D. FAZİLETLERİ ve DİNDEKİ YERİ / 1. Faziletleri

Hz. Ebû Bekir’in fazilet sahibi bir insan olduğu âyetle sabittir. Cenâb-ı Hak onun hakkında indirdiği[1]; “İçinizden faziletli ve servet sahibi kimseler, akrabaya, yoksullara, Allah yolunda hicret edenlere (mallarından) vermeyeceklerine dair yemin etmesinler…”[2] âyetiyle onun faziletini açıkça ilan etmiştir. Bu âyet onun fazileti için yeterli olmakla birlikte bunun dışında faziletini gösteren başka özellikleri de vardır. Onlara da kısaca temas edelim:

Ebû Dâvûd; “Hz. Ebû Bekir ve Osman şarabı, cahiliye devrinde bile hiç içmemişlerdi”[3] diyerek onların sağlam karakterine işaret eder.

Hz. Ebû Bekir, umumiyetle ilk müslüman olarak bilinir. Âlimler İslâm’a ilk giren kişi hakkında ihtilaf etmişler ancak, hür erkeklerden ilk Müslümanın Ebû Bekir (r.a) olduğunda ittifak etmişlerdir.[4] Onun, imanı en üstün sahabi olduğu söylenmiştir. Zira o, Allah Teâlâ hakkında bir an bile şüphe etmemiş, derhal müslüman olmuştur. Ölünceye kadar da bu üstünlüğünü devam ettirmiştir.[5]

Kur’ân-ı Kerim’de ve hadis-i şeriflerde ilk muhacirleri, genel olarak bütün muhacirleri, Bedir ehlini, Ashab-ı Şecere’yi ve umumi olarak ashab-ı kiramı medheden, onların faziletlerinden bahseden ifadeler yer almaktadır.[6] Ebû Bekir (r.a), bunların hepsinin muhtevasına dâhil olmaktadır.[7] Meseleye bu açıdan bakıldığında, ondan bahseden onlarca âyet-i kerime olduğunu söyleyebiliriz.

Ebû Bekir (r.a) Aşere-i Mübeşşere’nin yani cennetle müjdelenen on sahabinin ilkidir. Saîd b. Zeyd’in nakline göre Rasûlullah (s.a.v); “On kişi cennettedir: Ebû Bekir cennettedir, Ömer cennettedir, Osman, Ali, Zübeyr, Talhâ, Abdurrahman, Ebû Ubeyde, Saʻd b. Ebî Vakkâs cennettedir” buyurdu. Saîd b. Zeyd, bu dokuz kişiyi saydı, onuncuya gelince sükût etti. Dinleyenler; “Allah adına yemin veriyoruz ey Ebü’l-Aʻver (Saîd b. Zeyd), onuncu kimdir?” diye sordular. Bu yemin üzerine Saîd; “Madem Allah adına yemin ettiniz, o zaman söyleyeyim: «Ebü’l-Aʻver cennettedir».[8] Saîd (r.a) diğer rivayette sözünü şöyle bağlamıştır: “Allah’a yemin ederim ki onlardan (ashab-ı kiramdan) birinin, Rasûlullah (s.a.v) ile birlikte yüzü tozlanacak kadar bir harp meydanında bulunuvermesi, sizden birinin ömrü boyunca salih ameller işlemesinden daha hayırlıdır. Velev kendisine Hz. Nûh’un ömrü verilse bile!”[9]

Rasûlullah (s.a.v), Hz. Ebû Bekir’in faziletlerini pek çok hadis-i şerifinde beyan etmiştir. Onlardan bir kısım şöyledir:

“Ümmetim içinde ümmetime karşı en merhametli olan kişi, Ebû Bekir’dir…”[10]

“(Cennette) aşağıda olanlar, yüksek derecelere sahip olanları, sizin semanın ufkunda doğan bir yıldızı görmeniz gibi görecekler. Ebû Bekir ve Ömer onlardandır, hatta daha faziletlidirler.”[11]

Allah Rasûlü (s.a.v), Hz. Ebû Bekir’e hitâben; “Sen, cennetteki Kevser Havuzu’nun başında ve mağarada benim arkadaşımsın!” buyurmuştur.[12]

Yine Allah Rasûlü (s.a.v) bir gün Mescid’e girmişti. Bir yanında Ebû Bekir diğer yanında Ömer vardı. Efendimiz (s.a.v) onların ellerini tutmuş şöyle buyuruyordu: “Kıyamet günü biz böyle diriltileceğiz.”[13]

Bir gün Rasûlullah (s.a.v) Hz. Ebû Bekir ile Ömer’e bakarak;“Bu ikisi kulak ve göz gibidir!” buyurmuştur.[14] Yani müslümanları bir vücut gibi düşünürsek onlar kulak ve göz mesabesindedirler. Onların dindeki yeri de aynı şekildedir. Bir de onlar kulak ve göz gibi izzetli, şerefli ve kıymetlidirler. Hakkı işitip ona tâbi olmaya çok hırslıdırlar. İçlerindeki ve dış dünyadaki Allah Teâlâ’nın açık âyetlerine devamlı hayranlıkla bakarlar, onlar üzerinde derin derin tefekkür edip nice ibretler alırlar.

