5. Zühd ve Takvası

Hz. Ebû Bekir’in son derece zahidane bir hayatı vardı. Önceki hayatında olduğu gibi halifeliği esnasında da gayet sade bir hayat yaşamıştı. Halife seçildikten sonra eski mesleği olan ticarete devam etmek istedi ve koluna attığı elbiselerle çarşının yolunu tuttu. Yolda rastladığı Hz. Ömer ona, müslümanların işlerini üzerine aldığını, ticarete devam ettiğinde işlerin aksayacağını hatırlattı. Ebû Bekir; “Peki, ailemi ne ile geçindireceğim?” diye sordu. Ömer (r.a) onu Beytülmal emini Ebû Ubeyde’ye götürdü ve ashabın ileri gelenleriyle de istişare ederek kendisine maaş bağlanmasını temin etti. Ebû Ubeyde, halifeye, orta halli bir muhacirin gıdası miktarınca yiyecek ile yazlık ve kışlık iki elbise tahsis etti. Eskittiği elbiseyi getirip yenisini götürmesini söyledi.[1] Bu rivayet İslâm halifesinin hayatta ne ile yetindiğini göstermektedir.

Bir gün Hz. Ebû Bekir’e, içmesi için bal şerbeti ikram edilmişti. Şerbeti ağzına yaklaştırdığında ağlamaya başladı. Yanındakiler de gözyaşlarını tutamadılar. Hz. Ebû Bekir’e ağlamasının sebebi sorulunca şu cevabı verdi: “Rasûlullah (s.a.v) ile birlikte bulunuyordum. O esnada; «Uzaklaş benden, uzaklaş benden!» diyerek, bir şeyi yanından kovmaya çalıştığını gördüm. Ancak, ben bir şey göremiyordum. Ne olduğunu öğrenmek isteyince Allah Rasûlü (s.a.v) şunları söyledi: «Dünya bütün varlığıyla bana gösterildi. Ona; “Benden uzaklaş!” dedim. O da uzaklaştı, ancak şöyle seslendi: “Allah’a yemin olsun ki benden kaçıp kurtulsan da, senden sonra gelenler benden kaçamayacaklar!”.».” Ebû Bekir (r.a), sözlerine devamla; “İşte ben de dünyanın beni aldatmasından korktum da o sebeple ağladım” dedi.[2]

Hz. Ebû Bekir kimseden bir şey istemezdi. Binek üzerindeyken yuları düşse, inip kendisi alır, “Söyleseydin biz alıverirdik” diyenlere de Allah Rasûlü’nün kimseden bir şey istememeyi tavsiye ettiğini söylerdi.”[3]

Hz. Ebû Bekir ölüm döşeğindeyken kendisine ait bir arazi parçasının satılarak hilafeti müddetince aldığı maaşların devlet hazinesine geri ödenmesini vasiyet etti.[4] Kızı Hz. Âişe’ye, sütünü içtikleri deveyi, içinde elbise boyadığı kabı ve giydiği kadife elbiseyi vefatından sonra Hz. Ömer’e teslim etmesini vasiyet etti. Gerekçe olarak da bunlardan, müslümanların işlerini deruhte ederken istifade ettiğini söyledi. Hz. Âişe babasının vefatından sonra bunları yeni halife Hz. Ömer’e teslim etti. Bu eşyaları teslim alan Ömer (r.a) hüzünlendi. Sonra da; “Ebû Bekir! Allah’ın rahmeti senin üzerine olsun! Senden sonra gelenleri çok müşkil durumda bıraktın!” dedi.[5]

Ebû Bekir (r.a) Mekke’de malını İslâm uğruna bezletmiş, hicret ederken de kalanını yanına alarak ailesine hiç birşey bırakmamıştı. Zira ileride ne ile karşılaşacaklarını bilmiyor ve İslâm’ın tebliği için çok mala ihtiyaçları olacağını tahmin edebiliyordu. Daha sonra İslâm kuvvetlenip ganimetler gelmeye başladığında ve Ebû Bekir halife olduğunda, o, bu dava uğruna harcadığı mallarını telafi yoluna gitmedi. “Çilesini çektik, nimetini de yiyelim” diye bir düşünceye hiç kapılmadı. Sırf Allah için infak etti ve tertemiz Rabbine gitti.

Hz. Ebû Bekir’in takvasına gelince o, İslâm’ı yaşama konusunda çok hassas davranır, eksikleri varsa hemen gidermeye gayret ederdi. Vahiy kâtiplerinden olan Hanzale (r.a) şöyle anlatır: Bir gün Hz. Ebû Bekir beni (ağlarken) gördü ve; “Neyin var ey Hanzale?” diye sordu. Ben de büyük bir teessür ve endişe içinde; “Hanzala münâfık oldu!” dedim. “Sübhânallah! Sen ne söylüyorsun?” deyince; “Biz, Rasûlullah’ın yanında iken öyle bir hâle geliyoruz ki, bize cennet ve cehennemi hatırlatarak öğüt verdiğinde adeta Cenâb-ı Hakk’ı, cennet ve cehennemi gözümüzle görüyormuş gibi oluyoruz. Rasûlullah’ın huzurundan çıkıp çoluk-çocuğumuz ve dünyevi maişetimizle meşgul olmaya dalınca, içinde bulunduğumuz hissiyatın çoğunu kaybediyor, Efendimiz’in nasihatlerini unutuyoruz” dedim. Ebû Bekir; “Vallahi, buna benzer haller bizde de oluyor” dedi. Bunun üzerine ikimiz kalkıp doğru Rasûlullah’ın huzuruna vardık ve durumu kendisine arz ettik. Allah Rasûlü (s.a.v) şöyle buyurdu:

