Kur’ân âyetlerinin bir kısmı herhangi bir sebebe dayanmaksızın nâzil olmuşken bir kısmı da hususi sebeplerle veya herhangi bir hâdise ve sualin akabinde onları izah için inmiştir.[1] Bu şekilde âyetlerin nüzulüne sebep olan duruma sebeb-i nüzul denir. Âyetlerin veya sûrelerin inmesine sebep olan bu hâdiseler, vahyin nâzil olduğu ortamı resmetmesi bakımından tefsir ilmi için son derece kıymetlidir.[2]
Çoğunlukla Rasûlullah (s.a.v), sahabe-i kiram ve onların yaşadıkları olaylar sebeb-i nüzulü teşkil etmektedir. Bu bakımdan Hz. Ebû Bekir’in de pekçok âyetin nüzulüne ya bizzat sebep olduğu veya sebep olanlar arasında yer aldığı görülür. Bu konudaki rivayetleri şu başlıklar altında ele alıp değerlendirmek mümkündür:
a) Sadece Hz. Ebû Bekir Hakkında Nâzil Olanlar
Nüzul sebebinde sadece Hz. Ebû Bekir’in zikredildiği âyetler bu konuda çoğunluğu teşkil etmektedir. Zira o nüzul ortamının merkezinde yaşamayı tercih etmiş ve İslâm’ın doğuşu esnasındaki olaylarda hep aktif rol almıştır. Bir de onun öne çıkan ve diğer insanlardan oldukça üstün olan birçok güzel vasfı vardır. Onların her biriyle ilgili âyetler inmiş veya müfessirler âyetlerde bahsedilen güzel vasıflara en güçlü örnek olarak Hz. Ebû Bekir’i görmüşlerdir. Söz konusu vasıflar ve onlarla ilgili inen âyetlerin bir kısmı şu şekilde sıralanabilir:
aa) Kuvvetli İmanı ve İstikameti Hakkında Nâzil Olanlar
Hz. Ebû Bekir’in imanındaki kuvvet ve hayatındaki istikamet hemen herkes tarafından kabul edilmiş ve takdirle karşılanmıştır. Nitekim Hz. Ali, vefatından sonra onu medhederek şöyle demiştir: “Sen, şiddetli kasırgaların bile yerinden hareket ettiremediği, kuvvetli sarsıntıların bile yok edemediği yüce bir dağ gibiydin!”[3] Bu söz, Hz. Ebû Bekir’in iman, istikamet, ibadet ve muamelâtındaki salâbet, istikrar ve devamlılığı en beliğ şekilde ortaya koymaktadır.
– Hz. Ebû Bekir’le ilgili sebeb-i nüzuller arasında onun iman ve istikametine işaret eden nakiller vardır. Bu konudaki en meşhur rivayet, bir yahudinin -hâşa- “Allah fakir, biz zenginiz. Madem o zengin ise neden bizden borç istiyor?” demesi, Hz. Ebû Bekir’in de ona bir tokat atmasıdır. Yahudinin, vaziyeti Allah Rasûlü’ne şikâyet etmesi ve söylediklerini inkâr etmesi neticesinde “Gerçekten Allah fakir, biz ise zenginiz diyenlerin sözünü andolsun ki Allah işitmiştir”[4] âyeti nâzil olmuştur.[5] Pekçok tarikten gelen bu rivayeti ileride daha geniş bir şekilde ele alacağız.
– Konuyla ilgili ikinci örneği Mukâtil b. Süleyman nakleder. O, “Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana çekileceksiniz; sizden önce kendilerine kitap verilenlerden ve müşriklerden birçok üzücü sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takva sahibi olursanız, muhakkak ki bu, (yapılacak) işlerin en değerlisidir”[6] âyetinin Nebî (s.a.v) ve Ebû Bekir es-Sıddîk hakkında nâzil olduğunu söyler.[7] Bu görüş, İslâm’ın ilk yıllarında verilen iman mücadelesinde Allah Rasûlü’nün yanında sayılı kişilerin olduğunu, en yakınında ise daima Hz. Ebû Bekir’in bulunduğunu ortaya koymaktadır. O, İslâm’ı Allah Rasûlü ile birlikte tebliğ etmiş ve iman nurunun parlaması uğrunda tahammül ötesi zorlukları onunla beraber göğüslemiştir. Üzerinde biraz düşünüldüğünde bu rivayet, Hz. Ebû Bekir’in dindeki üstün makamını en güzel şekilde ortaya koymakta, “iki kişiden biri” veya “ikinci adam” olduğunu göstermektedir.
– Risalet vazifesinin tebliğinde devamlı Allah Rasûlü’nün yanında olup bu uğurda büyük fedakârlıklar gösteren Ebû Bekir’in Peygamberimize muhabbeti konusunda bir tahminde bulunmak hiç de zor değildir. Zaten bu muhabbet, kelime-i tevhidin ikinci kısmına dâhil olup imanın bir lâzimesi ve gereği haline gelmiştir.[8] Bize ulaşan rivayetlerden hareketle onun Allah Rasûlü’nü canından çok sevdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu sevgi daha da ileri giderek Rasûl-i Ekrem’in bütün aile fertlerini içine almıştır. O, kendi ailesinden önce Ehl-i Beyt’i düşünmüştür.[9] Bu sebeple eş-Şûrâ 42/23 âyet-i kerimesinin “Kim bir iyilik kazanırsa biz onun iyiliğini artırırız” kısmının bilhassa Ebû Bekir (r.a) hakkında ve Ehl-i Beyt’e karşı sevgisinin şiddetinden dolayı nâzil olduğu söylenmiştir.[10] Zaten âyetin baş tarafında da Allah Rasûlü’ne, yaptığı tebliğe karşılık akrabalık sevgisi veya bir tefsire göre ehl-i beytine karşı sevgi istediğini söylemesi emredilmektedir.[11]
– İman kuvvetiyle çok yakından alâkalı bir husus da istikamettir. İstikamet, Hz. Ebû Bekir’in hayatının en karakteristik özelliğidir. Bunun en güzel örneğini Allah Rasûlü (s.a.v) vefat ettiğinde sergilemiştir. O esnada yanlış düşüncelere kapılan insanlara Ebû Bekir (r.a) şu âyeti okumuştur: “Muhammed, ancak bir rasûldür. Ondan önce de rasuller gelip geçmiştir. Şimdi o ölür ya da öldürülürse gerisin geriye (eski dininize) mi döneceksiniz? Kim (böyle) geri dönerse, Allah’a hiçbir şekilde zarar vermiş olmayacaktır. Allah, şükredenleri mükâfatlandıracaktır.”[12] Taberî bu âyetin tefsirinde Hz. Ali’den şu rivayeti kaydeder: “(Bu âyette bahsedilen) «Şükredenler», dinlerinde sabit duranlardır. Bunlar da Ebû Bekir ve onun beraberindekilerdir.” Yine Hz. Ali şöyle dermiş: “Ebû Bekir şükredenlerin emîni (en ileri derecede olanı) idi, aynı şekilde Allah’ın sevgili kullarının da emîni idi. Onların en fazla şükredeni ve Allah’a en sevgili olanı idi.”[13] Etbâu’t-tâbiînden Alâ b. Bedr (v. ?) de aynen bunun gibi; “Ebû Bekir şükredenlerin emîni idi” demiş ve yukarıdaki âyeti okumuştur.[14] Bu tefsirler Hz. Ebû Bekir’in Uhud Harbi’ndeki ve Rasûl-i Ekrem’in vefatı esnasındaki sebatına işaret etmekle birlikte ridde hâdiselerindeki kararlı tavrıyla da uyuşmaktadır.