Hz. Ali şöyle der: “Rasûlullah’tan sonra insanların en hayırlısı Ebû Bekir’dir. Ondan sonra insanların en hayırlısı Ömer’dir.”[15] Yine Ali (r.a), Hz. Ebû Bekir’in her hayırda önde olduğunu ifade etmiştir.[16]

İbn Ömer şöyle der: “Biz Rasûlullah (s.a.v) zamanında insanları hayır derecelerine göre sıralar, Hz. Ebû Bekir’in en hayırlımız olduğunu, sonra Ömer b. Hattâb’ın, sonra da Osman b. Affân’ın geldiğini söylerdik. Allah hepsinden razı olsun!”[17] “Biz Nebiyy-i Ekrem (s.a.v) zamanında şöyle derdik: «Rasûlullah (s.a.v) insanların en hayırlısıdır, sonra Ebû Bekir, sonra da Ömer gelir.» Ali b. Ebî Tâlib’e üç nimet lütfedilmiştir ki onlardan birinin bile bende olması, bana, (dünyanın en kıymetli varlığı olan) kızıl develere sahip olmaktan daha sevimli gelirdi: 1. Rasûlullah (s.a.v) onu kızıyla evlendirmiş ve bu izdivaçtan çocukları olmuştur. 2. Efendimiz (s.a.v) son günlerinde mescide açılan kapıları kapattırmış, Hz. Ali’nin kapısı açık kalmıştır. 3. Efendimiz (s.a.v) Hayber Günü sancağı ona vermiştir.”[18]

Allah Rasûlü’nün Tebük’te siyah renkli en büyük sancağını Hz. Ebû Bekir’e vermesi de onun için büyük bir fazilettir.[19]

Hz. Ebû Bekir’in kerametinden de bahsedilir. Vefatına yakın vasiyette bulunurken doğumu yakın olan çocuğunun kız olacağını ifade etmiş ve gerçekten dediği gibi olmuştur.[20]

Ebû Nuaym’ın nakline göre Hz. Ebû Bekir, 1. Kur’ân’ı ilk defa toplayan, 2. Cahiliyede içkiden uzak duran ve 3. Şüpheli şeylerden uzak kalmak ve günaha düşmemek için ilk defa istifra eden kişidir.[21]

İmam Mâlik şöyle der: “Selef-i salihin evlatlarına, Kur’ân’dan bir sûre veya bir sünnet ezberletir gibi Hz. Ebû Bekir ve Ömer’in muhabbetini talim ederlerdi.”[22]

İslâm tarihinde “halife” tabiri ilk defa Hz. Ebû Bekir hakkında kullanılmıştır. Rasûl-i Ekrem’in halefi olması sebebiyle ashab tarafından kendisine verilen bu unvana itiraz etmemiş, fakat “halifetullah” unvanını uygun görmemiş, “Ben Rasûlullah’ın halifesiyim ve ben ondan razıyım” diyerek son cümlesini üç defa tekrarlamıştır.[23] Sünni âlimler onun müslümanların en faziletlisi ve hilafet makamına en uygun sahabi olduğunda ittifak etmişlerdir. Buna karşılık Şiiler, Allah Rasûlü’nün vefatından sonra Hz. Ali’nin halife olmasıyla ilgili ilâhi emir bulunduğunu, Ebû Bekir’in bu emre uymadığını ve Rasûlullah’ın cenazesi daha ortada iken hilafeti Hz. Ali’den gasbettiğini ileri sürmüşlerdir. Sünni kaynakların ittifakla belirttiğine göre Hz. Ebû Bekir, Rasûl-i Ekrem’in cenazesiyle meşgul olurken ensarın emir seçmek üzere toplandığını öğrenip oraya gitmiş, tek bir halife etrafında birleşmek gerektiğini belirterek Hz. Ömer ile Ebû Ubeyde b. Cerrâh’ı aday göstermiş, fakat sahabiler onun Rasûlullah’a olan yakınlığını dikkate alarak kendisini halife seçip beyʻat etmişlerdir. Hz. Ali’yi halifeliğe daha uygun gören Hâşimoğulları’ndan bir grup sadece bir gün gecikmeyle beyʻat etmiştir.[24] Tercih edilen görüşe göre Hz. Ali de halife seçiminden bir gün sonraki umumi beyʻatta beyʻat etmiş,[25] altı ay sonra beyʻatını yenileyip kuvvetlendirmiştir. İbn Kesîr konuyla ilgili rivayetleri verdikten sonra Hz. Ali’nin ya ilk gün veya ikinci gün beyʻat ettiğini ve bunun bir hakikat olduğunu söyler.[26]

