B. KUR’ÂN’I CEMʻİ ve KUR’ÂN ÖĞRETİMİNE ÖNEM VERMESİ / 1. Kur’ân’ın Cemʻi

“Cemʻu’l-Kur’ân” tabiri ilmî bir ıstılah olarak Kur’ân’ın sadırlarda ezberlenmesi ve mushaflarda yazılıp tedvin edilmesi için kullanılır.[1] Bu sebeple kaynakları incelerken bu terkibin hangi manada kullanıldığına dikkat etmek gerekir.[2]

İnsanlık tarihinde hiçbir topluluk hiçbir kitaba, Ümmet-i Muhammed’in Kur’ân’a gösterdiğinden daha fazla itina göstermemiştir. Bu ümmet, İslâm güneşinin doğduğu günden itibaren asırlar boyunca Kur’ân-ı Kerim’le uzaktan yakından ilgisi bulunan her şeyi hıfz, mütâlaa ve tedvin konusunda diğer ümmetleri geride bırakmıştır. Bu hassasiyet Allah Teâlâ’nın dilediği vakte kadar da devam edecektir. Hiçbir ümmetin bir kitabı küçüğüyle büyüğüyle, genciyle yaşlısıyla, şehirlerde, köylerde ve her yörede asırlar boyunca ezberleyerek muhafaza ettiğini insanlık tarihi kaydetmiş değildir. Hem de öyle bir muhafaza ki merkezlerden en uzak köşelerde bile onu okuyan biri, bir kelimesinde veya harfinde şaşıracak olsa kendisine doğruyu ve sahih okuyuşu gösterecek kimseler mutlaka bulacaktır! Bunun tek örneği Kur’ân-ı Kerim’dir. Bu ümmet onu, daha indirildiği zaman muhafaza altına almış, ezberlemeye ve korumaya bütün İslâm beldelerinde asırlar boyu devam edegelmiştir.[3]

Allah Rasûlü (s.a.v) âyetler nâzil oldukça onları hemen ashabına ezberletmeye çok büyük ihtimam gösterir, “Sizin en hayırlınız, Kur’ân’ı öğrenen ve öğretendir”[4] buyururdu. Sahabe, inen âyetleri bizzat yazmak veya bilmiyorsa kendisi için yazdırmak için güçleri yettiğince koşar, Kur’ân’ı indiği gibi ezberlemek maksadıyla sabah akşam Allah Rasûlü’ne okurlardı. Öyle ki bu gayrete şaşıran kâfirler, ileri geri konuşmaya başlamışlardı. Kur’ân’da bu durum şöyle ifade edilir: “İnkâr edenler; «Bu (Kur’ân), olsa olsa onun uydurduğu bir yalandır. Başka bir zümre de bu hususta kendisine yardım etmiştir» dediler. Böylece onlar hiç şüphesiz haksızlığa ve iftiraya başvurmuşlardır. Yine onlar dediler ki: «(Bu âyetler), onun, başkasına yazdırıp da kendisine sabah akşam okunmakta olan, öncekilerin masallarıdır».”[5]

Medine’de kalacak yeri olmayan muhacirler, Allah Rasûlü’nün gözetimi altında Mescid-i Nebî’nin sofasında barınır, Kur’ân’ı okur ve birbirlerine dinletirlerdi. Bu esnada mescidi arı vızıltısı gibi bir uğultu kaplardı. Nitekim, “Sabah akşam Rablerine, O’nun rızasını dileyerek ibadet edenlerle birlikte candan sebat et!”[6] âyeti onlar hakkında inmiştir. Burası seri bir şekilde Kur’ân muallimleri yetiştiren bir medrese hüviyetinde idi. Rasûl-i Ekrem onları muhtelif kabilelere hoca olarak gönderirdi. Bunlardan 70 hâfız Bi’r-i Maûne denen yerde pusuya düşürülüp şehid edildiğinde Rasûlullah (s.a.v) buna çok üzülmüş ve bir ay boyunca hainlere beddua etmişti.[7] Bu hadiseden sonra sahabenin Kur’ân hıfzı konusunda gösterdiği ihtimam daha da artmıştır.[8]

Nebiyy-i Ekrem, her sene ramazan ayında Cebrail (a.s) ile Kur’ân’ı birbirlerine karşılıklı olarak arz ederlerdi. Yani o vakte kadar inmiş olan âyetleri iki defa okumuş olurlardı. Son sene bunu iki defa yaparak 4 hatim yapmışlardı.[9] Bu hadiseden vefatının yaklaştığını anlayan Allah Rasûlü (s.a.v), sahabeyi toplayarak Kur’ân’ı onlara son bir kez daha arzetmişti. Buna “Arza-i Ahîra” denir.[10]

Rasûlullah (s.a.v) vefat edip vahiy tamamlandığında pek çok kişi Kur’ân’ın tamamını ezbere biliyor ve namazlarda okuyordu. Zira Müzzemmil sûresinin başında emredildiği gibi gecenin yarısından fazlasını namaz ve Kur’an tilavetiyle geçirebilmek için en azından Kur’ân’ın büyük bir kısmını ezberlemek gerekiyordu. Hatta çok sayıda sahabinin yanında Kur’ân, yazı malzemelerine kaydedilmiş halde de bulunuyordu. Çünkü ilk günden beri sahabilerin gelen vahiyleri yazdıkları veya bilenlere yazdırdıkları malumdur.[11] Ancak Allah Rasûlü’nün son ânına kadar vahiy devam ettiği ve muhtemelen nesih vâki olabileceği için Kur’ân sûrelerinin yazıldığı sayfalar, iki kapak arasına toplanıp kitap haline getirilmemişti.[12]

