Arap toplumunda sözlü kültür hâkim idi. Yazılı olarak ilmî faaliyet yok denecek kadar azdı. Hz. Ebû Bekir cahiliye devrinde nesep ilmi ile meşhur olmuştu. Onun bu ilminden müslüman olduktan sonra da istifade edildi. Rasûlullah (s.a.v) hac mevsimlerinde ve Mekke’deki panayırlarda İslâm’ı Arap kabilelerine tebliğ ederken Hz. Ebû Bekir onların nesepleriyle ilgili bilgiler vererek ona yardımcı olurdu. Medine’ye hicret ettikten sonra da yine Allah Rasûlü (s.a.v) şairi Hassân b. Sâbit’e, Kureyş müşriklerini hicvetmeden önce onların nesepleriyle ilgili ihtiyaç duyduğu bilgileri Ebû Bekir’den öğrenmesini söylerdi.[1] İslâm devrinde ise Ebû Bekir (r.a) buna ilaveten bir de Kur’ân ve Sünnet ilimlerine sahip oldu. Hz. Ebû Bekir’in Kur’ân ve tefsir ilimlerindeki yeri hakkında gelecek bölümlerde tafsilat verilecektir. Burada biraz hadis, fıkıh ve edebiyattaki yerinden bahsedelim:
Ashab-ı kiram arasında Rasul-i Ekrem’i en iyi bilen ve tanıyan kişi olarak tarif edilen Hz. Ebû Bekir,[2] hadislerin rivayetine çok ehemmiyet verirdi. Bilmediği bir şey hakkında konuşmaktan şiddetle kaçınır, tam olarak bilmediği bir şeyi nakletmektense sükût etmeyi tercih ederdi.[3] Nakledilen haberlerin kabulünde ihtiyatlı davranır, bilmediği hususlarda bir kimse rivayette bulunduğunda ondan şahit ister, ondan başka bu hadisi işiten kimsenin olup olmadığını araştırırdı.[4] Nitekim Allah Rasûlü’nün vefatından sonra ashab-ı kiramı toplayarak onlara rivayet hususunda dikkatli davranmalarını, sağlam bir şekilde bilmedikleri şeyleri nakletmemelerini, iyice araştırdıktan sonra konuşmalarını istemiştir. Birbirleriyle ihtilafa düşmektense sükût etmelerini söylemiştir. “Siz ihtilaf ederseniz sizden sonrakiler daha fazla ihtilafa düşerler” diyerek gelecek nesiller için tedbir almıştır.[5]
Onun Allah Rasûlü’nün hadislerinden 500 kadarını bir kitapta toplattığı, fakat hadisleri yazan kişinin bazı yanlışlar yapmış olabileceği düşüncesiyle bunları imha ettiğine dair bir rivayet vardır ancak Zehebî bunu sahih bulmaz.[6] Hz. Ebû Bekir’in Rasûl-i Ekrem’den 142 hadis rivayet etmesi[7], onun hadislerin rivayetine ve toplanmasına karşı olduğu iddiasını çürütmeye kâfîdir. Bu hadislerin altısı hem Buhârî hem Müslim’de, ayrıca on biri sadece Buhârî’de, biri de Müslim’de yer almaktadır. Hz. Ebû Bekir’in rivayet ettiği hadisleri Mervezî, Müsnedü Ebî Bekri’s-Sıddîk ismiyle bir araya getirmiştir.[8] Hz. Ebû Bekir’den hadis rivayet eden meşhur sahabiler arasında oğulları Abdurrahman ve Muhammed, kızları Âişe ve Esmâ ile Hz. Ömer, Osman, Ali, Abdullah b. Ömer, Abdullah b. Abbas, Zeyd b. Sâbit, Ebû Hüreyre, Abdullah b. Amr zikredilebilir. Hz. Ebû Bekir’den rivayet edilen hadislerin az olması, şu sebeplere dayandırılmıştır:
– O, hadis nakletme ihtiyacının fazlaca hissedilmediği, herkesin Allah Rasûlü’nü çok canlı bir şekilde hatırladığı bir devirde yaşamıştır.
– Hadislerin yayılmasından, tâbiînin onları dinleme, alma ve ezberlemeye itina göstermesinden önce vefat etmiştir.
