2. Bilmediği Hususlarda Diğer Sahabilere Müracaat Etmesi

Kur’ân ve sünneti naklederken ve açıklarken hassas davranan ve hata yapmaktan korkan bir insanın, bilmediği hususları öğrenmek için başkalarına sorması normaldir. Ancak çoğu zaman gurur ve kibir buna mâni olabilir. İnsan, bir meseleyi bilmediğini söylemekte zorlanabilir. Bu çok büyük bir eksiklik ve tehlikedir. Ondan kurtulabilmek için İslâm ahlâkının temel esaslarından biri olan tevazua sahip olmak gerekir. İşte biz Hz. Ebû Bekir’de bu güzel hasleti görüyoruz. Bu konudaki rivayetlerin hulasasını veren Dihlevî konuyu şöyle özetler: “Halifeler, Rasûl-i Ekrem’in hadis-i şeriflerini ortaya çıkarıp bir araya toplamışlardır. Hükmünü bilmedikleri bir mesele zuhur ettiğinde halife, Rasûl-i Ekrem’in ashabını toplayarak; «Bu mesele hakkında Rasûlullah’ın bir hadisini bilen var mı?» diye sorardı. Oradakilerin hepsi işitinceye ve bulunmayanlar bundan haberdar oluncaya kadar sualini defalarca tekrar ederdi. O meseleyle alâkalı Nebiyy-i Ekrem’in bir hadisini bilen kimse varsa getirip söylerdi. O sahabi bu hadisi rivayet hususunda yalnız kalırsa, halife onu iyice tahkik ederek şüpheleri bertaraf ettikten sonra o hadis-i şerife itimat ederdi. Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk’ın ninenin mirası hususunda yaptığı ve Hz. Ömerü’l-Fârûk’un ğurre mevzuunu tahkik etmesi buna örnektir…”[1]

Konuyla ilgili misalleri biraz daha açalım:

a) Kabîsa b. Züeyb’in anlattığına göre bir nine, Rasûl-i Ekrem’den sonra Hz. Ebû Bekir’e gelerek; “Benim (mirasta) bir hakkım var, oğlumun oğlu veya kızımın oğlu vefat etti” dedi. Ebû Bekir (r.a); “Allah’ın Kitâbı’na göre senin bu durumda bir hakkının olduğunu bilmiyorum, Rasûlullah’tan da bu hususta bir şey işitmedim. Bu konuyu insanlara bir sorayım” dedi. Onlara sordu ve Muğire b. Şuʻbe, Rasûlullah’ın nineye altıda bir pay verdiğine şahitlik etti. Ebû Bekir; “Bunu seninle birlikte başka duyan oldu mu?” diye sordu. Muhammed b. Mesleme aynı hususta şahitlik etti. Bunun üzerine Ebû Bekir nineye altıda bir pay verdi.[2]

b) Rasûlullah vefat ettiğinde, kendisiyle evlenmek istediği ancak henüz yanına gelmeyen ve gerdeğe de girmediği Kayle bint Kays[3] geride kalmıştı. Daha sonra onunla İkrime b. Ebî Cehil evlendi. Bu durum Hz. Ebû Bekir’in çok ağırına gitti. Hz. Ömer ona; “Ey Rasûlullah’ın halifesi, bu kadın Allah Rasûlü’nün hanımlarından biri değil ki! Rasûlullah (s.a.v) onu muhayyer bırakmadı ve hicap arkasına da almadı. Hem kavmiyle birlikte irtidat ederek ondan berî oldu” dedi. Bunun üzerine Ebû Bekir sakinleşti.[4] Onun öfke ve tedirginliği şu âyetten kaynaklanıyordu: “…Sizin Allah’ın Rasûlü’nü üzmeniz ve kendisinden sonra onun hanımlarını nikâhlamanız asla caiz olamaz. Çünkü bu, Allah katında büyük (bir günâh)tır.”[5]

c) Hâlid b. Velid, Hz. Ebû Bekir’e, civardaki Arap kabilelerinin birinde kendisine livâta yaptıran bir adamın olduğunu yazmıştı. Ebû Bekir (r.a) ashab-ı kiramı topladı, onlarla istişare ederek bunun hükmünü sordu. O gün onların en şiddetlisi Ali b. Ebî Tâlib idi; “Bu öyle bir günahtır ki onu daha evvel bir ümmetten başkası yapmadı. Allah Teâlâ’nın da onlara ne yaptığını biliyorsunuz. Bana göre onu yakalım” dedi. Ashab-ı kiramın görüşleri onun yakılması üzerinde toplandı. Ebû Bekir, Hâlid’e bir mektup yazarak onu ateşle yakmasını emretti. Sonra İbn Zübeyr de bu günah işleyenleri kendi zamanında yaktı, Hişâm b. Abdilmelik (v. 125/743) ve Irak’ta Kasrî[6] de yaktılar.[7] Beyhakî bu rivayetin “mürsel” olduğunu söyler. Başka bir senetle Hz. Ali’nin böyle birini recmettirdiğini ve yaktırdığını nakleder. Diğer bir senetle de yine Hz. Ali’nin muhsan (evlenmiş) olan ve Lût kavminin amelini işleyen bir adamı recmettirdiğini nakleder.[8]