Bununla birlikte Beyhakî, Zerkeşî gibi âlimler Allah Rasûlü’nün hayatında bu konuda kısmî çalışmaların olduğu görüşündedirler. Yani Kur’ân bir defa cemʻ edilmemiştir, onun bir kısmı Nebiyy-i Ekrem’in huzurunda cemʻ edilmiştir. Buna mesned olarak da Zeyd b. Sâbit’in; “Biz bir gün Allah Rasûlü’nün yanında idik. O günkü yazı malzemeleri (rikâʻ) üzerine yazılmış âyetleri toplayarak Kur’ân’ı te’lîf (cemʻ) ediyorduk”[13] sözünü gösterirler. Ondan sonra Ebû Bekir ve Osman zamanlarında birer kere daha cemʻ edilmiştir.[14] Ancak bu husustaki en esaslı çalışma Hz. Ebû Bekir’in hilafetinde yapılmıştır. O, Kur’ân-ı Kerim’i mushaf haline getirmek sûretiyle İslâm’a ve Kur’ân’a en büyük hizmeti yapmıştır.[15] Kur’ân’ı ilk defa tam olarak cemʻ ederek Müslümanların Kur’ân hakkında ihtilafa düşmesini önlemiş, onların dinî ve kültürel birliğini sağlamıştır.[16]

Hz. Ebû Bekir zamanındaki cemʻ ile ilgili en meşhur rivayet Zeyd b. Sâbit’ten şu şekilde nakledilmiştir: Ebû Bekir, mürtedlere (dinden dönenlere) karşı yapılan Yemâme savaşı esnasında beni çağırdı. Gittim. Yanında Ömer oturuyordu. Ebû Bekir bana şöyle dedi: “Bak! Ömer bana gelip; «Kurrâ’nın (Kur’ân âlimlerinin) de katılmış bulunduğu Yemâme savaşları şiddetlendi. Ben hâfızların şehit olarak tükenmelerinden, onlarla birlikte Kur’ân’ın da zayi olmasından korkuyorum.[17] Bu sebeple Kur’ân’ın cemʻ edilmesini emretmeni uygun görüyorum!» dedi. Ben bu teklifi; «Rasûlullah’ın yapmadığı bir işi nasıl yaparım?» diye kabul etmek istemedim.[18] Ancak Ömer; «Bunda hayır var!» diye ısrar etti. Ben her ne kadar bu meseleye yanaşmak istemediysem de Ömer, bunu ısrarla istedi. Sonunda Allah Teâlâ, Ömer’in dediklerine aklımı yatırdı. Ben de meselenin lüzumuna aynen Ömer gibi inanmaya başladım.”

Sonra Ebû Bekir bana yönelerek şunları söyledi: “Sen genç ve akıllı bir kimsesin, hiç bir hususta sana karşı bir itimatsızlığımız yok. Üstelik sen Allah Rasûlü’ne vahiy kâtipliği yaptın, nâzil olan vahiyleri yazdın. Şimdi Kur’ân âyetlerini araştır ve onları iki kapak arasına topla!” Allah’a yemin ederim ki, Ebû Bekir bana dağlardan birini taşıma vazifesi verseydi bu teklif ettiği işten daha ağır gelmezdi. Kendisine itiraz ettim; “Siz, Rasûlullah’ın yapmadığı bir şeyi nasıl yaparsınız?” dedim. Ebû Bekir beni ikna için; “Vallahi bu hayırlı bir iştir!” dedi, talebine ısrarla devam etti. Öyle ki sonunda Allah Teâlâ, Ebû Bekir’in kabul ettiği bu iş hakkında benim kalbime de itmi’nan verdi, bu iş aklıma yattı. Bunun üzerine ben de Kur’ân’ın peşine düşüp gereği gibi araştırdım ve onu yazılı bulunduğu hurma dallarından, ince taş levhalardan ve hafızların ezberlerinden topladım. Nihayet Tevbe sûresinin sonunu Ebû Huzeyme el-Ensarî’nin yanında buldum. O âyeti ondan başka kimsenin yanında (yazılı olarak[19]) bulamadım. Bu âyet, «Le kad câekum rasûlün min enfusikum azîzun aleyhi mâ anittum…» sözlerinden Berâe sûresinin so­nuna kadar devam eden iki âyet idi.[20] Neticede toplanan bu sahifeler, vefat edinceye kadar Ebû Bekir’in yanında kaldı. Sonra hayatı müddetince Ömer’in yanında kaldı. Bundan sonra Ömer’in kızı Hafsa’nın yanında kaldı.[21]

a) Niçin Zeyd b. Sâbit Tercih Edilmiştir?

Bu en mühim vazife için Zeyd b. Sâbit’in tercih edilmesi bilinçli bir karardır. Zira o, gayreti ve kabiliyeti ebebiyle Rasûlullah (s.a.v) tarafından beğenilip takdir edilen ve kendisine mühim vazifeler verilen bir şahsiyettir. Allah Rasûlü Medine’ye hicret ettiğinde, o günlerde çocuk denecek yaştaki Zeyd’i huzuruna götürmüşlerdi. Allah Rasûlü onu sevdi ve beğendi. Oradakiler; “Yâ Rasûlallah! Bu Neccaroğulları’ndan bir gençtir. Allah’ın sana inzâl buyurduğu sûrelerden on yedi tanesini ezbere biliyor!” dediler. Bu durum Nebiyy-i Ekrem’in çok hoşuna gitti. Ona; “Zeyd, benim için yahudilerin diliyle yazmayı öğreniver. Vallahi ben yazı hususunda yahudilere güvenmiyorum» buyurdu. Zeyd on beş gün geçmeden onların yazısını öğrendi, hatta bu konuda epeyce maharet kazandı. Artık yahudiler Rasûl-i Ekrem’e mektup yazdıklarında onu kendisine okuyuveriyordu, bu mektuplara cevap yazdırmak istediğinde de onun adına yazıveriyordu.[22]

Bir müddet sonra Zeyd, vahiy kâtipliği yapmaya başladı. Kendisi şu hatırasını nakleder: “Rasûlullah’ın yanında oturuyordum. Bu esnada kendisine vahiy hali geldi ve bütün vücudunu sekinet kapladı. Böyle olunca dizi benim dizimin üzerine bastı. Vallahi ömrümde Rasûlullah’ın dizinden daha ağır bir şey hissetmedim. Sonra vahiy hali geçti ve bana; “Yaz ey Zeyd!» buyurdu…”[23] Zeyd, Rasûlullah’ın komşusu olduğunu ve bir vahiy indiğinde kendisini çağırıp yazdırdığını söyler.[24]