Diğer taraftan şiiler Hz. Ebû Bekir’i, Fedek arazisi konusunda Hz. Fâtıma’yı üzdüğü, dinî konuları yeterince bilmediği, Hz. Ömer’i kendi yerine halife tayin ettiği gibi iddialarla tenkit etmişlerdir.[27] Hâlbuki Ebû Bekir Fâtıma’yı şahsi kanaati sebebiyle üzmemiş, peygamberlerin miras bırakmayacağını ifade eden hadise göre[28] hareket etmiş, diğer taraftan maddi ve manevi olarak onları devamlı kollamıştır.[29] Onun dinî konuları yeterince bilmediği iddiası bazı uydurma rivayetlere ve zoraki yorumlara dayanmaktadır. Hz. Ebû Bekir, yıllarca Rasûlullah (s.a.v) ile birlikte bulunmuş bir kişi olarak ortaya çıkan meselelere ya şahsi bilgi ve firasetiyle veya ileri gelen sahabilerle istişare etmek suretiyle çözümler getirmiştir. Kendi yerine Hz. Ömer’i halife tayin etmesi de bu istişarelerin bir neticesidir. Esasen Hz. Ömer’in başarılı yönetimi bu tayinin ne kadar isabetli olduğunu göstermektedir.[30]

Abdurrahman bin Avf, Hz. Osman’ın halife seçildiği şûrâda, kalabalık bir sahabe arasında, yeni halife olacak şahsın Kur’ân ve Sünnet’ten sonra Hz. Ebû Bekir ve Ömer’in sîreti ile amel etmesini şart koştu. Ensar ve muhacirlerden orada bulunan pek çok sahabi bunu kabul etti. Buna Hz. Ali de itiraz etmedi. O sadece Hz. Osman’ın kendisinden daha faziletli olduğu hususuna itiraz etti. Bu durum, Hz. Ebû Bekir ile Ömer’in efdaliyetine kesin bir delildir. Çünkü bir müctehidin, daha alt seviyedeki veya kendisiyle müsavi bir müctehide tâbi olması makul değildir.[31]

Rivayetlere bakıldığında Hz. Ebû Bekir’in pek çok fazilete ve üstünlüğe sahip olduğu ve bunun başta ashâb-ı kiram olmak üzere günümüze kadar gelen sünni âlimler tarafından ittifakla kabul edildiği görülmektedir.



[1] Buhârî, Meğâzî, 34; Müslim, Tevbe, 56. Bkz. Mücâhid b. Cebr et-Tâbiî el-Mekkî el-Kureşî el-Mahzûmî, Ebü’l-Haccâc (v. 103/721), Tefsîru Mücâhid, thk. Dr. Muhammed Abdüsselâm Ebu’n-Nîl, Mısır: Dâru’l-Fikri’l-İslâmi’l-Hadîs, 1410/1989, s. 490; Ferrâ, II, 248; İbn Kuteybe, s. 259; Taberî, Tefsîr, II, 546, XIX, 123-128, 136; İbn Ebî Hâtim, VIII, 2542; İbn Kesîr, Tefsîr, VI, 20, 23, 31.

[2] en-Nûr 24/22.

[3] Bkz. Ebû Dâvûd, Diyât, 3/4502; Ahmed, I, 163.

[4] Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 108.

[5] Ebû Nuaym, Maʻrifetü’s-sahâbe, I, 25-26. Krş. Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 108.

[6] Bkz. Âl-i İmrân 3/190-195; et-Tevbe 9/100; el-İsrâ 17/53-54; el-Kehf 18/28-29; Meryem 19/58-62; el-Hac 22/38-41, 49-51, 58-60; el-Mü’minûn 23/1-11, 57-61; el-Furkân 25/63-76; eş-Şuarâ 26/215; en-Neml 27/59; el-Ankebût 29/56-60; Lokman 31/1-5; eş-Şûrâ 32/24; el-Ahzâb 33/22-24; Fâtır 35/32; Sâd 38/28; ez-Zümer 39/10; el-Feth 48/29; el-Hadîd 57/10; el-Haşr 59/8-10; Ahmed, IV, 87; V, 54, 57; Buhârî, Fedâilu Ashâbi’n-Nebî, 1, 5, Meğâzî, 56; Müslim, Zekât, 135, Fedâil, 221, 222; Tirmizî, Menâkıb, 58/3862; Heysemî, X, 21.

