b) Hilafetine İşaret Eden Hadisler

Hz. Ebû Bekir’in halife olacağına veya olması gerektiğine işaret eden bir kısım hadisler nakledilmiştir. Hadislerdeki işaretler, âyetlerdekilere nazaran daha açık ve emredici bir üsluba sahiptir. Şimdi bu rivayetleri ve sıhhat derecelerini ele alalım:

1. Bir kadın, Rasûlullah’a gelerek bir hususta kendisiyle konuşmuştu. Allah Rasûlü (s.a.v), kadına daha sonra tekrar gelmesini söyledi. Kadın: “Ya sizi bulamazsam!” dedi. Kadın bu sözüyle sanki Allah Rasûlü’nün bu arada vefat etmiş olabileceğini kastediyordu. Rasûlullah (s.a.v) şöyle cevap verdi: “Eğer beni bulamazsan Ebû Bekir’e gidersin!”[1] Bu, sahih bir rivayettir ve Hz. Ebû Bekir’in halife olacağı konusunda kuvvetli bir işaret taşımaktadır.

2. Allah Rasûlü (s.a.v), son hastalıklarının başladığı günlerde Hz. Âişe’ye şöyle demiştir: “Ebû Bekir’e ve oğluna haber gönderip halifeliği Ebû Bekir’e vasiyet etmeyi düşündüm. Böylece bazılarının halifelik hakkındaki dedikodularını ve bu hususta arzusu olanların temennilerini kesmek istedim. Fakat sonra; «Allah Teâlâ, halifeliği hak etmeyen birine vermez, mü’minler de halifeliğe lâyık olmayan birini ondan uzak tutarlar. Veya Allah Teâlâ, lâyık olmayan kişiyi hilafetten uzaklaştırır, mü’minler de hak etmeyen kişiyi o makama seçmezler» diye düşünüp bundan vazgeçtim.”[2]

Bu da sahih bir rivayettir ve öncekinden daha kuvvetli bir işaret ihtiva etmektedir. Allah Rasûlü’nün bu sözü aynı zamanda, onun ümmetine olan güvenini ve Müslümanların ortak aklının problemleri çözmede önemli bir yere sahip olduğunu gösterir.

3. Nebî (s.a.v) vefatına yakın başını bir bez ile bağlamış olduğu halde mescide çıkıp minbere oturmuş, insanlar içinde nefsi ve malı itibariyle Ebû Bekir b. Ebî Kuhâfe’den ziyâde iyilik ve ihsanı olan hiç kimse olmadığını, insanlar içinden bir halîl (dost) edinecek olsa Ebû Bekir’i edineceğini, lâkin İslâm yüzünden olan dostluk ve kardeşliğin daha efdal olduğunu, Ebû Bekir’in kapısından başka mescide açılan kapıların hepsinin kapatılmasını emretmiştir.[3]

Allah Rasûlü’nün mescidi, Mü’minlerin Anneleri’nden her birine tahsis edilen hüc­reler ve bazı sahabilerin evleri ile çevrili idi. Bu odalardan mescide açılan küçük kapılar vardı. İşte Hz. Ebû Bekir’in kapısından başka kapatılması emredilen kapılar, bu hususi küçük kapılar idi. Sahabiler bu istisnayı, onun halife olması gerektiğini gösteren işaretlerden biri olarak kabul etmişlerdir. Nitekim Allah Rasûlü (s.a.v), odasının kapısından çıktığında hemen mescide girmiş oluyor ve namazı kıldırıyordu. Kendisinden sonra hilafet makamına geçecek olan Hz. Ebû Bekir’in de aynı şekilde yapması için onun kapısını açık bıraktığı düşünülmüştür.

4. Rasûlullah (s.a.v) birgün ashabına; “İçinizde rüya gören var mı?” diye sormuştu. Cemaatten biri; “Evet, ben bir rüya gördüm” dedikten sonra şu rüyayı anlatt: “Sanki gökten inmiş bir terazi vardı. Siz ve Ebû Bekir tartıldınız, Siz, Ebû Bekir’den ağır geldiniz. Ebû Bekir ile Ömer tartıldı, Ebû Bekir ağır geldi. Sonra Ömer ile Osman tartıldı, Ömer ağır bastı. Sonra terazi kaldırıldı.” Ashab-ı kiram, bu rüyayı dinleyen Rasûlullah’ın çehresinde memnuniyetsizlik gördüler.[4]