Allah Rasûlü (s.a.v) Zeyd’in Kur’ân bilgisini daima methetmiştir. Bunun bir örneği şu hâdisedir: Tebük seferine çıkarken Neccaroğulları’nın sancağını Umâre b. Hazm’a vermişti. Daha sonra Zeyd’i görünce, sancağı Umâre’den alıp ona verdi. Umâre; “Yâ Rasûlallah! Bana kızdınız mı?” diye sorunca Rasûlullah; “Hayır! Vallahi kızmadım! Fakat siz de Kur’ân’ı tercih ediniz! Zeyd, Kur’ân’ı senden daha çok ezberlemiştir. Burnu kesik zenci köle bile olsa, Kur’ân’ı daha çok ezberlemiş olan kimse başkalarına tercih edilir!” buyurdu. Evs ve Hazrec kabilelerine de, sancaklarını Kur’ân’ı daha çok ezberlemiş olan kişilere vermelerini emretti.[25] Allah Rasûlü: “Ümmetimin içinde ferâiz ilmini en iyi bilen Zeyd b. Sâbit’tir[26] buyurarak onun fıkıh alanındaki ilmini de methetmiştir.

Ebû Bekir (r.a) Zeyd’in bu vasıflarına ilaveten gençliğini, zekâsını, mükemmel ahlâkını da zikretmiştir. Tüm bunlara Zeyd’in, Rasûl-i Ekrem ile Cebrâil’in Ramazan’da yaptığı Arza-i Ahîra’ya katıldığını ve vefat edinceye kadar insanlara buna göre Kur’ân öğrettiğini de ilave etmeliyiz. İşte bu sebeple Hz. Sıddîk ona itimat etmiş ve daha sonra Hz. Osman Mushaf çoğaltan kâtiplerin başına onu tayin etmiştir.[27]

Gerek vahiy gerekse diğer konularda Allah Rasûlü’nün huzurunda en fazla kâtiplik yapan kişi Zeyd’dir. Çünkü onun bundan başka bir meşguliyeti yoktu.[28]

b) Cemʻ Usûlü

Yukarıda zikri geçen toplantıda Zeyd, bu iş için teşekkül ettirilecek heyete başkanlık yapma vazifesini kabul etmiş, bu çalışmayı teklif eden Hz. Ömer de ona tam destek vermeye razı olmuştu. Hz. Ebû Bekir, Ömer ile Zeyd’e; “Mescid’in kapısına oturun, kim Allah’ın Kitâbı’ndan bir şey hakkında iki şahit getirirse onu yazın!” dedi.[29] Sehâvî bunu; “Rasûlullah’ın huzurunda onu yazdığına dair iki şahit getirirse veya Kur’ân’ın nâzil olduğu yedi harften bir şey getirir de asla okunmayan bir şey ilave etmediğine ve başka bir vecih bilmediğine dair iki şahit getirirse” şeklinde açıklamıştır.[30] İbn Hacer bunlara ilaveten iki şahidin “ezber ve yazı” da olabileceğini söyler. Buna göre onların maksadı sadece ezberden değil, Rasûlullah’ın huzurunda yazılan şeyin aynısından yazmak idi.[31] Süyûtî’ye göre ise şahitler, getirilen şeyin, vefat ettiği sene Rasûlullah’a arzedilen şeylerden olduğuna şahitlik edeceklerdi.[32] Bu görüşlerin en kuvvetlisi, bu şahitliğin, getirilen âyetlerin Allah Rasûlü’nün huzurunda yazıldığına dair olmasıdır.[33] Yani heyet, Kur’ân’ı yazıya geçirme işini bizzat Rasûlullah’ın önünde yazılan malzemeler üzerinden yürütüyordu. Bunun bir sebebi de Allah Rasûlü’nün önünde ve sahabe huzurunda Kur’ân’ın kitabeti esnasında takip edilen yazım tarzının aynen muhafazası noktasındaki fevkalâde hassasiyet idi.[34]

Cemʻ heyetinin çok sıkı, son derece güvenilir ve sağlam çalışma usulleri vardı. Ebû Bekir, sadece Allah Rasûlü’nün huzûrunda yazılmış olan âyetleri, buna dair iki kişinin şahitlik etmesinden sonra kaydetmelerini emretmişti. Bu sebeple Zeyd, kendisi ve yanındakiler ezbere bildikleri halde Berâe sûresinin sonundaki âyeti yazılı bir şekilde buluncaya kadar yazmadı.[35] Bu şartı yerine getirmek üzere Halife Ebû Bekir, ehliyetli herkesin katılması için genel bir davetiye çıkardı. Halifenin ferman ve talimatını müteakiben Hz. Ömer mescidin kapısında durup; “Kim Rasûl-i Ekrem’den Kur’ân âyetleri telakki ettiyse onu getirsin!” dedi. Zira sahabiler Kur’ân âyetlerini sahifelere, levhalara ve hurma dallarına yazıyorlardı.[36] Şevki Dayf, Bilal b. Rebâh’ın da Medine sokaklarını adım adım gezerek ilanda bulunduğunu ve elinde Rasûl-i Ekrem’in bizzat yazdırdığı âyetler bulunan sahabilerin onları getirmesini söylediğini kaydeder.[37] Bunlardan hareketle bu ilmî çalışmanın tam anlamıyla bir toplum gayretiyle büyüyüp geliştiğini söyleyebiliriz. Zaten çalışma, merkezî bir toplanma yeri olan Mescid-i Nebevî’de yaplıyordu.[38] Zerkeşî’ye göre âyetler dağınık kaynaklardan toplanarak hâfızların ezberleriyle karşılaştırılmış, böylece herkesin bu işten haberi olmuş, yanında yazılı bir âyet bulunan hiç kimse bu işin haricinde kalmamış, böylece kimse Mushaf’a konulan âyet ve sûreler hakkında herhangi bir şüphe duymamış ve Kur’ân’ın seçkin belirli kişilerden toplandığı gibi bir şikâyette bulunmamıştır.[39] Veli Kayhan’ın değerlendirmesine göre bir taraftan -tabir caiz ise- avamı da işin içine katıp Mukaddes Metin’in toplanmasında onların gönülleri de tatmin edilirken, bir taraftan da onların elindeki eğreti, bölük pörçük malzemeler toplanmak suretiyle ilerde bunlar üzerinden ortaya atılabilecek potansiyel bir fitnenin önüne geçilmiştir.[40]