“–Canım kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, siz benim yanımdaki ve zikir esnasındaki halinizi devamlı muhafaza edebilseydiniz; melekler, yataklarınızın üzerinde ve yollarda (yani gece gündüz) sizinle musafaha eder, sizi tebrik ederlerdi. (Üç defa tekrarlayarak); Ey Hanzale! Bazen öyle, bazen de böyle olur!”[6]

Bir defasında Rasûlullah (s.a.v); “Allah Teâlâ kibirlenip büyüklük taslayarak elbisesinin eteğini yerde sürüyen kimsenin kıyamet gününde yüzüne bakmaz!” buyurmuştu. Bunun üzerine Ebû Bekir (r.a); “Yâ Rasûlallah! Dikkat etmediğimde benim de elbisemin eteği yerde sürünüyor” diye endişesini dile getirdi. Rasûlullah (s.a.v); “Şüphesiz sen bunu büyüklük taslamak için yapmıyorsun!” buyurdu.[7]

Hz. Ebû Bekir bir cuma günü çıkıp insanlara; “Yarın toplanın da zekât develerini taksim edelim, ancak hiç kimse izin almaksızın bizim yanımıza girmesin!” dedi. Ertesi gün bir kadın kocasına bir yular vererek; “Şunu al git; kim bilir belki Allah Teâlâ bir deve nasip eder” dedi. Adam geldi, Ebû Bekir ile Ömer’in develerin yanına girdiğini gördü ve onlarla birlikte o da girdi. Ebû Bekir ona dönerek; “Yanımıza niye girdin?” diyerek elindeki yuları alıp ona vurdu. Develerin taksimini bitirince adamı çağırarak yuları kendisine verip; “Al, sen de bana vur, kısas yap!” dedi. Hz. Ömer; “Allah’a yemin ederim ki kısas yapmayacak! Böyle bir şeyi sünnet haline getirme!” dedi. Ebû Bekir; “Peki, o halde kıyamet günü beni Allah Teâlâ’nın huzurunda kim kurtaracak?!” dedi. Bunun üzerine Ömer (r.a); “Şu anda onun gönlünü alıp razı edebilirsin!” dedi. Bunun üzerine Ebû Bekir (r.a) hizmetçisine, semeri ve çuluyla birlikte devesini ve ayrıca beş dinar getirmesini emretti. Bunları vererek o zatı razı etti.[8]

Ebû Bekir (r.a) konuşmasına çok dikkat eder, ağzından yanlış bir söz çıkmaması için kendisini sık sık hesaba çekerdi. Hz. Ömer, bir gün Hz. Ebû Bekir’i dilini tutmuş çekiştirirken gördü. “Ne yapıyorsun ey Rasûlullah’ın halifesi?” diye sordu. Ebû Bekir; “Beni tehlikelere sürükleyen işte şu dilimdir. Rasûlullah (s.a.v); «Bedende hiçbir uzuv yok ki Allah’a dilin sivri ve keskin konuşmalarından şikâyet etmesin!» buyurdu” cevabını verdi.[9]

Hz. Ebû Bekir’in Allah korkusu çok fazla idi. Bir gün temiz ve berrak bir havada dışarı çıkmıştı. O esnada ağacın dalına konmuş öten bir kuş gördü. Birden hüzünlendi ve içini çekti. Kuşa gıptayla baktı ve şöyle seslendi: “Ne mutlu sana ey kuş! Vallahi ben de senin gibi olmak isterdim. Ağacın üzerine konuyorsun, meyvelerinden yiyorsun, sonra da uçup gidiyorsun. Ne hesap var, ne de azap! Vallahi (Rabbimin huzurunda hesaba çekilecek) bir insan olmaktansa, yolun kenarında bir ağaç olmayı, bir devenin gelip beni ağzına alarak çiğneyip yutmasını ve gübre olarak çıkarmasını ne kadar isterdim.”[10]

Bütün bu rivayetler Hz. Ebû Bekir’in dünya sevgisini kalbine koymadığını ve Allah’tan çok korktuğunu göstermektedir.



[1] Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 164; Kettânî, I, 80; Sarıçam, Hz. Ebû Bekir, s. 83-84.

[2] Bkz. Hâkim, IV, 344/7856; Ebû Nuaym, Hilye, I, 30-31; Beyhakî, Şuab, XIII, 113.

[3] Ahmed, I, 11. Şuayb Arnaût “hasen li-ğayrihi” olduğunu söylemiştir.

[4] İbn-i-Esîr, el-Kâmil, II, 428-429.

[5] Bkz. İbn Saʻd, III, 192-194; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 78-79.

[6] Müslim, Tevbe, 12-13. Diğer rivâyetlerde Hanzale’nin ağlayarak Hz. Ebû Bekir’in yanına varıp halini şikâyet ettiği ifade edilmektedir (Tirmizî, Kıyâmet, 59/2514; İbn Mâce, Zühd, 28; Ahmed, IV, 178).

[7] Buhârî, Libâs 2, Ashâbu’n-Nebî 5; Müslim, Libâs 43-44; Ebû Dâvûd, Libâs 25.

[8] İbn Vehb Ebû Muhammed Abdullah b. Vehb b. Müslim el-Mısrî el-Kureşî (v. 197/813), el-Câmiʻ fi’l-hadîs, thk. Rifʻat Fevzî Abdülmuttalip – Ali Abdülbâsit Mezîd, Dâru’l-Vefâ, 1425, II, 305; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VIII, 89/16025.

[9] Beyhakî, Şuab, VII, 24; Heysemî, X, 302. Krş. Muvatta’, Kelâm, 12.

[10] İbn Ebî Şeybe, Musannef, VIII, 144/34432; Beyhakî, Şuab, II, 227/768.