5. Rasûlullah (s.a.v) bir gün ashabına; “Bu gece salih bir zata rüyasında Ebû Bekir’in Rasûlullah’a, Ömer’in Ebû Bekir’e, Osman’ın da Ömer’e tutunduğu gösterildi!” buyurmuştu. Ashab-ı kiram, Rasûlullah’ın yanından kalkınca kendi kendilerine şu yorumu yaptılar: “Bu rüyadaki salih zat, Rasûlullah’ın kendisidir. Birbirlerine tutunan diğer kimseler ise Allah Teâlâ’nın Rasûlü ile gönderdiği bu (İslâm’ın) valileri ve idarecileridir.”[5]

6. Huzeyfe b. Yeman şöyle anlatır: “Nebiyy-i Ekrem’in huzurunda oturuyorduk. Bize; «Aranızda daha ne kadar kalacağımı bilmiyorum. Benden sonra şu ikisine tâbi olun!» buyurdu ve Hz. Ebû Bekir ile Ömer’e işaret etti.”[6]

7. Benû Mustalik kabilesi Hz. Enes’i Rasûlullah’a göndererek kendisinden sonra zekâtlarını kime vereceklerini sordurdular, “Ebû Bekir’e” cevabını aldılar. “Ona bir şey olursa kime?” diye sordurdular, sırasıyla “Ömer’e”, “Osman’a” cevaplarını aldılar.[7]

8. Sakîf kabilesinin temsilcileriyle birlikte Medine’ye gelen Osman b. Ebi’l-Âs, arkadaşlarından önce gizlice beyʻat edip müslüman olmuştu. Rasûlullah’ı meşgul bulduğu zaman, ya Ebû Bekir’e ya da Übey b. Kaʻb’a (v. 33/654 [?]) gider, soracağını sorar, okumak istediğini okurdu. Onun bu hali, Rasûlullah’ın hoşuna gider ve kendisini severdi.[8] Bu rivayetten, o günkü toplumda, Allah Rasûlü’nden sonra müracaat edilecek kişinin Ebû Bekir olduğu kanaatinin yerleştiği anlaşılmaktadır.

9. Hasan b. Ali (v. 49/669) bir gün şunları anlattı: “Allah Rasûlü’nü rüyamda gördüm, Arş’a tutunmuştu. Sonra Hz. Ebû Bekir’i gördüm, o da Allah Rasûlü’nün beline yapışmıştı. Hz. Ömer, Ebû Bekir’in, Hz. Osman da Ömer’in beline tutunmuştu. O esnada gökten yere kan dökülüyordu.” Hz. Hasan bu rüyasını anlatırken yanında şiadan bir grup vardı. Onlar; “Peki, sen Hz. Ali’yi görmedin mi?” diye sordular. Hasan (r.a); “Ali’den daha fazla, Rasûlullah’ın beline tutunmuş olarak görmeyi istediğim başka biri yoktur. Ancak bu benim gördüğüm bir rüyadır” cevabını verdi.[9]