Kur’ân’ı cemʻ ederken, sözlü kaynaklar da kullanılıyordu. Nebiyy-i Ekrem’in huzurunda yazıldığına dair iki şahitle getirilen yazılı kaynaklar, birbirleriyle karşılaştırılıyor, bununla iktifa edilmeyip doğrudan Allah Rasûlü’nden öğrenmiş olan sahabenin hâfızalarıyla da karşılaştırılarak sağlaması yapılıyordu. Hem yazılmış, hem de ezberlenmiş âyetlerin kabulü için aynı sıkı şartlar ileri sürülmek sûretiyle eşit statü korunmuştur.[41] Mevlânâ Şiblî bu hususta şöyle der: “Hz. Zeyd’in beyanatından kendisinin iki işle meşgul olduğu açığa çıkıyor. Bunların biri, Kur’ân’ın Allah Rasûlü’nün huzurunda yazılan âyetlerini bulmak, diğeri bunları bir cild halinde toplamak. Yazıları topladıktan sonra onları yerli yerine koymak icap ediyordu. Bunun için Zeyd de, beyanatında anlattığı veçhile hâfızların hafızasına müracaat ediyordu. Esasen Hz. Ömer de, Kur’ân’ın toplanmasında hâfızların hıfzından istifade edebilmek için bu işe bir an evvel başlanmasını teklif etmişti. Çünkü hâfızlar harp sebebiyle ortadan kalkacak olursa Kur’ân’ın toplanması çok müşkilleşirdi. Fakat bundan maksat, Zeyd’in hâfızlar tarafından okunan âyetleri yazdığını söylemek değildir. Zeyd, bu hususta yalnız Allah Rasûlü’nün huzurunda yazılan yazılara itimat ediyor, hâfızları bunları sıralamak için dinliyordu.”[42] Daha doğru ifadesiyle kendi ezberinde de olmasına rağmen işi sağlamlaştırmak için tekrar hâfızları dinliyordu.

Daha evvel deri, hurma dalları gibi yazı malzemeleri üzerine yazılmış olan Kur’ân, Hz. Ebû Bekir’in emriyle neticede sahifeler üzerine yazılarak cemʻ edilmiş oldu.[43] Ashab-ı kiram Kur’ân’ın günümüze kadar gelen bu cemʻi üzerinde o gün ittifak ettiler. Bu da Kur’ân’ın ümmet içinde bekasını sağlayarak Allah’tan kullarına bir rahmet ve kolaylık oldu ve Allah’ın Kur’ân’ı koruma vaʻdi böylece tahakkuk etti.[44]

Cemʻ heyeti, insanların elinde bulunan yazılı Kur’ân âyetlerini toplamamış olsalardı bile zaten Kur’ân’ın tamamını ezbere biliyorlardı. Çünkü yirmi üç senedir Kur’ân’ı Rasûlullah’tan her vesileyle dinleyip duruyorlardı. Onların korkusu, olmayan bir şeyi Kur’ân’a eklemek veya bir şeyi eksik bırakmak değildi. Onların korkusu daha sonraki zamanlarda sahih halinden bazı şeylerin kaybolması idi.[45] Bu usulle sadece bir sağlama yapmış oldular ve Kur’ân hakkında hiçbir şüphe ihtimali olmadığını gösterdiler. Bunun yanında bir de bazı sahabilerin mensuh âyetler hakkındaki eksik bilgileri tamamlanmış, Arza-i Ahîra’da neshedilen âyetler ayrılmış, Kur’ân’ın son hali herkesin gözü önüne konmuş oldu.

Kur’ân, Rasûl-i Ekrem’in vefatından altı ay sonra toplanmıştır. O zaman bizzat Rasûl-i Ekrem’den Kur’ân dinleyenlerin hemen hepsi hayatta idi. Allah Rasûlü’nden Kur’ân’ı alarak ezberleyen ashab-ı kiram, Kur’ân’ın toplanmasına nezaret ediyorlardı.[46] Sonunda bütün sûrelerin âyetleri, Zeyd b. Sabit tarafından sahabenin çoğunluğunun kontrolü altında özel sayfalarda toplandı. Sonra da bu sayfalardan yüzlerce mushaf yazıldı.[47] Hz. Ebû Bekir zamanındaki cemʻ ameliyesi yaklaşık bir sene sürdü.[48]

c) Suhuf ile Mushaf Arasındaki Fark

Derleme işi bitince Kur’ân, Hz. Ebû Bekir’in gözetiminde “devlet arşivi”ne yerleştirildi.[49] Özetle Hz. Ebû Bekir’in katkısı, Medine’ye dağılmış durumdaki birinci el Kur’ân parçalarını toplama ve bunları tek bir ana nüsha haline getirmekti. Bu derlemeye Suhuf adı verildi.[50] İbn Hacer, “suhuf” ile “Mushaf” arasındaki farkı şöyle anlamıştır: Suhuf, Ebû Bekir zamanında üzerine Kur’ân yazılıp cemʻ edilen yapraklar idi. Bunlar dağınık sûreler halinde idi. Her bir sûrenin âyetleri kendi başına tertip edilmişti ancak sûreler birbiri peşine tertip edilmemişti. Bunlar istinsah edilip birbiri ardınca tertip edilince Mushaf oldu.[51] Aʻzamî ise bunu şu şekilde izah eder: “«Suhuf» kelimesi, «sahife»nin çoğuludur. Zeyd’in gayretleriyle bütün sûre ve âyetler uygun şekilde tanzim edildi ve büyük ihtimalle Medine’de hâkim olan yazı ve imlâ kuralları (Resmü’l-Hatti’l-Medenî) kullanılarak yazıldı. Nitekim Zeyd doğma büyüme Medine’li idi. Fakat öyle görünüyor ki bu maksat için farklı boyutlarda yapraklar kullanılmıştı. Bu sebeple Suhuf denilmiş olabilir. Yalnızca on beş sene sonra, Halife Osman, genişleyen müslüman bölgelerine Mushaf nüshaları göndermek istediğinde, askerî fetihlerden elde edilen gelirler kaliteli kâğıt ulaşımını artırmış ve Hz. Osman eşit ebatta sayfalardan oluşan kitaplar hazırlayabilmişti. Bunlara da Mushaf denildi.”[52] Veya şöyle de düşünülebilir: Hz. Ebû Bekir’in cemʻ ettiği sahifeler ciltlenmiş, birbirine bağlanmış halde değildi. Sahifeler üst üste konulmuş vaziyette idi.[53] Bu sebeple ona “suhuf”, Hz. Osman’ın çoğaltıp birbirine bitiştirdiği sayfalara da “Mushaf” denilmiş olabilir.