– Dolayısıla müfessirler, istikamet ehlini cennetle müjdeleyen Fussılet 41/30 âyetinin herkesten önce Ebû Bekir’i kastettiğini söylemişlerdir. Atâ (b. Ebî Rebâh [v. 114/732]), İbn Abbas’tan rivayetle şöyle der: “Şüphesiz, Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra dosdoğru yolda yürüyenlerin üzerine melekler iner. Onlara: «Korkmayın, üzülmeyin, size vaʻdolunan cennetle sevinin!» derler”[15] âyet-i kerimesi Hz. Ebû Bekir hakkında nâzil olmuştur. Müşrikler; “Rabbimiz Allah’tır, melekler de onun kızlarıdır ve bizim O’nun katında şefaatçilerimizdir” deyip dosdoğru yolu bulamadılar. Yahudiler; “Rabbimiz Allah’tır ve Üzeyr O’nun oğludur. Muhammed de peygamber falan değildir” deyip onlar da dosdoğru yolu bulamadılar. Ebû Bekir ise; “Rabbimiz Allah’tır, yegânedir ve hiçbir ortağı yoktur. Muhamed de O’nun kulu ve rasûlüdür” deyip başına gelen bütün bela, musibet ve mihnetlere katlanarak dosdoğru yolu tuttu, istikametten ve sırat-ı müstakimden hiçbir zaman ayrılmadı.[16] Fahreddin er-Râzî, Ebû Bekir’in muhtelif sıkıntı, çile ve eziyetlerle karşılaştığını ancak bunlar sebebiyle halini asla değiştirmediğini, “Rabbimiz Allah’tır” deyip istikamet üzere sonuna kadar devam ettiğini, bu sebeple âyetin onun hakkında nâzil olduğunu nakleder.[17] Burada âyet-i kerimenin Hz. Ebû Bekir hakkında nâzil olduğunu söylemek herhalde “Bu âyet-i kerimenin hükmüne dâhil olanların başında Hz. Ebû Bekir gelir” demektir. Değilse âyet-i kerimenin Hz. Ebû Bekir gibi inanıp yaşayan bütün mü’minler hakkında umumi olduğunda kimsenin şüphesi yoktur.
– Hz. Ebû Bekir’in sabır, sebat, istikrar ve istikametini gösteren bir sebeb-i nüzul daha zikredilir. Sıhhati hakkında bazı mülahazalar bulunan bir rivayete göre Kureyşliler kendi aralarında konuşup; “Muhammed’in arkadaşlarından her biri için birimize vazife verelim, onunla konuşsun ve dininden vazgeçirmeye çalışsın” demişlerdi. Ebû Bekir için de Talha’yı vazifelendirdiler. Talha, Ebû Bekir’e geldi, onunla konuştu. Ebû Bekir kendisine; “Beni neye çağırıyorsun?” diye sordu. Talha; “Lât ve Uzzâ’ya ibadet etmeye çağırıyorum” dedi. Ebû Bekir (r.a); “Lât nedir?” diye sordu. Talha; “Rabbimizdir” diye cevapladı. Ebû Bekir; “Peki, Uzzâ (ve diğer putlar) nedir?” diye sordu. Talha; “Allah’ın kızlarıdır” dedi. Ebû Bekir bu sefer; “Peki, anneleri kim?” diye sorunca Talha durakladı ve cevap veremedi. Yanındakilere; “Yahu şu adama cevap versenize!” dediyse de onlar da susup bir şey söyleyemediler. Bunun üzerine Talha; “Kalk ey Ebû Bekir; ben şehadet ederim ki yegâne ilâh Allah Teâlâ’dır ve Muhammed O Allah’ın Rasûlü’dür!” dedi. Bunun üzerine şu âyet nâzil oldu: “Kim Rahmân’ı zikretmekten gafil olursa, yanından ayrılmayan bir şeytanı ona musallat ederiz.”[18] Bu rivayet her ne kadar zayıf ise de onda çizilen Hz. Ebû Bekir portresi gerçeğe uygundur. Zira Ebû Bekir burada tasvir edildiği gibi son derece kararlı, istikamet sahibi, mantıklı ve muhatabını susturacak cevaplar verme kabiliyetine sahip bir zattır. Nitekim sahih bir rivayette Hz. Âişe, kendisine dil uzatan kuması Hz. Zeyneb karşısında bir müddet sükût ettikten sonra onu susturan bir cevap verince Allah Rasûlü (s.a.v) Hz. Âişe’ye bakmış ve “O, Ebû Bekir’in kızıdır” diyerek[19] onların temayüz ettikleri bu vasfa işaret etmiştir.
ab) Allah Korkusu ve Huşûu Sebebiyle Nâzil Olanlar
Hz. Ebû Bekir’deki iman kuvvetinin bir neticesi olarak onda müthiş bir Allah korkusu ve huşû hali ortaya çıkmıştır. Hayatıyla ilgili sahih rivayetler bizi bu neticeye götürmektedir. Onun bu hali sebebiyle bazı âyetlerin indiği rivayetleri mevcuttur. Bu rivayetler sened itibariyle zayıf olmakla birlikte Hz. Ebû Bekir’in hayatına ve karakterine çok uygundur.
