündeki görüşü doğru bulmamıştır. Nevevî’nin bir hadis hakkındaki görüşü, sonradan ortaya konulan kâidelere dayanır, başka bir şeye değil. Tirmizî’nin görüşü ise sahih bir zevk ve vicdana dayanır. (Yani o olayların içinde yaşadığı için râvilerin halini bizzat kendisi müşahede etmiş, doğruyu yanlışı gözleriyle görmüştür.) Asıl ilim de zaten budur, (sonraki âlimlerin dayandığı ilmî) kâideler ise âmânın elindeki asâ gibidir” (Keşmîrî, Muhammed Enver Şâh Hüseynî (v. 1353/1933), Feyzu’l-Bârî alâ Sahîhi’l-Buhârî (I-VI), thk. Muhammed Bedr-i Âlem Mir’âtî, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1426/2005, VI, 216).
[6] İbn Kesîr, Tefsîr, I, 7-8; Turgay, Hz. Ali ve Tefsirdeki Yeri, s. 20.
[7] İbn Kesîr, Tefsîr, VI, 75.
[8] Bkz. İbn Kesîr, Tefsîr, III, 343; IV, 539; V, 79.
[9] Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 8.
[10] İbn Saʻd, VI, 172; İbn Ebî Şeybe, Musannef, X, 460. Krş. Ahmed, V, 410.
[11] Dârimî, Mukaddime, 20/168; İbn Ebî Şeybe, Musannef, IV, 544/22994.
[12] İbn Kesîr, Mücâhid’in Tefsir ilminde sembol bir isim (âyet), yani otorite olduğunu söyler ve kendisinin şu sözünü nakleder: “Mushaf’ı başından sonuna kadar üç defa İbn Abbas’a arzettim. Her âyette durur, onunla ilgili bilgileri kendisine sorardım” (Dârimî, Tahâret, 113; İbn Ebî Şeybe, Musannef, VI, 154; Taberî, Tefsîr, I, 90, IV, 409; İbn Kesîr, Tefsîr, I, 10). İbn Ebî Müleyke şöyle demiştir: “Mücâhid’i gördüm, İbn Abbas’a Kur’ân’ın tefsirini sordu. Yanında yazı malzemeleri (elvâh) vardı. İbn Abbas ona «Yaz» diyordu. Bu minval üzere Tefsir’in tamamını ona sordu” (Taberî, Tefsîr, I, 90, IV, 409; İbn Kesîr, Tefsîr, I, 10).
[13] İbn Kesîr, Tefsîr, I, 10.