– Allah Rasûlü’nden sonra çok kısa bir müddet yaşamıştır.[9]
– Ondan hadis nakleden sahabiler, Ebû Bekir’in bildiği bütün hadisleri değil de onun bilip kendilerinin bilmediği hadisleri nakletmişlerdir.[10]
Zira hakkındaki rivayetlere baktığımızda, onun hafızasında pekçok hadis bulunduğunu, hatta hiçbir sahabinin bilmediği hadisleri bildiğini ve Kur’ân hakkındaki ilminin genişliğini görürüz. Nitekim Ömer (r.a) halife seçimini anlatırken, “Ebû Bekir, ensar hakkında indirilen ve Rasûlullah’ın haklarında buyurduğu hiçbir şeyi bırakmadan hepsini tek tek saydı” demektedir.[11]
Hz. Ebû Bekir fıkıh ilminde de mühim bir yere sahiptir. O, yeri geldiğinde fetvalar ve hükümler vermiştir.[12] Hatta bunu Allah Rasûlü’nün hayatında iken yapmıştır. İbn Ömer’e, “Rasûlullah (s.a.v) zamanında insanlara kim fetva verirdi?” diye sorulunca, “Ebû Bekir ve Ömer. O ikisinden başkasını bilmiyorum” demiştir. Kâsım b. Muhammed (v. 107/725 [?]) ise Hz. Osman ile Ali’yi de zikretmiştir.[13] Hz. Ebû Bekir’in İslâm hukukunun çeşitli konularına dair görüşleri Muhammed Revvâs Kalʻacî tarafından Mevsûʻatü fıkhi Ebî Bekri’s-Sıddîk, adıyla 242 sayfalık müstakil bir eserde toplanmıştır.[14] Bu esere baktığımızda onun fıkhî görüşlerinin pek çoğu aynı zamanda Kur’ân’daki ahkâm âyetlerinin tefsiri mahiyetindedir ve tefsir ilmi açısında büyük bir öneme sahiptir.
Onun İslâmî ilimlerdeki görüşleri ayrı bir öneme sahiptir. Nitekim fakih sahabiler, Hz. Ebû Bekir ile Ömer’in ittifak ettiği hususları diğer sahabilerin görüşlerine tercih etmişlerdir. İkisi arasında ihtilaf olduğunda Ebû Bekir’in görüşü tercih edilmiştir. İbn Kayyim el-Cevziyye (v. 751) onun nassa muhalif, kaynağı zayıf hiçbir fetva ve hükmünün olmadığını, bu durumun da onun hilafetinin nübüvvet hilafeti olduğuna bir delil teşkil ettiğini söylemiştir.[15]
Kalʻacî fukahanın genel kabulü olan şu görüşü nakleder: Ashab ihtilaf ettiğinde Hulefâ-i Râşidîn’in hepsinin bir anda bulunduğu tarafın görüşü tercih edilir. Çünkü hadiste; “Benim ve benden sonraki hidayet üzere olan Râşid Halifeler’in sünnetine sımsıkı sarılın!”[16] buyrulmuştur. Hulefâ-i Râşidîn ihtilaf eder ve çoğunluğu bir tarafta olursa o tarafın görüşü tercih edilir. İkisi bir tarafta ikisi diğer tarafta olurlarsa Hz. Ebû Bekir ve Ömer’in dediği alınır. Çünkü Rasûlullah (s.a.v); “Benden sonra şu ikisine tâbi olun!”[17] buyurarak Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer’e işaret etmiştir. Yine Allah Rasûlü (s.a.v); “Eğer insanlar Ebû Bekir ve Ömer’e itaat ederlerse hak yolu bulurlar”[18] buyurmuştur. Sahabenin fukahâsı Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ömer’in ittifak ettikleri bir görüşü asla terketmezlerdi.[19] Mesela Abdullah b. Mesʻûd’a bir şey sorulduğunda cevabı Kur’ân veya Sünnet’te varsa onunla cevap verir, yoksa Ebû Bekir ve Ömer’in o konuda söylediği sözle cevap verir, o da yoksa kendisi ictihad ederdi.[20]
Yüksek konumları sebebiyle İslâmî edebiyatta Hz. Ebû Bekir ile Ömer’e, “şeyhayn” denilmiştir. Kur’an ve Sünnet’i çok iyi bildiği için Ebû Bekir’e “Şeyhülislâm” unvanının verildiğini söyleyenler olmuştur. Hâfız Sehâvî (v. 902), onun bu lakap ile lakaplanan ilk kişi olduğunu söylemiştir.[21] İbn Nâsır ed-Dımeşkî’ye göre Şeyhülislam lakabı; Allah’ın kitabını çok iyi bilen, Rasûlullah’ın sünnetlerini takip eden, Kur’ân’ın ahkâmını, kıraat vecihlerini, esbâb-ı nüzulünü, nâsih ve mensûhunu herkesten iyi bilen, muhkem âyetleri alan, müteşabih âyetlere iman eden, Arap dilini iyi bilip İslâmî ilimlerin hizmetinde kullanabilen, Sünnet ilmini senet, nakil ve amel yönünden iyi bilen, Kitap ve Sünne’ten usûl ve fürua dair istinbatta bulunabilen, Allah’ın farzlarını yerine getiren, Allah’ın kendisine gönderdiği şeylere sıkı sarılan, Allah için tevazu gösteren, dil sürçmesinden korkan, masum olduğunu iddia etmeyen ve övüldüğünde şımarmayan kimseye verilir.[22] Sayılan bu vasıflar, kendisine Şeyhülislam lâkabı verilen Hz. Ebû Bekir’in ilmî şahsiyeti hakkında bir fikir vermektedir.