– Mesela Ebû Hayyân ve Âlûsî, “…Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan (gereğince) korkar…”[20] âyetinin Ebû Bekir hakkında indiğini naklederler ki onun hayatı gerçekten Allah korkusu ve maʻrifetullahın tezahürleriyle doludur. Ebû Hayyân şöyle der: “Âlimler Allah’ı sıfatlarıyla bilirler, tek olduğunu, O’nunla ilgili nelerin caiz, nelerin gerekli, nelerin imkânsız olduğunu bilirler ve ona göre tazimde bulunur, O’nu hakkıyla takdir eder, O’ndan hakkıyla korkarlar. Kimin ilmi artarsa korkusu da artar, kimin Allah’ı tanıması az olursa o kendini emniyette hisseder. Haşyet konusunda pekçok hadis ve söz nakledilmiştir. Bu âyetin Ebû Bekir Sıddîk hakkında indiği söylenir. Zira onun üzerinde, dışarıdan belli olacak şekilde haşyet alâmetleri zuhur etmişti.”[21] Âlûsî ise; “Bu âyetin, Allah’tan korktuğu yüzünden okunan Hz. Ebû Bekir hakkında nâzil olduğu rivayet edilir” demiştir.[22] Hz. Ebû Bekir’in haşyet ve huşuuna dair başka rivayetleri de yeri geldikçe zikredeceğiz. Öyle anlaşılıyor ki onun kalbinde yer eden haşyet ve tâzim duyguları dışa vurmuş, bütün uzuvlarında, konuşma ve hareketlerinde hissedilir hale gelmişti. Bu sebeple müfessirler, âyet-i kerimede bahsedilen âlimlere en müşahhas misalin Hz. Ebû Bekir olduğu kanaatine varmış olmalıdırlar. Bununla birlikte âyetin mânasının umumi olduğunda ise hiç şüphe yoktur.
– İkinci olarak Atâ el-Horasânî (v. 135/753), “Rabbinin huzurunda durmaktan korkan kimselere iki cennet vardır”[23] âyetinin Ebû Bekir hakkında nâzil olduğunu söylemiştir.[24] Bir gün o çok susadığı için süt içmiş ve bu çok hoşuna gitmişti. Bir müddet sonra kendisine içtiği sütün helâl olmadığı haber verilince hemen istifrağ ederek onu çıkardı. Rasûlullah (s.a.v) de ona bakıyordu. Kendisine; “Allah sana merhamet eylesin, hakkında âyet indirildi” buyurdu ve bu âyeti okudu. Hz. Ebû Bekir’in, cenneti ve cehennemi hatırlayıp Allah’tan korktuğu için bu âyetin nâzil olduğu da söylenmiştir.[25] Onun sahip olduğu haşyet duygusuyla ilgili şöyle bir rivayet de kaynaklarımızda yer alır: Ebû Bekir (r.a) bir gün kıyameti, mizanı, cenneti, cehennemi, meleklerin saf saf dizilişini, göklerin dürülüşünü, dağların savrulmasını, güneşin sönüşünü ve yıldızların saçılmasını hatırlayarak bunlar üzerinde derin bir tefekküre dalmıştı. Sonra Allah korkusuyla; “Şu yeşillikler gibi bir yeşillik olmayı ve bir hayvanın gelerek beni yiyip yok etmesini ne kadar isterdim!” dedi. Bunun üzerine yukarıdaki âyet-i kerime nâzil oldu.[26] Hz. Ebû Bekir’i bu konuda bir örnek olarak değerlendirmek gerekir. Zira meşhur müfessir İbn Kesîr’e göre bu âyetin hükmünü umumi kabul etmek daha doğrudur. Nitekim o, İbn Abbas ve diğer bazı sahabilerin bu görüşte olduğunu kaydeder.[27]
ac) İnfakı ve Cömertliği Hakkında Nâzil Olanlar
Hz. Ebû Bekir’in en mühim vasfı, Allah Rasûlü’nü ve getirdiği İslâm dinini canıyla olduğu kadar malıyla da desteklemiş olmasıdır. Onun bu özelliğiyle ilgili bazı âyetlerin nâzil olduğu rivayet edilir:
– Meşhur tefsir kitaplarında, “Mallarını gece-gündüz, gizli-açık hayra sarfedenler var ya, onların mükâfatları Allah katındadır. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmezler”[28] âyetinin Hz. Ebû Bekir hakkında indiği söylenir. Zira o, on bin dinar gece, on bin dinar gündüz, on bin gizli ve on bin de açıktan olmak üzere İslâm uğruna kırk bin dinar infak etmiştir.[29] Ancak âyette belirli bir kimsenin adı verilmediğine veya Ebû Bekir’in kastedildiğine dair bariz bir işaret bulunmadığına göre onun hükmü umumi olup her vakit ve her halde infakta bulunan, bir muhtacın ihtiyacını gördüğünde tehir etmeden, herhangi bir vakte ve hale bağlamadan hemen onu gidermeye koşan bütün mü’minler burada müjdelenmektedir. Zaten Fahreddin er-Râzî de bunun en güzel tevcih olduğunu söylemiştir.[30]
– Yine onun cömertlik üzerine kurulu olan hayat tarzını yansıtan güzel bir misal de şu rivayette kendini göstermektedir: Hz. Ebû Bekir, yoksul müslümanlara yemek yedirir, onları doyururdu. Bir gün Ebû Cehil ona; “Ey Ebû Bekir, Allah’ın bu yoksul kimseleri doyurabileceğine inanıyor musun?” dedi. Ebû Bekir (r.a); “Evet” cevabını verdi. Ebû Cehil; “O halde neden onlara yedirip açlıklarını gidermiyor?” diye sordu. Ebû Bekir; “Allah Teâlâ bir kısım insanları fakirlikle, bir kısmını da zenginlikle imtihan eder. Fakirlere sabretmeyi, zenginlere de yedirmeyi emreder” dedi. Ebû Cehil; “Vallahi ey Ebû Bekir, sen olsa olsa büyük bir sapıklık içindesin. Sen sanıyor musun ki Allah’ın bunları doyurmaya gücü yettiği halde bir şey vermiyor da onlara sen yemek yediriyorsun?” dedi. Bunun üzerine şu âyet-i kerime nâzil oldu: “«Allah’ın size rızık olarak verdiklerinden hayra sarfediniz» denildiğinde, kâfirler mü’minlere dediler ki: Allah’ın dilediği takdirde doyurabileceği kimseleri biz mi doyuracağız? Siz gerçekten apaçık bir sapıklık içindesiniz.”[31] Leyl sûresinin 5 ve 6. âyetlerinin de bu hâdise üzerine nâzil olduğu söylenmiştir.[32] Rivayet için herhangi bir sened zikredilmemekle birlikte muhtevası Hz. Ebû Bekir’in hayatına tamamen uygundur. Zira o devamlı yoksulları doyurmakla meşgul olurdu. Bunun yanında İslâm’ın hayata ve insana bakış açısını en iyi kavrayan sahabi de yine o idi. Ebû Cehil’e verdiği cevap onun bu yönünü ortaya koymaktadır.