d) Hz. Osman Zamanındaki Cemʻ Faaliyeti

Hz. Osman zamanında yine Zeyd b. Sâbit başkanlığındaki bir heyet tarafından Kur’ân nüshaları çoğaltıldı. Diğer bir anlayışa göre Hz. Osman, Zeyd b. Sâbit başkanlığındaki on iki kişilik heyete Kur’ân’ı yeniden cemʻ ettirdi. Bunu Hz. Ebû Bekir zamanında cemʻ edilen Mushaf ile karşılaştırdı ve aralarında hiçbir fark olmadığını gördü. Bu da Kur’ân’ın baştan beri ilâhi bir muhafaza altında olduğunu ve her iki devirde Kur’ân’ı cemʻ ederken kullanılan usul ve metodların sağlamlığını göstermektedir.[54]

Ali b. Ebî Tâlib şöyle demiştir: “Allah’ın rahmeti Ebû Bekir’in üzerine olsun! (Kur’ân’ı) ilk defa iki kapak arasına topladı.”[55] “Mushaflar hususunda insanların en büyük ecir sahibi olanı Ebû Bekir’dir. Çünkü Ebû Bekir Kur’ân’ı ilk defa iki kapak arasına toplayan kişidir.”[56]

İbn Kesîr’e göre Hz. Osman Mushaf’ı cemʻ ettirip şahsî Mushafları yaktırmak suretiyle insanları, Kur’ân hususunda ihtilafa düşmemeleri için bir kıraat (harf) üzere toplamıştır. Bu onun en büyük faziletlerinden biridir. Bütün sahabe bu konuda ona muvafakat etmiştir. İbn Mesʻûd’un, vazife kendisine verilmediği için baştan biraz kırıldığı ancak daha sonra diğer sahabeye muvafakat ettiği rivayet edilir.[57] Hz. Ali bu hususta; “Bunu Osman yapmasaydı ben mutlaka yapardım!” demiştir.[58] Yine İbn Kesîr’e göre dört imam Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali Kur’ân’ın cemʻinin, dinin maslahatlarından biri olduğu hususunda ittifak etmişlerdir ki onlar, Rasûlullah’ın haklarında: “Benim ve benden sonraki hidâyet üzere olan Râşit Halifeler’in sünnetine sımsıkı sarılın!”[59] buyurduğu Halifeler’dir.[60]

e) Kur’an’ın Cemʻi İle Muhafazası Arasındaki İlişki

Dihlevî’ye göre Cenâb-ı Hak, Şüphesiz onu, toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir[61] âyet-i kerimesinin zımnında Kur’ân’ın Mushaflarda cemʻ edileceğini, toplanacağını haber vermiştir.[62] Şiblî’ye göre bu âyetteki Kur’ân’ın cemʻinden murad, onun bir bütün halinde toplanması ve âyetlerinin tertibidir.[63]

Yine Dihlevî’ye göre “Kur’ân’ı kesinlikle biz indirdik; elbette onu yine biz koruyacağız”[64], “Onu çarçabuk almak için dilini kımıldatma! Şüphesiz onu, toplamak (senin kalbine yerleştirmek) ve onu okutmak bize aittir. O halde, biz onu okuduğumuz zaman, sen onun okunuşunu takip et. Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da bize aittir”[65] âyetleri de Kur’ân’ın korunacağına, dolayısıyla cemʻ edileceğine işaret etmektedir. Diğer taraftan Cenâb-ı Hak bir kudsî hadiste; “(Ey Rasûlüm) sana suyun yıkayamayacağı bir kitap indirdim” buyurmuştur.[66] Dihlevî’ye göre bu ifade, Benî Âdem’in Kur’ân’ı yok etmek için ortaya koyacağı gayretlerin başarıya ulaşamayacağından kinayedir. Allah onu koruyacaktır. Onu koruma yolu ise Mushaflarda cemʻ edilmesi, insanların kalplerinin onu tilavete ve tefsir etmeye yönlendirilmesidir.[67] Bu hususta Hulefâ-i Râşidîn’in takdire şâyan gayretleri olmuştur. Kur’ân iki kapak arasına toplanmış, âlimler onun üzerinde ittifak etmiş, mütevatiren gelen nakiller de buna şahitlik etmiştir. Böylece Kur’ân’ın korunması vaʻdi, halifelerin eliyle gerçekleşmiştir. Bu da onların faziletleri cümlesindendir.[68]

Dihlevî’ye göre Kıyâme sûresindeki “kur’ân”, “cemʻ” ve “beyân” kelimelerini yakın mânalara hamletmek belâgat açısından doğru değildir. Bu sebeple “onun cemʻi bize aittir” âyeti, “onu mushaflarda toplama vaʻdimi yerine getirmek bana aittir” demektir. “Onu okutmak bize aittir” kısmı, “tevatür silsilesinin kopmaması için ümmetin kıraat âlimlerini ve avamını Kur’ân tilâvetine muvaffak kılarız” demektir. “Sonra şüphen olmasın ki, onu açıklamak da bize aittir” âyeti ise “âlimlerin bir kısmını Kur’ân’ın garib kelimelerini, sebeb-i nüzûlünü açıklamaya, böylece ahkâmını doğru bir şekilde beyan etmeye muvaffak kılarak her asırda Kur’ân’ın mânalarını açıklamak bana aittir” demektir. “Cemʻ” ile “kur’ân” kelimeleri arasında “vav” harfi kullanılırken, bunlarla “beyan” kelimesi arasında “sümme” edatı kullanılmıştır. Bu da Kur’ân’ın tilavetinin, cem’i ile birlikte olacağına, tefsir ilminin ise daha sonra ortaya çıkacağına işaret etmektedir. Vâkıada da böyle olmuştur. Cenâb-ı Hak bu vaʻdini Şeyhayn’in eliyle tahakkuk ettirmiştir. Bu da “Hilâfet-i Hâssa”nın[69] gereklerindendir.[70]