10) Her şeyin Allah’ı tesbih ettiğini bildiren el-İsrâ 17/44 âyetinin tefsirinde şu rivayete yer verilir: Süveyd b. Zeyd (v. ?) anlatır: Ebû Zer’i mescidde yalnız başına otururken gördüm. Bunu bir ganimet bilerek hemen yanına varıp oturdum. Ona Hz. Osman’dan bahsettim. Şöyle dedi: “Rasûlullah’ın huzurunda şahit olduğum bir hâdise sebebiyle ben Osman hakkında hayırdan başka bir şey kesinlikle söylemem! Ben Rasûlullah’ın yalnız olduğu vakitleri kolluyor ve ondan bir şeyler öğreniyordum. Bir gün gidip baktığımda Allah Rasûlü (s.a.v) çıkmıştı. Ben de peşinden gittim. Bir yere oturdu, ben de yanına oturdum. Bana; «Ey Ebû Zer! Niçin buraya geldin?» diye sordu. Ben de; «Allah ve Rasûlü için!» dedim. Bu esnada Ebû Bekir gelerek selam verdi ve Nebiyy-i Ekrem’in sağına oturdu. Rasûlullah; «Ey Ebû Bekir! Niçin buraya geldin?» buyurdu. Ebû Bekir; «Allah ve Rasûlü için geldim!» dedi. Sonra Ömer gelerek Hz. Ebû Bekir’in sağına oturdu. Rasûlullah; «Ey Ömer! Niçin buraya geldin?» buyurdu. Ömer; «Allah ve Rasûlü için!» dedi. Sonra Osman geldi ve Ömer’in sağına oturdu. Nebiyy-i Ekrem ona da; «Ey Osman! Niçin geldin?» buyurdu. O da: «Allah ve Rasûlü için!» diye cevap verdi. Rasûlullah (s.a.v) yerden yedi veya dokuz adet çakıl taşı aldı. Taşlar onun elinde tesbih etmeye başladı. Onlardan arı vızıltısı gibi sesler işittim. Allah Rasûlü taşları yere bırakınca sesleri kesildi. Sonra Rasûlullah o taşları Ebû Bekir’in eline koydu. Taşlar onun elinde de tesbih ettiler. Onlardan arı vızıltısı gibi sesler işittim. Ebû Bekir taşları yere bırakınca sesleri kesildi. Allah Rasûlü taşları Ömer’in eline koydu. Taşlar yine tesbih etmeye başladı. Onlardan arı vızıltısı gibi sesler işittim. Ömer taşları yere bırakınca yine sesleri kesildi. Sonra Nebî (s.a.v) taşları alıp Osman’ın avucuna koyunca taşlar onun elinde de tesbih ettiler. Onlardan arı vızıltısı gibi sesler işittim. Sonra onları yere bıraktı, onlar da sustular.” İmâm Zührî, bu durumun hilafetle alâkalı olduğunu söylemiştir.[10] Taberânî’nin Evsat’ındaki rivayette şu ziyade vardır: “Taşların tesbihini halkadaki herkes işitiyordu. Sonra onları bize verdi ancak onlr hiçbirimizin yanında tesbih etmediler.”[11] İbn Kesîr, bu hadisin Müsnedlerde meşhur olduğunu söyler.[12]

Konuyla ilgili rivayetler bunlardan ibaret değildir. Süyûtî, Hz. Ebû Bekir’in hilafetine işaret ettiğini söylediği daha pek çok rivayeti nakleder.[13] Ancak biz bu kadarla iktifa ediyoruz.

Zikrettiğimiz rivayetler genellikle sahih, az bir kısmı hasen veya zayıftır. Bu hadislerde Hz. Ebû Bekir’in halife seçilmesiyle ilgili her ne kadar açık bir emir yoksa da konuyla ilgili kuvvetli işaretler taşıdıklarını söyleyebiliriz. Allah Rasûlü (s.a.v) açıkça halife tayin etmemiş, adeta Müslümanların halifelerini kendilerinin seçmesini istemiştir. Bunun sebebini de; “Onun tayin ettiği halifeye isyan ettiklerinde azaba uğrayacakları” şeklinde açıklamıştır.[14] Hz. Ömer ile Hz. Ali de Allah Rasûlü’nün, yerine açıkça bir halife tayin etmediğini ifade etmişlerdir.[15] Hz. Ali, Cemel günü, “Rasûlullah (s.a.v) emirlik hususunda kesin olarak tutmamız gereken bir emir vermemiştir. Biz kendi görüşümüzle halife seçtik. Ebû Bekir halife seçildi, Allah, Ebû Bekir’e rahmet eylesin, vazifeyi hakkıyla yerine getirdi ve istikamet üzere oldu. Sonra Ömer halife seçildi, Allah, Ömer’e rahmet eylesin, o da vazifeyi hakkıyla yerine getirdi ve istikamet üzere oldu, ta ki din iyice yerleşip istikrar kazandı” demiştir.[16]

Buhârî, “Nebî (s.a.v); Ebû Bekir, Ömer ve Osman için; «Bunlar benden sonraki halifelerdir» dedi” rivayeti hakkında: “Buna itibar edilmez, zira Hz. Ömer ve Ali: «Nebî (s.a.v) yerine halife tayin etmedi» demişlerdir” der.[17] Yani bu iki rivayet arasında bir tenakuz görür. İkinci rivayeti daha kuvvetli bulduğu için de birinciye itibar edilmeyeceği neticesine varır. Süyûtî ise, bu iki söz arasında tezat olmadığını, Allah Rasûlü’nün vefatı esnasında herhangi birini halife tayin etmediğini ancak daha önce Hulefâ-i Râşidîn hakkında bir takım işaretlerde bulunduğunu söyler.[18] Süyutî bu rivayetleri cem faaliyetinde haklı görünmektedir. Zira Allah Rasûlü (s.a.v) vefatı esnasında açıkça bir halife tayin etmemiş, ancak yukarıda gördüğümüz rivayetlerde başta Ebû Bekir olmak üzere halifelere işaret etmiştir.