– Ebû Bekir (r.a) infak ve cömertlikte erişilmez bir seviyede idi. Rasûlullah (s.a.v) diğer sahabilerin mallarının tamamını infak etmelerine müsaade etmezken Ebû Bekir’i bundan istisna tutardı.[33] Çünkü o bunu kaldırabilecek bir ruhi kıvamda ve kuvvette idi. Onun bu halini destekleyen âyetler de vardır. Nitekim Hz. Ali’den rivayete göre “Size verilen herhangi bir şey yalnızca dünya hayatının bir geçimliğidir. Allah katında olan ise hem daha hayırlı, hem de daha bakidir. Bu, iman edenler ve Rablarına tevekkül edenler içindir”[34] âyet-i kerimesi Hz. Ebû Bekir hakkında nâzil olmuştur. Çünkü o, bir keresinde yanında bulunan (toplanan) malın tamamını sadaka olarak dağıtmış, bu yaptığını bazı müslümanlar ayıplarken kâfirler de bunun hatalı bir davranış olduğunu söylemişlerdi.[35] Bu âyet ise Hz. Ebû Bekir’in yaptığının doğru olduğunu gösterdi.
– Kelbî’nin rivayetine göre “Elbette içinizden, fetihten önce infak eden ve savaşanlar, daha sonra infak edip savaşanlarla eşit değildir”[36] âyeti de, Ebû Bekir Sıddîk hakkında inmiştir. Çünkü o ilk müslüman olan ve malını Allah yolunda ilk harcayan kişidir.[37] Bu âyetin tefsirinde şöyle bir rivayet zikredilir: Rasûlullah (s.a.v) ile Hz. Ebû Bekir oturuyorlardı. Ebû Bekir’in üzerinde eski bir elbise vardı. Öyle ki elbisenin uçlarını göğsünün üstünde ağaç çöpleriyle birbirine tutturmuştu. Bu esnada Cebrâil (a.s) geldi, Nebiyy-i Ekrem’e Allah Teâlâ’nın selamını bildirdikten sonra; “Yâ Rasûlallah! Ebû Bekir’in bu hali nedir? Eski bir elbise giymiş, uçlarını da ağaç çöpleriyle tutturmuş!” dedi. Allah Rasûlü; “Ey Cibrîl, o malını Fetih’ten önce Allah’ın dini uğruna harcadı, onun için bu haldedir” buyurdu. Bunun üzerine Cebrâil; “Ona Allah Teâlâ’nın selamını bildir. De ki: Rabbin sana soruyor: «Şu fakr u zaruret içinde bulunman sebebiyle benden razı mısın yoksa bana kırgın mısın?»” Allah Rasûlü, dostu Ebû Bekir’e dönerek: “Ey Ebû Bekir, işte Cibrîl burada, sana Allah Teâlâ’dan selam getirdi. Yüce Rabbimiz: «Şu fakr u zaruret içinde bulunman sebebiyle benden razı mısın yoksa bana kırgın mısın?» diye soruyor” dedi. Ebû Bekir, Cenâb-ı Hakk’ın kendisini muhatap alması gibi büyük bir lutuf karşısında sevincinden ne yapacağını bilemedi. Dili tutuldu. Bir müddet ağladı. Sonra da; “Rabbime mi kızacakmışım?!. Ben Rabbimden razıyım, ben Rabbimden razıyım, ben Rabbimden razıyım” dedi.[38]
Bazı kaynaklarımızda böyle bir rivayet zikredilmektedir ancak onunla istidlâlde bulunmak ve üzerine hüküm bina etmek doğru değildir. Zira senedindeki şiddetli zaaf sebebiyle İbn Hibbân onu, tenkit edilen râvileri tespit ettiği Mecrûhîn isimli eserinde zikretmiştir.[39] Zehebî ise bu haberin yalan ve uydurma olduğunu açıkça ifade etmiştir.[40]
– Yine tefsirlerimizde, önemli bir kısmı infak ve cömertlik üzerinde duran Leyl sûresinin neredeyse tamamının Hz. Ebû Bekir hakkında indiği nakledilmektedir. O, Bilal’i Ümeyye b. Halef ve Übey b. Halef’ten satın alıp Allah rızası için azat etmişti. Bunun üzerine Cenâb-ı Hak şu âyetleri inzâl buyurdu: “(Karanlığı ile etrafı) bürüyüp örttüğü zaman geceye, açılıp ağardığı vakit gündüze, erkeği ve dişiyi yaratana yemin ederim ki işleriniz başka başkadır.”[41] Yani Ebû Bekir ile Ümeyye ve Übey’in işleri ve gayretleri başka başkadır.[42] Ferrâ’ya göre bu âyet Hz. Ebû Bekir ile Ebû Süfyan hakkında nâzil olmuştur. Ebû Bekir müşriklerin elinde bulunan dokuz köleyi Allah Teâlâ’nın rızasını kazanmak için kendi parasıyla satın almıştı. Bunun üzerine Allah (c.c) bu âyeti indirdi.[43]
– Hz. Ebû Bekir, sadece Bilal’i değil, müslüman olup da işkenceye maruz kalan diğer köleleri de büyük meblağlar ödeyerek satın alır ve hürriyetlerine kavuştururdu. Servetini bu şekilde harcamasından memnun kalmayan ve henüz müslüman olmayan babası Ebû Kuhâfe ona bir gün; “Oğlum, sen hep zayıf ve güçsüz köleleri satın alıp âzat ediyorsun. Madem köle âzat edeceksin şöyle güçlü kuvvetli köleler satın al da önünde durup başına gelebilecek tehlike ve kötülüklere karşı seni korusunlar!” dedi. Ebû Bekir (r.a); “Babacığım, benim böyle davranmakta yegâne maksadım Allah’ın rızasıdır. Ben onları âzat etmekle ancak Allah katındaki mükâfatı istiyorum” dedi. Hz. Ebû Bekir’in bu ve benzeri cömertliklerini medhetmek üzere şu âyet-i kerimeler nâzil oldu: “Malını Allah yolunda harcayıp takvaya sarılan ve o en güzel olan şeyi (kelime-i tevhidi, Allah’ın sözünü) tasdik eden kimseyi biz de en kolay yola muvaffak kılarız.”[44] Pek çok müfessir, bu âyetlerin Ebû Bekir Sıddîk hakkında nâzil olduğunu söylemiştir. Hatta bazıları bu hususta müfessirlerin icmaından bahsederler. Onun bu âyetlerin mânasına dâhil olduğunda şüphe yoktur. Ancak evla olan görüş, burada ümmet içindeki bütün cömertlerin kastedilmiş olmasıdır. Zira lafız umumidir.[45]
Ferrâ bu âyetteki, “en güzel sözü tasdik eden”in Ebû Bekir olduğunu ifade ettikten sonra “en kolay yola muvaffak kılarız” kısmını da “onu amel-i salihlere dönmeye muvaffak kılarız” şeklinde tefsir etmiştir.[46]
Bazı tefsirlerde, “O en müttakî olan ise ondan (ateşten) uzaklaştıkça uzaklaştırılacaktır”[47] âyetiyle kastedilenin de yine Hz. Ebû Bekir olduğu söylenmiştir.[48]
