10. Hicret Yolculuğu

Hicret yolculuğu, Hz. Ebû Bekir’in en ayırıcı vasıflarından biridir. Bütün sahabiler onun bu mazhariyetine gıpta etmişler[1] ve halife seçilmesinde en mühim sebeplerden biri de bu olmuştur.

Müslümanlar Medine’ye hicret etmeye başlayınca Hz. Ebû Bekir de hicret için Allah Rasûlü’nden izin istedi. Rasûlullah (s.a.v) ona acele etmemesini, Allah’ın kendisine bir arkadaş vereceğini söyleyince o, Allah Rasûlü ile birlikte hicret etme şerefine nâil olacağını anladı ve bunun için hazırlıklar yapmaya başladı. Yanında bulunan iki bineği dört ay boyunca Semür ağacı yaprağıyla besledi. Kureyşliler kendisini öldürmeye karar verince Rasûl-i Ekrem, Hz. Ebû Bekir’in evine gelerek Medine’ye hicret edeceklerini söyledi. Ebû Bekir hemen; “Ben de beraber miyim, babam size feda olsun ey Allah’ın Rasûlü!” dedi. Rasûlullah (s.a.v); “Evet!” buyurdu. Ebû Bekir (r.a) yine; “Babam size feda olsun ey Allah’ın Rasûlü, şu iki bineğimden birini alın!” dedi. Rasûlullah; “Ancak bedeliyle alırım!” buyurdu. Hz. Ebû Bekir’in hanımı ve kızları hemen onların sefer hazırlıklarını yaptılar, deriden bir dağarcığa azık koydular. Esmâ bint-i Ebî Bekir, kuşağından bir parça yırtıp dağarcığın ağzını bağladı. Bu sebeple «Zâtu’n-Nitâk» veya «Zâtu’n-Nitâkayn: İki kuşaklı» diye isimlendirildi.

O gece müşrikler tarafından evi kuşatılan Rasûlullah (s.a.v), yatağına Hz. Ali’yi yatırarak Ebû Bekir’le birlikte Sevr mağarasına doğru hareket ettiler. Orada üç gece gizlendiler. Rasûl-i Ekrem, kendilerini takip eden müşriklerin mağaranın ağzına kadar gelmesi üzerine korkuya kapılan Hz. Ebû Bekir’i teselli ederek onların kendilerine zarar veremeyeceğini söyledi.[2] Daha sonra nâzil olan ve Ebû Bekir’in bu üzüntüsünü dile getiren âyet-i kerimede Rasûl-i Ekrem’in onu, “Üzülme, Allah bizimledir”[3] diye teselli ettiği ifade edilmektedir. Hz. Ebû Bekir bu hususi meziyeti sebebiyle Türk ve İran edebiyatında “Yâr-ı Ğâr: mağara dostu, can yoldaşı” ifadesiyle anılmıştır.[4]

Kur’ân-ı Kerim’de bu hâdiseye şöyle temas edilir: “Eğer siz ona (Rasûlullah’a) yardım etmezseniz (bu mühim değil); ona Allah yardım etmiştir: Hani, kâfirler onu, iki kişiden biri olarak (Ebû Bekir ile birlikte Mekke’den) çıkarmışlardı; hani onlar mağaradaydı; o, arkadaşına: «Üzülme, çünkü Allah bizimle beraberdir» diyordu. Bunun üzerine Allah Teâlâ ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı. Allah’ın sözü ise zaten yücedir. Çünkü Allah üstündür, hikmet sahibidir.”[5]