Kur’ân’ın cemʻi, Hz. Ebû Bekir için büyük bir fazilettir. Çünkü Rasûlullah (s.a.v) İslâm’da hayırlı bir çığır açanın, hem bunun sevabını, hem de o yoldan gidenlerin sevaplarının bir benzerini alacağını haber vermiştir.[71] O günden Kıyamet’e kadar Kur’ân’ı rahat bir şekilde okuyup ezberleyenlerin sevaplarının bir mislinin Hz. Ebû Bekir’e de verileceğini düşündüğümüzde bunun nasıl büyük bir fazilet olduğunu anlayabiliriz.[72]



[1] Zürkânî, Muhammed Abdülazîm (v. 1367/1948), Menâhilü’l-ʻirfân (I-II), Matbaatü İsa el-Bâbî, et-Tabʻatü’s-Sâlise, ts., I, 240, 246; Salih, Subhî, Mebâhis fî ulûmi’l-Kur’ân, Dâru’l-İlm li’l-Melâyîn, 2000, s. 65.

[2] Itır, Nureddin, Cemʻu’l-Kur’âni’l-Kerîm ve tevsîkuhû fî ahdi’n-Nebî (s.a.v), Dımeşk: Dâru’l-Ğavsânî, 1432/2011, s. 7.

[3] Kevserî, Muhammed Zâhid (v. 1952), Makâlâtü’l-Kevserî, el-Envâr, 1373, s. 23. Bkz. Itır, Cemʻu’l-Kur’âni’l-Kerîm, s. 43-51.

[4] Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 21; Ebû Dâvud, Vitr, 14; Tirmizî, Fedâilü’l-Kur’ân, 15; İbn Mâce, Mukaddime, 16; Dârimî, Fedâilü’l-Kur’ân, 2; Ahmed, I, 153.

[5] el-Furkân 25/4-5.

[6] el-Kehf 18/28.

[7] Bkz. Ahmed, III, 235, 137; Buhârî, Cenâiz, 41, Cihâd 9, Vitr 7, Meğâzî 28; Müslim, İmâre, 147.

[8] Kevserî, Makâlât, s. 25.

[9] Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 5, Fedâilü’l-Kur’ân, 7, Menâkıb, 25; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 98-99; İbn Mâce, Cenâiz, 64; Ahmed, I, 405, VI, 282; Kevserî, Makâlât, s. 26.

[10] Kevserî, Makâlât, s. 26. Arza-i ahîra’ya “Cemʻ-i Nebevî” ismi de verilir (Kevserî, Makâlât, s. 42).

[11] Bkz. Abese 80/13; el-Beyyine 98/2; Buhârî, Ezân, 54, Fedâilü’l-Kur’ân, 6; Beyhakî, Şuab, IV, 8/2108; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, IX, 12-13; Aʻzamî, Kur’ân Tarihi, s. 105-116. Hatta sahabiler hadisleri de yazıyorlardı. Allah Rasûlü (s.a.v) birbirine karışmaması ve Kur’ân’a olan ilginin azalmaması gibi sebeplerle ilk zamanlar sahabenin kendisinden Kur’ân’dan başka bir şey yazmasını yasakladı (Ahmed, III, 12, 21, 39, 56; Müslim, Zühd, 72). Konuyla ilgili yapılan bazı çalışmalar için bkz. İsbîndârî, Abdurrahman Ömer Muhammed, Kur’ân-ı Kerîm’in Mekke Döneminde Yazılışı, trc. Veli Kayhan, İstanbul: İfav, 2014; Kayhan, Veli, Kur’ân Vahyinin Yazıldığı İlk Malzeme, İstanbul: İfav, 2014.

[12] Zerkeşî, el-Bürhân, I, 235; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, IX, 12; Aʻzamî, Kur’ân Tarihi, s. 117.

[13] İbn Ebî Şeybe, Musannef, IV, 218/19448; Ahmed, V, 184; Tirmizî, Menâkıb, 74/3954; Taberânî, el-Muʻcemü’l-kebîr, V, 158/4933; Hâkim, II, 249, 668/2900, 4217. Zehebî, bu rivayetin Buhârî ve Müslim’in şartları üzere olduğunu söylemiş, Şuayb Arnaût “hasen”, Elbânî de “sahih” demiştir. Buhârî, “Te’lîfü’l-Kur’ân” ismini verdiği bâbında buna delil olacak başka rivayetler de zikreder (Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 6. Krş. Abdürrazzak, Musannef, III, 352).

[14] Beyhakî, Şuab, I, 342/169, IV, 8/2108; Zerkeşî, el-Burhân, I, 237-238; Itır, Cemʻu’l-Kur’âni’l-Kerîm, s. 53.

[15] Fayda, “Ebû Bekir” mad., DİA, X, 105.

[16] Ömerî, Asru’l-hilâfeti’r-râşide, s. 74.

[17] Kur’ân’ı binlerce kişi ezberlemiş, tedârüs etmiş ve Arap Yarımadası’nın her tarafına taşımıştı. Bu sebeple Kur’ân’ın eksilmesinden korkulmuyordu. Hz. Ömer’in korktuğu şey, Hurûf-i Sebʻa’dan bazı şeylerin ve Allah Rasûlü’nün huzurunda yazılan sayfaların kaybolmasıyla onların yazılış şekillerinin bilinememesi idi. Yani o, Rasûlullah (s.a.v) tarafından hususi olarak takrir edilen Resm-i Mushaf’ın kaybolmasından korkmuştu (Fermâvî, Abdülhay Hüseyn, Resmü’l-Mushaf ve naktuhû, Mekketü’l-Mükerreme: Dâru Nûri’l-Mektebât, 1425/2004, s. 93, 105).

[18] Kevserî’ye göre Hz. Ebû Bekir, Kur’ân’ın yazıya geçirilmesini günah saydığı için değil, Kur’ân sayfalara yazıldığında, onun muhafazasını herkesin başkasından bekleyeceği ve ezberlenmesi konusunda tembelliğe yol açabileceği mülahazasıyla başlangıçta bu işte tereddüt etmiştir. Cenâb-ı Hak (c.c), “Allah tarafından, tertemiz sayfalar okuyan bir rasûl…” (el-Beyyine 98/2) buyurduğu hâlde âyetlerin yazıya geçirilmesinin günah olduğu nasıl tasavvur edilebilir?! (Makâlât, s. 28)

[19] Sahabiler tevâtür halinde bu âyetleri ezbere biliyorlardı ama Zeyd işi sağlama almak istiyor, yazı ve iki şahit de talep ediyordu.