Yine Ferrâ, “O, ki malını verir, temizlenir”[49] âyetinin de Hz. Ebû Bekir hakkında olduğunu ifade eder, ancak ona göre burada malının tamamını değil de bir kısmını infak ettiği kastedilmektedir. Bu, Arap dilinde kullanılan bir ifade şeklidir ve Kur’ân’da çok geçer. Araplar “Filan malını filana infak etti” dediklerinde bu sözleriyle malının bir kısmını harcadığını söylemek isterler.[50]
Yine müfessirler, “Yüce Rabbinin rızasını istemekten başka onun nezdinde hiçbir kimseye ait şükranla karşılanacak bir nimet yoktur. Ve o (buna kavuşarak) razı olacaktır”[51] âyetlerinin de köleleri âzat ettiği için Ebû Bekir hakkında indiğini söylemişlerdir.[52]
Netice itibariyle sayıları hayli kabarık olan bu rivayetler, Hz. Ebû Bekir’in cömertlik ve infakını medheden pek çok âyet-i kerimenin nâzil olduğu hususunda ciddi bir kanaat oluşturmaktadır.
ad) Sabrı ve Affediciliği Sebebiyle Nâzil Olanlar
Hz. Ebû Bekir şecaati, kahramanlığı ve atılganlığı yanında sabrı ve affediciliği ile de öne çıkmış bir şahsiyettir. Bazı âyetlerin onun bu güzel vasıfları sebebiyle indiği rivayet edilmektedir. Nitekim:
– İbn Abbas, “Onlar, büyük günahlardan ve hayâsızlıktan kaçınırlar; kızdıkları zaman da kusurları bağışlarlar”[53] âyet-i kerimesinin, malının tamamını infak ettiğinde insanlar kendisini ayıplayınca ve muhtelif zamanlarda kendisine hakaret edildiğinde hep hilimle mukabele etmesi sebebiyle Hz. Ebû Bekir hakkında nâzil olduğunu söylemiştir.[54] Yani o kâmil bir ahlaka sahiptir. Hem malını kimsenin yapamayacağı seviyede cömertçe infak etmiş, hem de bu yolda kendisini ayıplayanlara karşı afla muamele edebilecek bir ahlâkî olgunluk sergileyebilmiştir.
– Ancak neticede o da bir insandır, zaman zaman sabrının taştığı yerler olmuş ve o da muhatabına hak ettiği cevabı vermiştir. Nitekim Ferrâ, “Bir haksızlığa uğradıkları zaman, yardımlaşır, öclerini alırlar”[55] âyetinin özellikle Ebû Bekir Sıddîk hakkında nâzil olduğunu söylemiş ve şu rivayete yer vermiştir: Rasûlullah (s.a.v) ashab-ı kiramın arasında otururken, bir adam geldi ve Hz. Ebû Bekir’e hakaretler ederek onu üzdü. Ancak Ebû Bekir (r.a) sükût etti, adama cevap vermedi. Adam ikinci sefer aynı şekilde hakaret ederek eziyet verdi. Ebû Bekir yine sükût etti. Adam üçüncü sefer de hakaret edince Hz. Ebû Bekir adama hak ettiği cevabı verdi. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.v) sanki buna gazaplanmış gibi kalkıp yürüdü. Ebû Bekir hemen arkasından yetişerek; “Ey Allah’ın Rasûlü, yoksa bana darıldınız mı?” diye sordu. Allah Rasûlü (s.a.v); “Hayır” buyurdu. Sonra da şöyle devam etti: “Lâkin semadan bir melek inmiş, o adamın sana söylediklerini yalanlıyor, senin adına ona cevap veriyordu. Sen karşılık verip intikamını alınca melek gitti, onun yerine şeytan geldi. Bir yere şeytan gelince ben orada durmam!”[56] Ahmed b. Hanbel’in rivayetine göre Rasûlullah (s.a.v) bundan sonra Ebû Bekir’e şunları da söylemiştir: “Ey Ebû Bekir, üç şey vardır ki haktır: Bir kula zulmedilir de o da Allah (c.c) için buna göz yumar, ondan yüz çevirirse Allah Teâla bu sebeple o kula yardımını daha da artırır. Kim akrabalık ve dostluk bağlarını kuvvetlendirmek niyetiyle «verme» kapısını açarsa Allah Teâlâ mutlaka onun malına bereket verir. Kim de malını artırmak için «isteme» kapısını açarsa Allah (c.c) onun malını daha da azaltır.”[57]
– Yine Ferrâ, Şûrâ sûresindeki, “Kim zulme uğradıktan sonra hakkını alırsa, artık onlara yapılacak bir şey yoktur” mealindeki 41. âyetin de Ebû Bekir hakkında nâzil olduğunu ifade etmiştir.[58] İbn Kesîr ise “Kim sabreder ve affederse şüphesiz bu hareketi, yapılmaya değer işlerdendir” mealindeki 43. âyetin Ebû Bekir hakkında indiğini söylemiş ve yukarıda zikrettiğimiz hadis-i şerife yer vermiştir.[59] Kelbî de eş-Şûrâ 42/40-43 âyetlerinin, ensardan birisinin kendisine sövmesi üzerine önce karşılık veren, sonra da susan ve onun devam eden sövgülerine karşılık vermeyen Ebû Bekir hakkında nâzil olduğunu söylemiştir.[60]
Bir kısım âyetlerin Hz. Ebû Bekir hakkında indiğini bildiren zayıf rivayetler de mevcuttur. Bunlardan birine göre “İşte bu (Kur’ân), kendisiyle uyarılsınlar, Allah’ın ancak bir tek ilah olduğunu bilsinler ve akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar diye insanlara ulaştırılmış bir tebliğdir”[61] âyeti Ebû Bekir hakkında indirilmiştir.[62] Nitekim Yemân b. Riâb (v. ?) bu âyet-i kerimenin Hz. Ebû Bekir es-Sıddîk hakkında nâzil olduğunu rivayet etmiştir.[63] Ancak bu rivayet için herhangi bir sened zikredilmemiştir. Üstelik Horasanlı olan Yemân b. Riâb zayıf görülmüştür. Dârekutnî onun Hâricîlerden zayıf bir râvi olduğunu söylemiştir.[64]
Yine Dahhâk, el-Aʻlâ 87/14-15 âyetleri hakkında, “Bu âyetler Ebû Bekir Sıddîk hakkında nâzil oldu” demiş ve şöyle tefsir etmiştir: “Rabbinin ismini (namazgâh yolunda) zikretti ve (bayram) namazı kıldı”.[65] Ancak bu rivayetleri tam bir sebeb-i nüzul olarak görmek mümkün değildir. Belki de Hz. Ebû Bekir bu âyette kastedilen mü’minlerin en başında yer almaktadır diye düşünmek gerekir.