Hz. Ebû Bekir ile Hz. Ali sahabiler arasında en güzel konuşan iki hatip olarak tanınırlar. Hz. Ebû Bekir’in tesirli konuşmaları, fesahat ve belagat bakımından olduğu kadar muhtevalarının güzelliğiyle de meşhurdur. Medine’deki hutbeleri ile Irak ve Şam bölgelerindeki kumandanlarına gönderdiği mektupları onun üslubundaki selaseti, ifadelerindeki belagati, konuşurken ıtnaptan (lüzumsuz uzatmalardan) ve mübalağadan uzak kalışını da göstermektedir.[23] Onun bir kitap haline getirilen vecize niteliğindeki sözleri bazı müellifler tarafından şerhedilmiştir. Bunlara örnek olarak Reşîdüddin Muhammed b. Muhammed Vatvât’ın Tuhfetü’s-sadîk ile’s-sadîk min kelâmi Ebî Bekri’s-Sıddîk’ı[24], Kastamonulu Mustafa b. Muhammed’in Şerh-i Sad (Mie) Kelime-i Ebû Bekr’i[25] ve Cemâleddin el-Halvetî’nin aynı adlı eseri[26] zikredilebilir.[27]
Hz. Ebû Bekir’in, tanınmış edip ve hatiplerin sözlerini gençliğinden beri dikkatle dinlediği, okuduğu, birçoğunu ezberlediği, bunları sık sık tekrarladığı ve ezberindeki şiirleri çok güzel okuduğu bilinmektedir. Onun bizzat kendisinin de şair olduğunu ileri sürenler olmuştur. Hatta onun soyundan gelen Halvetî şeyhlerinden Mustafa el-Bekrî es-Sıddîkî’nin, ceddinin sözlerinden bir divan derlediği bilinmektedir.[28] Yine Abdülhay es-Selîm’in hicrî 1097’de kaleme aldığı Baʻdu şiʻri Ebî Bekri’s-Sıddîk adlı eseri Süleymaniye Kütüphanesi’nde bulunmaktadır.[29] Yazma divanın girişinde Abdülhay es-Selîm, bu şiirleri eski âlimlerden birinin kitabından naklettiğini, naklettiği kitapta bu şiirler için herhangi bir kaynak zikredilmediğini, ancak şiirleri okuyunca bu şiirlerde Hz. Ebû Bekir’in ruhundan bir koku aldığını ve şiirlerin ona nisbeti hususunda kalbinin hiç şüphe duymadığını ifade eder.[30] Aynı şekilde Şam’da el-Mektebetü’z-Zâhiriye’de 3624 numarada kayıtlı elyazma bir divan vardır. Bugün buradaki kitaplar yine Şam’daki Mektebetü’l-Esed’e taşındığı için, sözkonusu yazmanın bu kütüphanede 6254 numarada kayıtlı bir mikrofilmi vardır. Bu yazmadan iki farklı neşir yapılmıştır.[31] Nâşirler edebî ve tarihî kaynaklarda Hz. Ebû Bekir’e nisbet edilen dağınık haldeki şiirleri de derleyip divana ilave etmişlerdir. Divanı Türkçe’ye tercüme ederek neşreden Kenan Demirayak, Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki yazma nüsha ile Şam’daki yazmanın tertip ve muhteva olarak birbiriyle uyuştuğunu söylemektedir.[32] Ayrıca Kasîde-i Bürde’nin baş tarafında, “Kasîde-i Ebû Bekri’s-Sıddîk radıyallahü anh” başlığıyla yer alan bir sayfalık kaside[33] Osmanlı medreselerinde talebelere okutulurdu. Ancak güvenilir kaynaklar Hz. Ebû Bekir’in şair olmadığını ve şiir söylemediğini ifade ederler.[34] Hz. Âişe, “Ebû Bekir şiir söylerdi” diyen biri olduğunda onu yanına çağırır ve, “Vallahi o ne cahiliyede ne de İslâm devrinde bir beyitlik bile olsa şiir söylememiştir” dermiş.[35]