Hz. Ebû Bekir’in oğlu Abdullah bu üç gün boyunca geceyi onların yanında mağarada geçirmişti. Abdullah maharetli, çabuk kavrayan, akıllı bir gençti. Seher vakti Rasûlullah (s.a.v) ile Ebû Bekir’in yanından çıkar, Mekke’de gecelemiş gibi Kureyş ile sabahlardı. Kureyş müşriklerinin Allah Ra­sûlü ile babası hakkındaki tuzak ve hilelerini dinleyip iyice ezberler, karanlık basınca bu haberleri onlara getirirdi. Hz. Ebû Bekir’in âzadlısı Âmir b. Füheyre, o civarda bol sütlü sağmal koyunlardan bir sürü otlatır ve gece biraz ilerleyince sürüyü mağaranın yanına getirir, Rasûlullah ile Ebû Bekir de onları sağıp taze süt içerlerdi. Sütün içine kızgın taş koyarak biraz pişirirlerdi. Niha­yet fecrin karanlığında Âmir b. Füheyre (mağaranın önüne gelir), sağmal koyunlara seslenir, tekrar otlatmaya götürürdü. Orada kaldıkları üç gece boyunca hep böyle yaptı. Rasûlullah (s.a.v) ile Ebû Bekir Mekke’de iken Dîl Oğulları’ndan yol kılavuzluğunda maharetli bir kişiyle anlaşmışlardı. Bu zat hâlâ Kureyş kâfirlerinin dini üzere idi. Fakat ona güvenmiş ve bineklerini teslim etmişlerdi. Üç gece sonra sabahleyin develeriyle birlikte Sevr Mağarası’na gelmesini söylemişlerdi. O da öyle yaptı. Hicrete Âmir b. Füheyre de katıldı. Kılavuz onları sahil yolundan götürdü.[6]

Bu öylesine zor şartlarda yapılan bir yolculuktu ki müşrikler onları yakalamak için peşlerinden adamlar göndermişler ve hırslarını kamçılamak üzere de yakalayana yüz deve vaʻd etmişlerdi.[7]

Hicret kâfilesi Mudlic Oğulları sınırından geçtiği sırada Kureyş kâfirlerinin etrafa saldıkları elçiler o kabileye geldiler. Rasûlullah (s.a.v) ile Hz. Ebû Bekir’den her birini öldüren veya esir eden kimseye vaʻd edilen mükâfatı işiten Sürâka b. Cuʻşum, kimseye farkettirmeden peşlerine düştü. Rasûlullah (s.a.v) ile arkadaşlarına yaklaştı. Bu esnada atı sürçtü ve onu yere attı. He­men kalkıp elini ok torbasına attı. Okları çıkarıp, “Muhammed’le sahabilerine zarar verir miyim, veremez miyim?” diye fal baktı. Hoşlanmadığı netice yani zarar veremeyeceği çıktı. Buna rağmen yine atına bindi, fal oklarına uymayarak seri bir şekilde onlara yaklaştı. Öyle ki Allah Rasûlü’nün Kur’ân okuyuşunu işitmeye başladı. O hiç sağına soluna bakmıyordu. Hz. Ebû Bekir ise endişeyle sağa sola bakıp duruyordu. O esnada Sürâka’nın atının iki ön ayağı yere battı, dizlerine ka­dar gömüldü, kendisi de attan yere düştü. Hayvanı kalkmaya zorladı, uğraştı ve neticede ayaklarını yerden zorla çıkardı ama neredeyse kurtaramayacaktı. Hayvan doğrulunca ayaklarının battığı yerden semaya doğru ateş dumanı gibi bir tozun yükselip dağıldığını gördü. Hemen fal oklarını çekti, yine hoşlanmadığı şey çıktı. Bunun üzerine Allah Rasûlü ve arkadaşlarına nida ederek eman diledi. Onlar da durdular. Hemen atına binip yanlarına vardı. Yaşadığı şeyler neticesinde, Rasûlullah’ın mutlaka galip geleceği ve dîninin yayılacağı gönlüne iyice yerleşti. Allah Rasûlü’ne; “Kavmin senin başına diyet koydu” diyerek insanların onlara neler yapmak istediklerini tek tek haber verdi. Kendilerine yol azığı ve eşyası vermeyi teklif etti fakat onlar hiçbir şey kabul etmediler. Rasûlullah (s.a.v) sadece; “Bizimle alâkalı bilgileri sakla!” buyurdu. Sürâka, Allah Rasûlü’nden kendisi için bir emannâme yaz­masını istedi. Rasûlullah, Âmir b. Füheyre’ye emretti, o da bir deri parçasına yazdı. Sonra Allah Rasûlü ve arkadaşları yollarına devam ettiler.[8]