Buraya kadar özellikle Hz. Ebû Bekir ve onun bir kısım fârik vasıflarıyla ilgili indiği söylenen âyetlere ve bunlarla ilgili rivayetlere yer verdik. Şimdi ise diğer halifelerle birlikte Hz. Ebû Bekir hakkında inen âyetleri tespit etmeye çalışacağız:
b) Hulefâ-i Râşidîn Hakkında Nâzil Olanlar
Hz. Ebû Bekir’le birlikte diğer râşid halifelerin bir kısmı veya hepsi hakkında nâzil olduğu söylenen âyetler vardır. Nitekim:
– İbn Kesîr, İbn Ebî Hâtim’den, “Eğer sadakaları (zekât ve benzeri hayırları) açıktan verirseniz ne âlâ! Eğer onu fakirlere gizlice verirseniz, işte bu sizin için daha hayırlıdır. Allah da bu sebeple sizin günahlarınızı örter. Allah, yapmakta olduklarınızı bilir”[66] âyetinin Hz. Ebû Bekir ve Ömer hakkında nâzil olduğunu naklederek Tebük seferine gidecek ordunun teçhizi için Hz. Ebû Bekir’in malının tamamını, Hz. Ömer’in de yarısını getirdiğini haber veren rivayeti zikreder.[67] İbn Ebî Hâtim’in rivayetinde, “Ebû Bekir getirdiği malını neredeyse kendisinden bile gizleyecekti” ifadesiyle onun gizli tasaddukuna işaret edilir. Bu rivayete göre Hz. Ebû Bekir, “Ailene ne bıraktın?” sorusuna, “Allah’ın ve Rasûlü’nün vaʻdini” cevabını vermiştir.[68]
– Özellikle şiiler, halifeler arasında kin ve husumetin olduğunu iddia eder ve bunu yaymaya çalışırlar. Ehl-i Beyt’in büyükleri ise bu görüşte değildir. Kesîr en-Nevâ’ın nakline göre Hz. Ali’nin torunu Ebû Caʻfer (v. 114/733 [?]), “(Cennette) onların altlarından ırmaklar akarken, kalplerinde kinden ne varsa hepsini çıkarıp atarız. Ve onlar derler ki: «Hidayetiyle bizi (bu nimete) kavuşturan Allah’a hamdolsun! Allah bizi doğru yola iletmeseydi kendiliğimizden doğru yolu bulacak değildik. Hakikaten Rabbimizin elçileri gerçeği getirmişler.» Onlara; «İşte size cennet; yapmış olduğunuz iyi amellere karşılık ona vâris kılındınız» diye seslenilir”[69] âyet-i kerimesinin Hz. Ali, Ebû Bekir ve Ömer hakkında nâzil olduğunu söylemiştir. Kendisine; “Bu, göğüslerinden söküp atılan kin hangi kindir?” diye sorulduğunda ise; “Cahiliye kinidir. Cahiliye devrinde Haşim oğulları ile Teym ve Adiyy oğulları arasında kin vardı. Bunlar müslüman olunca birbirlerini sevdiler. Bir gün Ebû Bekir üşümüştü. Ali, elini ısıtıp onun böğrüne koyarak onu rahatlatmaya çalışmıştı. Bunun üzerine bu âyet-i kerime indi” diye cevap vermiştir.[70]
Diğer rivayete göre Ebû Caʻfer’e; “(Babanız) Ali b. Hüseyin (v. 94/712), «Biz, onların gönüllerindeki kini söküp attık; onlar artık kardeş olarak köşkler üzerinde karşı karşıya otururlar»[71] âyet-i kerimesinin Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Ali hakkında nâzil olduğunu söylüyormuş, ne dersiniz?” diye sordular. O; “Evet, Allah’a yemin ederim ki bu âyet onlar hakkında nâzil oldu” dedi. Yanındakiler; “Peki, bu âyette sözü edilen kin nedir?” dediler. O da yukarıdaki cevabın aynısını verdi.[72]
– Konuyla ilgili diğer bir misal de şudur: Berâ b. Âzib’in rivayetine göre Nebî (s.a.v) Vedâ Haccı esnasında Arafat’ta Adbâ isimli devesinin üzerinde vakfe yaparken bir bedevi kalkıp; “Ben müslüman bir adamım, bana, “İman edip de salih ameller işleyenler (bilmelidirler ki) biz, güzel işler yapanların ecrini zayi etmeyiz”[73] âyeti hakkında bilgi verebilir misin?” dedi. Rasûlullah (s.a.v); “Sen onlardan uzak değilsin, onlar da senden uzak değildir. Onlar şu dört kişidir: Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali. Bu âyetin bunlar hakkında indiğini kavmine bildir!” buyurdu.[74]
– Kurtubî şu âyet-i kerimelerin Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Ali hakkında nâzil olduğunu nakletmiştir: “…(Rasûlüm!) O ihlaslı ve mütevazı insanları müjdele! Onlar öyle kimselerdir ki, Allah zikredildiği zaman kalpleri titrer; başlarına gelene sabrederler, namaz kılarlar ve kendilerine rızık olarak verdiğimiz şeylerden (Allah için) infak ederler.”[75]
– Huzeyfe (r.a) Hz. Ebû Bekir ve Ömer’le ilgili diğer bir rivayeti şöyle nakleder: Allah’ın Rasûlü (s.a.v) bir gün Hz. Ebû Bekir’e; “(Hanımın) Ümmü Rûmân’la birlikte bir adam görsen ne yapardın?” diye sordu, Ebû Bekir; “Elbette ona bir kötülük yapardım!” diye cevap verdi. Bu sefer Hz. Ömer’e dönüp; “Ya sen ey Ömer?” diye sordu. O; “Vallahi onu öldürürdüm. «Allah en aciz olana lânet etsin, elbette o habistir» derdim” diye cevapladı. Bunun üzerine en-Nûr 24/6-10 âyet-i kerimeleri nâzil oldu.[76]
– Atâ’ya göre, “Geceleyin secde ederek ve kıyamda durarak ibadet eden”[77] âyeti, Ebû Bekir; Dahhâk’a göre de Ebû Bekir ve Ömer hakkında inmiştir.[78]
c) Diğer Sahabilerle Birlikte Hz. Ebû Bekir Hakkında Nâzil Olanlar
Hz. Ebû Bekir’e diğer bir kısım sahabilerin iştirak ettiği sebeb-i nüzuller de bulunmaktadır.