Hz. Ebû Bekir rüya tabiri hususunda da mâhir idi. İslâm’ın ilk günlerinde Hâlid b. Saîd’in rüyasını tabir ederek müslüman olmasına vesile olmuştur.[36] Başka bir zaman sahabeden biri gelip rüyasını anlattığında, Ebû Bekir (r.a), Allah Rasûlü’nden izin alarak onun rüyasını tabir etmiştir.[37] Yine kızı Hz. Âişe’nin bir rüyasını tabir ettiği de bizlere nakledilir: Âişe (r.a) bunu şöyle anlatır: “Rüyamda hücreme üç ayın düştüğünü gördüm. Rüyamı babam Hz. Ebû Bekir’e anlattım. Sükût etti, cevap vermedi. Rasûlullah (s.a.v) vefat edip de odama defnedilince: «İşte (rüyanda gördüğün) üç aydan biri ve en hayırlısı!» dedi.”[38]
Yine bir adam Hz. Ebû Bekir’e gelerek “Rüyamda kan işediğimi gördüm” diye bunun tabirini öğrenmek istemişti. Ebû Bekir (r.a); “Öyle zannediyorum ki sen hayızlı iken hanımına yaklaşıyorsun?” dedi. O da; “Evet” dedi. Ebû Bekir (r.a); “Allah’tan kork ve bir daha yapma!” buyurdu.[39] Hz. Ebû Bekir’in tabir ettiği başka rüyalar da nakledilir.[40]
İbn Teymiyye’nin ifadesiyle Ehl-i Sünnet âlimleri, bu ümmetin bâtında ve zahirde en âliminin Hz. Ebû Bekir olduğunda ittifak etmişlerdir. Pek çok âlim bu hususta icma olduğundan bahsetmiştir.[41] Hac emîri tâyin edilmesi, namaz için imam tayin edilmesi, zekâtla ilgili en sahih yazının Hz. Ebû Bekir’den nakledilmesi[42] hep onun ilminin genişliğine delildir. Zekât konusunda diğer sahabilerden nakledilen yazılar ise önceki dönemlere ait olup mensuhtur. Fukaha bu konuda hep Hz. Ebû Bekir’in nakline itimat etmiştir. Bu durum Sünnet’in nâsih ve mensûhunu en iyi bilen şahsın Hz. Ebû Bekir olduğunu gösterir. Hz. Ebû Bekir’den İslâm hakkında hatalı bir görüş nakledilmemiştir.[43] Allah Rasûlü’nün vefatından sonra ümmet hangi konuda ihtilaf ettiyse Ebû Bekir (r.a) o meseleyi çözmüştür. Allah’ın dünya ile âhireti tercih etmede serbest bıraktığı kulun kim olduğunu bilmiş, Allah Rasûlü’nün vefat ettiğini insanlara izah ederek iman üzere kalmalarını sağlamış, onun nereye defnedileceğini, mirasının ne yapılacağını söylemiş, halifenin Kureyş’ten olacağını, Üsâme ordusunun mutlaka gönderilmesi ve zekât vermeyenlere savaş açılması gerektiğini beyan etmiştir.[44] Bütün bunlar onun ilimdeki seviyesini göstermektedir.
Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir için: “O insanların Allah’ı en çok bileni ve O’ndan en fazla korkanı idi” diyerek[45] onun marifetinin enginliğine şahitlik etmiştir.
[1] Müslim, Fedâil, 157; Taberânî, el-Hâfız Ebu’l-Kâsım Süleyman bin Ahmed b. Eyyûb (v. 360), el-Muʻcemü’l-kebîr (I-XXV), thk. Hamdî b. Abdilmecîd es-Selefî, Kâhire: Mektebetü İbn Teymiyye, 1983-1994; IV, 38; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, X, 403; Beğavî, VI, 138.