[20] et-Tevbe 9/128-129. Yani Zeyd bu âyeti, Nebiyy-i Ekrem’in vahiy kâtiplerinden bi­rinin yanında yazılmış olarak bulamamıştır. Yoksa bu âyeti ondan başkası ez­berlememişti demek değildir. Zira bu âyeti pekçok kimse ezberlemiş, namaz içinde ve namaz haricinde tilavet etmekte idi. Diğer rivayetlere bakarak Zeyd’in bu ifadesini, “Bu âyetleri ilk anda sadece Ebû Huzeyme’nin yanında buldum, daha sonra Hâris b. Huzeyme de onları yazılı olarak getirdi” şeklinde anlamak da mümkündür (Bkz. Zerkeşî, el-Burhân, I, 239; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, IX, 15). Nitekim Übey b. Kaʻb’ın bu âyetleri, Rasûlullah’ın kendisine okuttuğunu söyleyerek onlara imla ettirdiği rivayet edilir (İbn Ebî Dâvud, Ebû Bekr Abdullah b. Ebî Dâvûd Süleymân b. Eşʻas es-Sicistânî (ö. 316/929), Kitâbü’l-Mesâhif, thk. Muhammed b. Abduh, Kâhire: el-Fârûk el-Hadîse, 1423/2002, s. 56 [isnâdında ınkıtâʻ vardır]; Sehâvî, Ebü’l-Hasen Alemüddîn Alî b. Muhammed b. Abdissamed (v. 643/1245), Cemâlü’l-kurrâ’ ve kemâlü’l-ikrâ’, thk. Mervân el-Atıyye – Muhsin Harâbe, Beyrut: Dâru’l-Me’mûn, 1418/1997, s. 163). Neticede Allah tarafından adaleti ve dürüstlüğü teyit edilen sahabiler, bu âyetleri bize tevatüren nakletmişlerdir. Zeyd’in bu ifadesi aynı zamanda, Kur’ân’ın cemʻi esnasında Zeyd’in kendi yazı ve ezberinin yeterli görülmeyip işin çok sıkı tutulduğunu ve sağlam yapıldığını göstermektedir (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, IX, 13).

[21] Buharî, Fedâilu’l-Kur’ân 3, 4, Tefsir, 9/20, Ahkâm 37; Tirmizî, Tefsir, 9/3103; Taberî, Tefsîr, I, 59-60. Bu konudaki rivayetlerin tahlili için bkz. Erkut, Abdülkadir, Hz. Ebubekir Döneminde Kur’ân’ın Cemʻiyle İlgili Rivayetlerin Tahlili, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi), Ankara Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, 2003.

[22] Ahmed, V, 186. Bkz. İbn Saʻd, II, 358; Buhârî, Ahkâm, 40; Ebû Dâvûd, İlim, 3/3645; Tirmizî, İstizan, 22/2715; İbn Ebî Dâvud, el-Mesâhif, s. 34-36.

[23] Ahmed, V, 190-191. Krş. Buhârî, Cihâd, 30.

[24] İbn Ebî Dâvud, el-Mesâhif, s. 37.

[25] Vâkıdî, III, 1003.

[26] İbn-i Mâce, Mukaddime, 11/154; Ebû Yaʻlâ, Müsned, X, 141/5763. Şuayb Arnaût “sahih” olduğunu söylemiştir.

[27] Zerkeşî, el-Burhân, I, 237; Aʻzamî, Kur’ân Tarihi, s. 119. Bu vazifeye Zeyd’in tercih edilmesinin sebepleri için bkz. Şen, Ziya, Kur’ân’ın Metinleşme Sürecinde Ortaya Çıkan Problemler, (Basılmamış Doktora Tezi), Dokuz Eylül Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü, İzmir 2006, s. 128-133.

[28] Fermâvî, Resmü’l-Mushaf ve naktuhû, s. 86.

[29] İbn Ebî Dâvud, el-Mesâhif, s. 51. İbn Hacer, “ınkıta bulunmakla birlikte ricâli sikadır” demiştir (Fethu’l-Bârî, IX, 14). İbn Kesîr, “munkatıʻ hasen” demiştir (Fedâilü’l-Kur’ân (Tefsîr’in mukaddimesinde I, 26).

[30] Sehâvî, Cemâlü’l-kurrâ’, s. 161.

[31] İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, IX, 14-15.

[32] Süyûtî, el-İtkân, I, 206. Hz. Ebû Bekir ve daha sonra Hz. Osman, Kur’ân’ın şahit tutmayla ilgili emrine uymuşlardır. Zira Cenâb-ı Hak, belli bir süre için borçlananların bunu yazmasını ve bu esnada erkeklerden de iki şahit bulundurulmasını, iki erkek bulunamazsa razı olunan bir erkek ile iki kadının şahit tutulmasını emretmektedir (el-Bakara 2/282). Hz. Ebû Bekir bu usulün bir benzerini hadis nakledenlere de tatbik etmiştir (Muvatta’, Ferâiz, 4; Hâkim, IV, 376/7978).

[33] Yani buradaki iki adil şahit istemeden maksat, kesinlikle, yazılacak şeyin âyet olup olmadığının tahkiki değildir. Zira Kur’ân’ı hıfzetmiş olan sahabi sayısı son derece fazlaydı. Huzeyme hadisi buradaki şahit istemenin, ancak üzerine âyetlerin yazılı bulunduğu malzemelerin bizzat Allah Rasûlü’nün huzurunda yazılan malzemeler olup olmadığının tahkikine yönelik bulunduğunu açıkça göstermektedir (Kevserî, Makâlât, s. 28. Bkz. Sehâvî, Cemâlü’l-kurrâ’, s. 161).

[34] Kevserî, Makâlât, s. 28.

[35] İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, IX, 13.

[36] İbn Ebî Dâvud, el-Mesâhif, s. 62, 113; İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, IX, 14; Aʻzami, Kur’an Tarihi, s. 123.