– Bunlardan biri şu âyettir: “…Cünüp iken de -yolcu olan müstesna- gusül edinceye kadar namaza yaklaşmayın…”[79] Yezîd b. Ebî Habîb (v. 128/745) şöyle demiştir: “Ensardan bazılarının kapıları mescide açılırdı. Bazen cünüp olduklarında yanlarında su olmazdı. Su getirmeye giderler, mescidin içinden başka geçecek yer bulamazlardı. Bu âyet onlar hakkında nâzil oldu.” Rasûl-i Ekrem’in, “Mescidde Ebû Bekir’in kapısından başka kapatılmadık hiçbir kapı kalmasın!”[80] sözü de bu görüşü tasdik etmektedir. Rasûlullah (s.a.v) bu sözü, hayatının sonlarında söylemişti. Çünkü Ebû Bekir’in kendisinden sonra halife olacağını ve Müslümanların maslahatı için sık sık mescide girip çıkmaya ihtiyaç duyacağını biliyordu. Bu sebeple onun kapısı hariç mescide açılan bütün kapıların kapanmasını emretmişti.[81] Hz. Ebû Bekir, kapısı mescide açılan sayılı sahabilerden biri idi. Yukarıdaki tefsire göre âyet-i kerime Ebû Bekir’in de içinde bulunduğu birkaç sahabi hakkında nâzil olmuştur.
– Konuyla ilgili meşhur bir rivayet de şöyledir: Ashab-ı kiramdan bazıları bir gün Mü’minlerin Anneleri’ne sorarak Allah Rasûlü’nün ibadetlerini öğrenmek istemişlerdi. Onlar da gördüklerini anlattılar. Rasûlullah’ın itidal üzere yapmış olduğu ibadetlerini az gören bu kimseler kendi kendilerine; “Allah’ın Rasûlü nerede, biz neredeyiz? Onun geçmiş ve gelecek günahları bağışlanmıştır” dediler. İçlerinden biri; “Ben ömrümün sonuna kadar, bütün gece uyumaksızın namaz kılacağım!” dedi. Bir diğeri; “Ben de hayatım boyunca gündüzleri oruç tutacağım, oruçsuz gün geçirmeyeceğim!” dedi. Üçüncü sahabi de; “Ben de sağ olduğum müddetçe kadınlardan uzak kalacak, asla evlenmeyeceğim!” diye söz verdi. Bir müddet sonra Nebî (s.a.v) onların yanına geldi ve kendilerine şu ikazlarda bulundu: “Şöyle şöyle diyen sizler misiniz? Sizi uyarıyorum! Allah’a yemin ederim ki, ben sizin Allah’tan en çok korkanınız ve O’na en hürmetkâr olanınızım. Fakat ben bazen oruç tutuyor, bazen tutmuyorum. Gece hem namaz kılıyor hem de uyuyorum. Kadınlarla da evleniyorum. Benim sünnetimden yüz çeviren kimse, benden değildir.”[82]
Vâhidî’nin rivayetinde Hz. Ebû Bekir’in de böyle düşünenler arasında olduğu nakledilir. Bunun üzerine; “Ey iman edenler! Allah’ın size helâl kıldığı iyi ve temiz şeyleri (kendinize) haram kılmayın ve sınırı aşmayın. Allah sınırı aşanları sevmez”[83] âyetiyle yine yeminden bahseden el-Bakara 2/225 ve el-Mâide 5/89 âyetleri nâzil olmuştur.[84] Kaynaklarımızda bu hâdisenin, Rasûlullah’ın ashabına âhiret hallerini anlatmasından sonra vuku bulduğu bilgisine yer verilir. Bu rivayete göre yaptıkları amelleri az görerek daha da artırmaya karar veren ashabın sayısı ondur ve bunlar Hz. Ebû Bekir, Hz. Ali, Abdullah b. Mesʻûd, Osman b. Mazʻûn, Abdullah b. Ömer, Ebû Zerr el-Ğıfârî, Ebû Huzeyfe’nin âzatlısı Sâlim, Mikdâd b. Esved, Selman el-Fârisî ve Maʻkıl b. Mukarrin’dir. İbn Abbas’tan gelen bir rivayette ise İbn Ömer ve Maʻkıl yerine Hz. Ömer ve Ammâr b. Yâsir’in isimleri geçer.[85]
– Atâ, “Âyetlerimize inananlar sana geldiğinde onlara de ki: Selam size! Rabbiniz merhamet etmeyi kendisine yazdı…”[86] âyetinin Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali, Bilâl, Sâlim, Ebû Ubeyde, Musʻab b. Umeyr, Hamza, Caʻfer, Osman b. Mazʻûn, Ammâr b. Yâsir, Erkam b. Ebi’l-Erkam ve Ebû Seleme b. Abdilesed (r.a) hakkında indiğini söylemiştir.[87]
– Zübeyr b. Avvâm şöyle anlatır: “Cenâb-ı Hak, «Allah’ın kitabına göre yakın akrabalar birbirlerine (vâris olmağa) daha uygundur»[88] âyetini, hususi olarak biz Kureyş topluluğu ile ensar hakkında indirdi. Şöyle ki: Biz Kureyşliler Medine’ye yanımızda mal namına hiçbir şey olmadan (hicret edip) gelmiştik. O vakit ensarı çok güzel kardeşler olarak bulduk. Onlarla kardeşlik bağı kurduk ve birbirimize mirasçı olduk. Ebû Bekir, Hârice b. Zeyd ile kardeş oldu; Ömer, filanca adamla kardeş oldu; Osman b. Affân da Züreyk b. Saʻd Oğulları’ndan bir adamla kardeş oldu… Ben de, Kaʻb b. Mâlik ile kardeş olmuştum. Uhud Savaşı günü bana: «Kardeşin Kaʻb b. Mâlik şehit oldu!» denildi. Ben hemen yanına varıp onu alıp götürdüm. Kendisini bulduğumda silahla yaralanmıştı ve görüldüğü kadarıyla durumu ağırdı. Allah’a yemin ederim ki ey evladım, eğer Kaʻb b. Mâlik o gün bu dünyadan göçüp gitseydi ona benden başkası mirasçı olamazdı. Nihayet Yüce Allah, biz Kureyş topluluğu ile ensar hakkında hususi olarak bu âyeti indirdi, böylece (akrabalık bağı olan) mirasçılarımıza geri döndük.”[89]