[2] Ahmed, III, 18; Buhârî, Salât, 80; Ashâbu’n-Nebî, 3; Menâkıbu’l-Ensâr 45, Müslim, Fedâilu’s-Sahabe 2; Tirmizî, Menakıb, 15.
[3] Zehebî, Şemsüddîn Ebû Abdillâh Muhammed b. Ahmed b. Osman b. Kaymâz (v. 748/1348), Tezkiretü’l-huffâz (I-IV), Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1419/1998, I, 9.
[4] Zehebî, Tezkiretü’l-huffâz, I, 9.
[5] Zehebî, Tezkiretü’l-huffâz, I, 9.
[6] Zehebî, Tezkiretü’l-huffâz, I, 10-11. Zehebî’nin, “Allah bilir ya bu haber sahih değildir” ifadesi Muhammed Hamîdullah tarafından Hz. Ebû Bekir’in sözü olarak nakledilmiş ve onun hadis rivayet etmeyi doğru bulmadığı şeklinde yanlış anlaşılmıştır (Hemmâm İbn Munebbih’in Sahifesi, trc. Talat Koçyiğit, Ankara, 1967, s. 38-39). Bu sözün Ebû Bekir’e ait olmadığı Kenzü’l-ummâl’de açıkça görülmektedir (X, 285-286/29460).
[7] Bakî b. Mahled, Adedü mâ li külli vâhidin mine’s-sahâbeti mine’l-hadîs, thk. Ekrem Ziyâ Ömerî, Beyrut, 1405, s. 82.
[8] nşr. Şuayb el-Arnaût, Beyrut, 1390/1970, trc. Ahmed Davudoğlu, İstanbul: Hicret Yayınları, 1981.
[9] Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 175; Fayda, “Ebû Bekir” mad., DİA, X, 105-106.
[10] Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 117.
[11] Ahmed, I, 5 (Şuayb Arnaût senedin “mürsel”, hadisin “sahih li-ğayrihî” olduğunu söylemiştir); Heysemî, V, 191 (“mürsel”); Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 175. Krş. Buhârî, Hudûd, 31.
[12] Fetva ve kazâ örnekleri için bkz. Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 192-196.
[13] İbn Saʻd, II, 334; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 130.
[14] Muhammed Revvâs Kalʻacî, Mevsûatü fıkhi Ebî Bekri’s-Sıddîk, Dımaşk: Dâru’l-Fikr, 1403/1983; Fayda, “Ebû Bekir” mad., DİA, X, 106.
[15] İbn Kayyim el-Cevziyye, Ebû Abdillâh Şemsüddîn Muhammed b. Ebî Bekr b. Eyyûb ez-Züraî ed-Dımaşkî el-Hanbelî (v. 751/1350), İʻlâmü’l-muvakkıîn an Rabbi’l-Âlemîn (I-IV), thk. Muhammed Abdüsselam İbrahim, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1411/1991, IV, 91-92.
[16] Ebû Dâvûd, Sünnet, 5/4607; Tirmizî, İlim, 16/2676; İbn Mâce, Mukaddime, 6/42-43; Dârimî, Ebû Muhammed Abdullâh bin Abdirrahman (v. 255/869), Sünenü’d-Dârimî (I-II), İstanbul: Çağrı Yayınları, 1992, Mukaddime, 16/96; Ahmed, IV, 126; Hâkim, I, 174/329.
[17] Tirmizî, Menâkıb, 16/3663.
[18] Müslim, Mesâcid, 311; Ahmed, V, 298.
[19] Kalʻacî, Mevsûatü fıkhi Ebî Bekri’s-Sıddîk, s. 9-10.
[20] Hâkim, I, 216/439; İbn Abdilberr, Ebû Ömer Cemâlüddîn Yûsuf b. Abdillâh b. Muhammed b. Abdilberr en-Nemerî (v. 463/1071), Câmiu beyâni’l-ilmi ve fadlih (I-II), thk. Ebi’l-Eşbâl ez-Züheyrî, el-Memleketü’l-Arabiyyetü’s-Suûdiyye: Dâru İbn Hazm, 1414, II, 849; İbn Asâkir, LXXIII, 197; Zeylaî, Cemâlüddin Ebû Muhammed Abdullah b. Yûsuf b. Muhammed (v. 762), Nasbu’r-râye li-ehâdîsi’l-Hidâye (I-IV), thk. Muhammed Avvâme, Beyrut: Müessesetü’r-Reyyân, 1418, IV, 64; İbn Hacer, Ebü’l-Fadl Ahmed b. Ali b. Muhammed b. Ahmed el-Askalânî (v. 852/1449), el-Metâlibü’l-âliye bi-zevâidi’l-mesânîdi’s-semâniye (I-XIX), haz. Saʻd b. Nâsır b. Abdilaziz eş-Şesrî, Dâru’l-Âsıme – Dâru’l-Ğays, 1419-1420, X, 176/2180.