[37] Aʻzami, Kur’an Tarihi, s. 121.

[38] Aʻzami, Kur’an Tarihi, s. 123.

[39] Zerkeşî, el-Burhân, I, 238. Krş. İsbîndârî, Kur’ân-ı Kerîm’in Mekke Döneminde Yazılışı, s. 151; Kayhan, Kur’ân Vahyinin Yazıldığı İlk Malzeme, s. 122, 134.

[40] Kayhan, Kur’ân Vahyinin Yazıldığı İlk Malzeme, s. 134.

[41] Bkz. Aʻzami, Kur’an Tarihi, s. 123.

[42] Şiblî, Asr-ı Saadet, IV, 90-91.

[43] İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, IX, 16.

[44] Zerkeşî, el-Burhân, I, 237.

[45] Zerkeşî, el-Burhân, I, 238.

[46] Şiblî, Asr-ı Saadet, IV, 91.

[47] Kevserî, Makâlât, s. 28.

[48] Hamed, Ğânim Kaddûrî, Resmü’l-Mushaf -dirâsetün lüğaviyyetün târîhıyye-, Bağdâd: el-Lecnetü’l-Vataniyye, 1402/1982, s. 105.

[49] Buhârî, Fedâilü’l-Kur’ân, 3.

[50] Buhârî, Cihâd, 12, Tefsîr, 33, Fedâilü’l-Kur’ân, 3; Mervezî, Müsnedü Ebî Bekir es-Sıddîk, s. 96.

[51] İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, IX, 18.

[52] Aʻzami, Kur’an Tarihi, s. 125-126.

[53] Fermâvî, Resmü’l-Mushaf ve naktuhû, s. 134.

[54] Bkz. Aʻzami, Kur’an Tarihi, s. 131-135.

[55] İbn Ebî Şeybe, Musannef, VII, 248 (Kitâbü’l-Evâil).

[56] Ahmed, Fedâilü’s-sahâbe, I, 354; İbn Ebî Dâvud, el-Mesahif, s. 48-50; Ebû Nuaym, Maʻrifetü’s-sahâbe, I, 32; İbn Kesîr, Tefsîr, I, 25; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 163; Âlûsî, Şihabüddin Seyyid Mahmûd b. Abdullah el-Huseynî (v. 1270/1854), Rûhu’l-meânî fî tefsîri’l-Kur’âni’l-azîm ve’s-sebʻi’l-mesânî (I-XVI), thk. Ali Abdülbârî Atıyye, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1415, I, 23.

[57] Bkz. Zehebî, Aʻlâmü’n-nübelâ, I, 488.

[58] İbn Ebî Dâvud, el-Mesâhif, s. 67. İsnâdı “zayıf”tır.

[59] Ebû Dâvûd, Sünnet, 5/4607; Tirmizî, İlim, 16/2676; İbn Mâce, Mukaddime, 6/42-43; Dârimî, Mukaddime, 16/96; Ahmed, IV, 126; Hâkim, I, 174/329.

[60] İbn Kesîr, Fedâilü’l-Kur’ân (Tefsîr’in mukaddimesinde I, 28).

[61] el-Kıyâme 75/17.

[62] Dihlevî, İzâletü’l-hafâ, I, 232, II, 392. Krş. Şiblî, Asr-ı Saadet, IV, 80.

[63] Şiblî, Asr-ı Saadet, IV, 80.

[64] el-Hıcr 15/9.

[65] el-Kıyâme 75/16-19.

[66] Ahmed, IV, 162; Müslim, Cennet, 63; İbn Hibbân, Ebû Hâtim Muhammed b. Hibbân b. Ahmed el-Büstî (v. 354/965), Sahîhu İbn Hibbân bi-tertîbi İbn Belbân (I-XVIII), thk. Şuayb Arnaût, Beyrut: Müessesetü’r-Risâle, 1414, II, 422; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübra, IX, 34.

[67] Dihlevî, İzâletü’l-hafâ, I, 230-231.

[68] Dihlevî, İzâletü’l-hafâ, II, 148.

[69] Dihlevî hilafeti ikiye ayırır: 1) el-Hilâfetü’l-Âmme: Nebiyy-i Ekrem’e vekâleten dini ikame, cihadı devam ettirme, hadleri tatbik ve bunlarla alâkalı işleri yürütmekle vazifeli umumi idarecilik. 2) el-Hilâfetü’l-Hâssa: Nübüvvet Hilâfeti de denen daha hususi bir halifeliktir ki bunun şartları şunlardır: a) Temiz bir fıtrata sahip olmak, b) Rasûl-i Ekrem’in elindeki bir ney gibi olmak, yani onun yolunu aynen takip etmek, Kur’ân’da ve sünnette Nebiyy-i Ekrem’e nisbet edilen bazı işlerin bu halifenin eliyle gerçekleşmesi, c) Hilâfetine dair şâriʻ tarafından nas veya işaretin bulunması d) İlk muhâcirlerden olması, Hudeybiye’de ve Bedir, Tebük gibi diğer büyük gazvelerde bulunması, Nûr sûresinin nüzulü esnasında sahabi olması, e) cennetle müjdelenmesi, f) Ümmetin en üst tabakasından olması, g) Rasûl-i Ekrem’in kendisine kavlî ve fiilî olarak defalarca, bir sultanın vezirine muamele ettiği gibi davranmış olması, h) Sözünün dinde delil olması, ı) Hilafeti esnasında naklen ve aklen ümmetin en faziletlisi olması (İzâletü’l-hafâ, I, 85-130). Ona göre hilafetin bir zahiri, bir de batını vardır. Zahiri, dini ikame için insanları ve devleti idare etmek, hükmetmektir. Batını ise nübüvvete dair sıfatlarında Rasûl-i Ekrem’e benzemektir (İzâletü’l-hafâ, II, 364). Kim zahirî hilafet ile batınî hilafeti cemʻ ederse o “el-Halîfetü’l-Hâs” diye isimlendirilir (İzâletü’l-hafâ, II, 366).

[70] Dihlevî, İzâletü’l-hafâ, I, 232-233.

[71] Müslim, Zekât 69. Bkz. Nesâî, Zekât 64.

[72] İbn Hacer, Fethu’l-Bârî, IX, 13.