Yolda müslüman bir kâfile içinde Zübeyr bin Avvâm ile karşılaştılar. Bunlar Şam’­dan dönmekte olan tacirlerdi. Zübeyr, Rasûlullah (s.a.v) ile Ebû Bekir’e be­yaz elbiseler giydirdi. Yollarına devam ederek Medine yakınlarındaki Kubâ köyüne varıp orada Amr b. Avf Oğulları’nda konakladılar. Bu hâdise Rabîu’l-Evvel ayının bir Pazartesi gününe tesadüf etmişti. Ebû Bekir insanlara doğru ayakta duruyor, Rasûlullah ise sükût edip oturuyordu. Ensardan oraya gelip de Rasûlullah’ı daha evvel görmeyenler, Ebû Bekir’e hürmetlerini arzetmeye başlamışlardı. Allah Rasûlü’ne güneş vurup Hz. Ebû Bekir elbisesiyle onun üzerine gölgelik yapınca, insanlar Allah Rasûlü’nün hangisi olduğunu anladılar. Amr bin Avf Oğulları’nda on küsur (on dört[9]) gün misafir kaldılar. Bu esnada “Takva üzerine tesis edilen mescid”i[10] yani Kuba Mescidi’ni inşâ ettiler.[11]

Allah Rasûlü (s.a.v) Kubâ’daki ikametinden sonra ensara (yani dayıları olan Neccâr Oğulları’na) haber gönderdi. Onlar da Rasûlullah ve Ebû Bekir’in yanına gelerek selam verdiler: “Emin bir şekilde develerinize bininiz, emrinize âmâdeyiz!” dediler. Bunun üzerine Nebiyy-i Ekrem ile Ebû Bekir develerine bindiler. Ensar da silahlı vaziyette etraflarını sardılar. Medine’de; “Allah’ın Nebîsi geldi, Allah’ın Nebîsi geldi!” diye ilan edildi. Medineliler, Allah Rasûlü’nü görebilmek için yükseklere çıkıyor, uzanıp bakıyor ve; “Allah’ın Nebîsi geldi, Allah’ın Nebîsi geldi!” diyorlardı. Allah Rasûlü (s.a.v) yürümeye devam etti, Ebû Eyyûb’un evinin yanında konakladı ve; “Akrabalarımızdan kimin evi en yakın?” di­ye sordu. Ebû Eyyûb; “Benim evim ey Allah’ın Nebîsi! İşte şu evim, şu da kapım!” diye gösterdi. Allah Rasûlü (s.a.v); “Öyleyse haydi git de bizim için istirahat edecek yer hazırla!” buyurdu. Ebû Eyyûb, Allah Rasûlü’ne ve Ebû Bekir’e hita­ben; “Buyurun, Allah’ın bereketiyle kalkın gidelim” dedi.[12]

Bu ilk istirahattan sonra Ebû Bekir, ensardan Hârice b. Zeyd’e misafir oldu.



[1] Bkz. Hâkim, III, 7/4268. Berâ (r.a) şöyle anlatır: Ebû Bekir Sıddîk, babamdan on üç dirheme bir semer satın aldı ve; “Berâ’ya söyle de onu bizim eve götürüversin!” dedi. Babam; “Hayır! Müşrikler peşinizde sizi ararken Rasûlullah (s.a.v) ile Mekke’den Medîne’ye nasıl hicret ettiğinizi anlatıncaya kadar olmaz!” dedi. Bunun üzerine Ebû Bekir (r.a) hicret yolculuğunu anlattı (Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 2; Ahmed, I, 2).

[2] Bkz. Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 2, Menâkıbu’l-Ensâr, 45, Büyûʻ, 57; Müslim, Fedâilü’s-Sahâbe, 1. Krş. İbn Hişâm, I, 484-487; Ahmed, I, 2; Heysemî, VI, 53.

[3] et-Tevbe 9/40.

[4] Fayda, “Ebû Bekir” mad., DİA, X, 102.

[5] et-Tevbe 9/40.

[6] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45.

[7] Dihlevî, İzâletü’l-hafâ, II, 14.

[8] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45.

[9] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 46.

[10] et-Tevbe 9/108.

[11] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45.

[12] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45.