Hz. Ebû Bekir kaynaklarda orta boylu, zayıf yapılı, seyrek sakallı, keskin bakışlı, gür saçlı, sarıya çalan beyazlıkta güzel ve ince yüzlü olarak tasvir edilir. Gözleri çökük, alnı hafifçe çıkık, saçları dalgalı idi, beyazlayan saçlarını kına ve ketm bitkisiyle boyardı.[1]
Bedeninin zayıflığına rağmen kuvvetli ve cesur bir şahsiyetti. Allah aşkı ve korkusu ile Allah Rasûlü’ne olan muhabbeti sebebiyle devamlı mahzun idi. Kur’ân-ı Kerim ahkâmını çok iyi bilen, ahlâk-ı hamîde sahibi, son derece müttaki, iffetli, adil ve insaflı bir şahsiyetti. Fıtraten halim selim olup, engin bir şefkat ve merhamete sahipti. Bununla birlikte vazife ve mesuliyet hususunda zerre kadar müsamaha göstermezdi. Ebû Bekir (r.a), fikirlerinin isâbetliliği, muâmelâtındaki doğruluk, tecrübesinin genişliği, nefsine hâkimiyeti, hayırseverliği ve samimiyeti ile bilinirdi. Sevimli, hoşsohbet, uysal, muamelesi ve ahlâkı güzel bir kimseydi. İnsanlar onunla kolayca tanışır ve hemen kendisine ısınırdı. Hem cahiliye hem de İslâm döneminde kimseye üstünlük taslamamıştı. Mütevazı, vakur, cömert ve âlicenap bir kimseydi.[2]
Nebî (s.a.v) vefat ettikten sonra ümmetin başına gelen musibetler karşısındaki hikmetli ve hakîmâne hareketleri ve soğukkanlılığı herkes tarafından takdir edilmiştir. Sakîfe toplantısı esnasında ise kuvvetli şahsiyeti ve siyasi tecrübesi bir kez daha görülmüştür. Kendisinden daha takvalı olduğunu söyleyerek Ebû Huzeyfe’nin mevlâsı Sâlim’i ve daha kuvvetli olduğu için Hz. Ömer’i halifeliğe teklif ederek tevazuunu ve halifeliğe karşı isteksizliğini ortaya koymuştur.[3]
Ebû Bekir (r.a), insanların en doğru görüşlüsü ve en akıllısı idi, bu sebeple Allah Rasûlü (s.a.v) devamlı onunla istişare ederdi.[4]
[1] Ebû Nuaym, Maʻrifetü’s-sahâbe, I, 26-27; İbn Asâkir, XXX, 19; İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 146; Ömerî, Asru’l-hilâfeti’r-râşide, s. 71-72.
[2] Bkz. Ramazanoğlu Mahmûd Sâmî, Hz. Ebû Bekir Sıddîk, s. 115-119; Sarıçam, İbrahim, Hz. Ebû Bekir, Ankara, 2004, s. 81-82.
[3] Ahmed, Fedâilü’s-sahâbe, I, 162; Ömerî, Asru’l-hilâfeti’r-râşide, s. 73.
[4] Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 119.