[1] Buhârî, Ahkâm 57, Ashabu’n-Nebî 5, İ’tisâm 24; Müslim, Fedailu’s-Sahâbe 10; Tirmizî, Menâkıb, 16/3676.

[2] Buhârî, Merdâ 16, Ahkâm 51. Krş. Müslim, Fedâilu’s-Sahâbe 11. Benzer rivayetler için bkz. Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 143-144.

[3] Buhârî, Salât, 80.

[4] Ebû Dâvûd, Sünnet, 9/4634; Tirmizî, Rüyâ, 10/2287. Krş. Ebû Dâvûd, Sünnet, 8/4636; Heysemî, IX, 95-96; İbn Kesîr, el-Bidâye, X, 338-339 Tirmizî “hasen”, Elbânî “sahih” olduğunu söylemiştir.

[5] Ebû Dâvûd, Sünnet, 8/4636. Elbânî “zayıf” olduğunu söylemiştir.

[6] Ahmed, V, 382, 385; İbn Mâce, Mukaddime, 11/97; Tirmizî, Menâkıb, 16/3663; Hâkim, III, 79; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 142. Şuayb Arnaût “hasen”, Zehebî “sahih” olduğunu söylemiştir.

[7] Hâkim, III, 82/4460; Ebû Nuaym Ahmed b. Abdillâh b. İshâk el-İsfahânî (ö. 430/1038), Hilyetü’l-evliyâ ve tabakâtü’l-asfiyâ (I-X), Mısır: es-Saâde, 1394/1974, VIII, 358. Hâkim ve Zehebî “sahih” olduğunu söylemişlerdir.

[8] İbn Saʻd, V, 508.

[9] Heysemî, IX, 95-96. Krş. İbn Kesîr, el-Bidâye, X, 338. Heysemî isnadının hasen olduğunu söylemiştir.

[10] Heysemî, VIII, 298-299 (Heysemî, Bezzâr’ın iki senetle rivayet ettiğini, birinin ricâlinin hep sika olduğunu, buna rağmen yine de bazılarında zaaf bulunduğunu söyler). Krş. İbn Kesîr, Tefsîr, V, 79; Heysemî, V, 179.

[11] Taberânî, el-Hâfız Ebu’l-Kâsım Süleyman bin Ahmed b. Eyyûb (v. 360/971), el-Muʻcemü’l-evsat (I-X), thk. Târık b. Ivazullah b. Muhammed – Abdülmuhsin b. İbrahim el-Huseynî, Kâhire: Dâru’l-Harameyn, ts., II, 59.

[12] İbn Kesîr, Tefsîr, V, 79.

[13] Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 142-148.

[14] Tirmizî, Menâkıb, 38/3812; Bezzâr, Ebû Bekr Ahmed b. Amr b. Abdilhâlik el-Bezzâr el-Basrî (v. 292/905), Müsnedü’l-Bezzâr (el-Bahrü’z-zehhâr) (I-XVIII), thk. Mahfûzurrahman Zeynullah – Âdil b. Saʻd – Sabrî Abdülhâlık eş-Şâfiî, el-Medînetü’l-Münevvere: Mektebetü’l-Ulûm ve’l-Hikem, 1988-2009, VII, 299; Hâkim, III, 74/4435; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 70. Krş. Ahmed, I, 95. Tirmizî hadisin “hasen” olduğunu, Zehebî ile Elbânî ise “zayıf” olduğunu söylemişlerdir.

[15] Tirmizî, Fiten, 48/2225 (Tirmizî rivayetin “sahih” olduğunu söylemiştir); Hâkim, III, 84/4467. Zehebî rivayetin “sahih” olduğunu söylemiştir.

[16] Ahmed, I, 114 (Şuayb Arnaût senedinin “zayıf” olduğunu söylemiştir); Hâkim, III, 112. Krş. Ahmed, V, 390. Şuayb Arnaût senedinin “sahih” olduğunu söylemiştir.

[17] Buhârî, et-Târîhu’l-kebîr (I-VIII), nşr. Muhammed Abdülmuîd Hân, Haydarâbâd: Dâiretü’l-Maârifi’l-Osmaniye, ts., III, 117.

[18] Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 72.