[21] Kettânî, II, 80, 248-249; Beydâvî, el-Kâdî Nâsıruddîn Ebû Saîd Abdullah b. Ömer b. Muhammed eş-Şîrâzî (v. 685), Envâru’t-Tenzîl ve esrâru’t-te’vîl (I-V), thk. Muhammed Abdurrahman el-Merʻaşlî, Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1418, I, 47.
[22] Kettânî, II, 249.
[23] Bkz. Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 196-200; Ömerî, Asru’l-hilâfeti’r-râşide, s. 74.
[24] Süleymaniye Ktp., Bağdatlı Vehbi Efendi, nr. 657; Ayasofya, nr. 2854.
[25] Süleymaniye Ktp., Esad Efendi, nr. 1351; Nuruosmaniye Ktp., nr. 3469.
[26] İÜ Ktp., AY, nr. 411.
[27] Fayda, “Ebû Bekir” mad., DİA, X, 107.
[28] Kettânî, I, 191.
[29] Nâfiz Paşa, nr. 443, vr. 32-52. Bu yazma Türkçe’ye tercüme edilerek neşredilmiştir: Demirayak, Kenan, Hazreti Ebû Bekir -Hayat, Edebî Kişiliği ve Divanı-, İstanbul: Gül Kitap, 2011.
[30] Demirayak, Hazreti Ebû Bekir Divanı, s. 21.
[31] Dîvânu Halîfeti Rasûlillâh Ebî Bekr es-Sıddîk, nşr. Ömer et-Tabbâʻ, Beyrut: Şeriketü Dâri’l-Erkam b. Ebi’l-Erkam, 1420/1999; Dîvânu Ebî Bekr, nşr. Râcî el-Esmer, Beyrut: Dâru Sâdır, 1997; Demirayak, Hazreti Ebû Bekir Divanı, s. 9, 21.
[32] Demirayak, Hazreti Ebû Bekir Divanı, s. 10.
[33] İstanbul 1326.
[34] İbn Asâkir, XXX, 334; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 105; Fayda, “Ebû Bekir” mad., DİA, X, 107.
[35] Maʻmer b. Râşid, Câmiʻ, XI, 266; İbn Asâkir, XXX, 334. Krş. Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 105.
[36] İbn Saʻd, IV, 94; Hâkim, III, 277.
[37] Buharî, Ta’bir, 47; Müslim, Rü’ya, 17.
[38] Muvatta’, Cenâiz, 30; Hâkim, III, 62/4400.
[39] Abdürrazzak, Musannef, I, 330; İbn Ebî Şeybe, Musannef, III, 88
[40] Bkz. Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 202-203; Kalʻacî, Mevsûatü fıkhi Ebî Bekri’s-Sıddîk, s. 114-115.
[41] İbn Teymiyye, Ebü’l-Abbâs Takıyyüddîn Ahmed b. Abdilhalîm b. Mecdiddîn Abdisselâm el-Harrânî (v. 728/1328), Mecmûu’l-fetâvâ (I-XXXV), thk. Abdurrahman b. Muhammed b. Kâsım, el-Medînetü’l-Münevvere: Mecmau’l-Melik Fahd li-tıbâati’l-Mushafi’ş-Şerîf, 1416/1995, XIII, 237; Sallâbî, Ebû Bekir es-Sıddîk, s. 93.
[42] Buhârî, Zekât, 33; Ebû Dâvûd, Zekât, 5/1567; Nesâî, Zekât, 10; Mervezî, Müsnedü Ebî Bekir es-Sıddîk, s. 133-138.
[43] Sallâbî, Ebû Bekir es-Sıddîk, s. 93; Muhammed b. Abdirrahman, Ebû Bekir es-Sıddîk efdalü’s-sahâbe ve ehakkuhum bi’l-hilâfe, s. 60.
[44] Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 157-158; Sallâbî, Ebû Bekir es-Sıddîk, s. 93-94.
[45] Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 119.