d) Tâbiîn âlimlerinden kadı Meymûn b. Mihrân (v. 117/735) şöyle anlatır: “Hz. Ebû Bekir’in huzuruna davalılar geldiğinde Allah’ın Kitâbı’na bakardı. Orada hükmedebileceği bir şey bulursa onunla aralarında hüküm verirdi. Allah’ın Kitâbı’nda bir hüküm bulamazsa bu konuda Nebiyy-i Ekrem’in bir sünneti var mı diye bakardı. Eğer böyle bir şey biliyorsa onunla hümederdi. Sünnette bu konuyla ilgili bir şey bilmiyorsa çıkıp müslümanlara sorar; «Bana şöyle şöyle bir dava geldi, Allah’ın Kitâbı’na ve Rasûlullah’ın sünnetine baktım, bu konuda bir şey bulamadım. Bu konuda Nebiyy-i Ekrem’in herhangi bir hüküm verdiğini biliyor musunuz?» derdi. Bazen birkaç kişi kalkıp; «Evet, bu konuda şöyle şöyle hükmetti» derlerdi. O da Rasûlullah’ın hükmünü alırdı.”

Böyle bir durum yaşandığında Ebû Bekir (r.a); “İçimizde Rasûl-i Ekrem’den (ilim) ezberleyen kimseleri var eden Allah’a hamd olsun!” derdi. Eğer bir çözüm bulamazsa Müslümanların önde gelenlerini ve âlimlerini çağırır, onlarla istişare ederdi. Eğer görüşleri bir noktada toplanırsa onunla hükmederdi. Hz. Ömer de aynı yolu takip ederdi ancak o, Allah Rasûlü’nün sünnetinden sonra bir de Hz. Ebû Bekir’in bu konuda bir hükmü var mı diye bakar, eğer varsa onunla hükmederdi.[9] Ebû Bekir (r.a), istişare ettiği sahabiler ittifak edemezlerse kendi görüşü ile ictihâd eder ve doğru gördüğü şekilde hükmeder, sonra da; “Doğru ise Allah’tan, hatalı ise bendendir, Allah’tan affımı isterim!” derdi.[10]

Hz. Ebû Bekir’in takip ettiği bu usul, tamamen ilmî bir usuldür, insaf ve hakkaniyet ölçülerinin zirvesindedir. Bugün de bu yoldan gidilmesi, hata ihtimalini azaltacak ve daha isabetli görüşlere ulaşmaya zemin hazırlayacaktır.


[1] Dihlevî, İzâletü’l-hafâ, III, 21-22.

[2] Muvatta’, Ferâiz, 4; Hâkim, IV, 376/7978. Zehebî bu rivayetin Buhârî ve Müslim’in şartları üzere olduğunu bildirmiştir.

[3] Taberî’de Kayle bint Eşʻas diye geçer ancak İbn Hacer bunun bint Kays olduğunu söyler.

[4] Taberî, Tefsîr, XX, 316. Bkz İbn Hacer, el-İsâbe, VIII, 292.

[5] el-Ahzâb 33/53.

[6] Ebû Yezîd (Ebü’l-Kâsım, Ebü’l-Heysem) Hâlid b. Abdillâh b. Yezîd b. Esed b. Kürz el-Becelî el-Kasrî (v. 126/743). Emevîler’in Mekke ve Irak valilerindendir (Özaydın, Abdülkerim, “Hâlid b. Abdullah el-Kasrî” mad., DİA, yıl: 1997, XV, 281).

[7] Harâitî, Ebû Bekir Muhammed b. Caʻfer b. Muhammed b. Sehl b. Şâkir es-Sâmirî (v. 327/939), Mesâviü’l-ahlâk ve mezmûmuhâ, thk. Mustafa b. Ebu’n-Nasr eş-Şelebî, Cidde: Mektebetü’s-Sevâdî, 1413/1993, s. 205.

[8] Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VIII, 405/17028; Şuab, VII, 281/5005.

[9] Ebû Bekir el-İsmâilî, Ahmed b. İbrahim b. İsmâil b. Abbâs b. Mirdâs el-Cürcânî (v. 371/981), el-Muʻcem fî esâmî şüyûhi Ebî Bekir el-İsmâilî (I-III), thk. Ziyâd Muhammed Mansûr, el-Medinetü’l-Münevvere: Mektebetü’l-Ulûm ve’l-Hikem, 1410, I, 417-418; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, X, 196.

[10] İbn Abdilberr, Câmiu beyâni’l-ilmi ve fadlih, II, 830; Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl, X, 298; Kalʻacî, Mevsûatü fıkhi Ebî Bekri’s-Sıddîk, s. 203.