[7] Bkz. Divlevî, II, 34, 155, 166, 169, 179, 180, 187, 197, 201, 203, 206, 212, 214, 216, 227, 234, 236, 290.

[8] Tirmizî, Menâkıb, 25/3748. Tirmizî “sahih” olduğunu söylemiştir.

[9] Ebû Dâvûd, Sünnet, 8/4650. Elbânî “sahih” olduğunu söylemiştir. Cennetle müjdelenen sahabiler on kişiden fazla olduğu halde “Aşere-i Mübeşşere” tabiri meşhur olmuştur. Bu tabirden maksat sayıyı onla sınırlandırmak değil, yukarıdaki hadis-i şerifte zikredilen on kişiye işaret etmektir.

[10] Tirmizî, Menâkıb, 32/3790-3791. Tirmizî, “hasen sahih” demiştir.

[11] Tirmizî, Menâkıb, 14/3658; İbn Mâce, Mukladdime, 11; Ahmed, III, 26, 98. Tirmizî, “hasen”, Elbânî, “sahih” demiştir.

[12] Tirmizî, Menâkıb, 16/3670. Tirmizî, “hasen garîb” olduğunu söylemiştir.

[13] Tirmizî, Menâkıb, 16/3669. Tirmizî, “garîb” olduğunu söylemiştir.

[14] Tirmizî, Menâkıb, 16/3671; Hâkim, III, 73. Zehebî “hasen” olduğunu söylemiştir.

[15] İbn Mâce, Mukaddime, 11/106; Ahmed, I, 110, 127. Şuayb Arnaût “sahih” olduğunu söylemiştir.

[16] Ebû Nuaym, Delâil, s. 282; Beyhakî, Delâil, II, 422; İbn Asâkir, XVII, 293.

[17] Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 4.

[18] Ahmed, II, 26. Şuayb Arnaût isnadının “zayıf” olduğunu söylemiştir. Hz. Ebû Bekir’in faziletiyle ilgili âyet ve hadisleri topluca görmek için bkz. Dihlevî, İzâletü’l-hafâ, II, 466 vd.

[19] İbn Asâkir, XXX, 15.

[20] Muvatta’, Akdiye, 33.

[21] Ebû Nuaym, Maʻrifetü’s-sahâbe, I, 32.

[22] Cevherî, Ebü’l-Kâsım Abdurrahman b. Abdillah b. Muhammed el-Ğâfikî el-Mâlikî (v. 381), Müsnedü’l-Muvatta’, thk. Lutfî b. Muhammed es-Sağîr – Tâhâ b. Ali Bû Serîh, Beyrut: Dâru’l-Ğarbi’l-İslâmî, 1997, s. 110; İbn Asâkir, XLIV, 383.

[23] Ahmed, I, 10; İbn Asâkir, XXX, 295.

[24] Fayda, “Ebû Bekir” mad., DİA, X, 106.

[25] Hâkim, III, 80/4457; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VIII, 246; İbn Kesîr, el-Bidâye, VIII, 91-92, IX, 416-417. Zehebî bu rivayet hakkında sükût etmiş, İbn Kesîr, isnadının “sahih” olduğunu ve bilindiğini söylemiştir. Tafsilat için bkz. Sallâbî, Ebû Bekir es-Sıddîk, s. 149-151; Arı, Hz. Ebû Bekir ve Ridde Savaşları, s. 32-33.

[26] İbn Kesîr, el-Bidâye, VIII, 92.

[27] Tenkitler için bkz. İbnü’l-Mutahhar el-Hillî (v. 726/1325), Minhâcü’l-kerâme (İbn Teymiyye, Minhâcü’s-sünne içinde), Kahire 1328/1962, s. 132-136. Bu tenkitlere verilen cevaplar için bkz. İbn Teymiyye, Minhâcü’s-sünne, VIII, 226 vd.

[28] Buhârî, Humus, 1, Fedâilü Ashâbi’n-Nebî, 12, Meğâzî, 14, 38, Nafakât, 3, Ferâiz, 3, İtisâm, 5; Müslim, Cihâd, 49-52, 54, 56.

[29] Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 12, 22, Meğâzî, 14; İbn Kesîr, Tefsîr, VII, 202.

[30] Fayda, “Ebû Bekir” mad., DİA, X, 106-107.

[31] Dihlevî, İzâletü’l-hafâ, II, 518.