– İbn Abbas, “Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele! İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır”[90] âyetiyle ilgili şöyle der: “Ebû Bekir, Nebiyy-i Ekrem’e iman etti. Osman, Abdurrahman b. Avf, Talha, Zübeyr, Saʻd b. Ebî Vakkâs ve Saʻîd b. Zeyd onun yanına geldiler. (İman edip etmediğini) sordular. O da iman ettiğini söyledi. Bunun üzerine onlar da iman ettiler. Bu âyet onlar hakkında indi.[91]
– Yine Ahkâf sûresinin 15 ve 16. âyetlerinin Ebû Bekir ve ailesi hakkında nâzil olduğu rivayet edilir.[92] Müfessirlerin çoğu 15. âyetin Ebû Bekir, babası Ebû Kuhâfe ve annesi Ümmü’l-Hayr hakkında nâzil olduğunu söylemişlerdir. Ali b. Ebî Tâlib; “Bu âyet Ebû Bekir hakkında indi. Anne babası hepsi de müslüman oldular. Ondan başka muhacirlerden hiç kimsenin hem anne hem de babası müslüman olmamıştır. Allah Teâlâ, Ebû Bekir’e, onlara iyi davranmasını tavsiye etmiştir. Bu hüküm ondan sonra diğer müslümanları da bağlamaktadır” demiştir.[93] Hz. Ebû Bekir 18 yaşında iken Nebiyy-i Ekrem’le birlikte ticaret için Şam’a gitmişti. Allah Rasûlü (s.a.v) o zaman yirmi yaşındaydı. Kırk yaşına gelip de kendisine nübüvvet verilince Ebû Bekir ona iman etti ve Rabbine şöyle dua etti: “Rabbim! Bana ve ana-babama verdiğin (hidayet ve iman) nimetine şükretmemi ve razı olacağın salih amel işlememi nasip et!”[94] İbn Abbas der ki; “Allah (c.c) onun duasına icabet etti, anne ve babası müslüman oldular. Ebû Bekir salih amel olarak Allah yolunda işkenceye maruz kalan dokuz mü’mini âzat etti. Hayır olarak ne istediyse Allah ona ihsan eyledi. Yine «zürriyetim hakkında da benim için salah nasip buyur» diye dua etmişti. Cenâb-ı Hak buna da icabet ederek ne kadar çocuğu varsa hepsine iman nasip etti. Anne-babasının ve evlatlarının hepsinin iman etmesini ona nasip etti. Ebû Kuhâfe, Nebiyy-i Ekrem’e erişti, oğlu Ebû Bekir, onun oğlu Abdurrahman ve onun oğlu Ebû Atîk, hepsi de Allah Rasûlü’ne eriştiler. Bu lütuf, sahabeden başka birine nasip olmadı.”[95] İbn Asâkir’deki rivayete göre Ahkâf sûresinin, “Onlar cennet ehlidirler. Yapmakta olduklarına karşılık orada ebedî kalacaklardır” mealindeki 14. âyetinden 16’nın sonuna kadar Ebû Bekir hakkında nâzil olmuştur.[96]
– el-İnsân 76/5-18 âyet-i kerimelerinin Bedir Gazvesi’nde esir alınanlara kefil olan yedi muhacir hakkında nâzil olduğu söylenmiştir ki içlerinde Ebû Bekir de vardır. İbn Asâkir’in Mücâhid’den rivayetinde o şöyle anlatıyor: “Allah Rasûlü (s.a.v) Bedir’de esir alınanlarla birlikte Medine-i Münevvere’ye döndüklerinde muhacirlerden yedi kişi bu esirlere infakta bulunarak onların karınlarını doyurmuşlardı. Bunlar: Hz. Ebû Bekir, Ömer, Ali, Zübeyr, Abdurrahman, Saʻd ve Ebû Ubeyde ibnü’l-Cerrâh idiler. Bunun üzerine ensar; «Biz onlarla Allah ve Rasûlü yolunda savaştık, siz ise onlara infak ve yardım ediyorsunuz» demişlerdi. İşte bunun üzerine Allah Tealâ «Şüphesiz iyiler, kâfûr katılmış dolu bir kâseden içerler» âyetinden başlıyarak «Orada bir pınardır ki Selsebîl adı verilir»e[97] kadar olan âyetleri indirdi.” Ancak Âlûsî bu rivayeti sahih bulmamaktadır.[98]
Sonuç olarak, Hz. Ebû Bekir hakkında indiği söylenen âyetlere baktığımızda onların hep umumi ifadeler olduğunu görmekteyiz. Bu sebeple onları genel mânada alıp bütün mü’minlere teşmil etmek daha doğrudur. Kur’ân nâzil olurken Allah Rasûlü’nün etrafında Hz. Ebû Bekir ve diğer sahabiler olduğu ve İslâm’ı ilk olarak onlar yaşamaya başladıkları için bir kısım âyetlerin onlar hakkında indiğini söylemek kaçınılmaz olmaktadır. En azından âyette övülen güzel vasfı taşıyan mü’minlere ilk örnek Hz. Ebû Bekir ve diğer sahabiler olmuştur. Ancak sebebin hususi olması mânanın umumi olmasına mâni değildir. Diğer taraftan, bu konudaki rivayetlerin bir kısmı, dipnotlarda ifade ettiğimiz gibi zayıf olarak değerlendirilmiştir. Onlara dayanarak âyetlerin Ebû Bekir hakkında indiğini kesin olarak söylemek mümkün değildir. Ancak bu rivayetler, Hz. Ebû Bekir’in tefsirdeki ve müfessirlerin nazarındaki yerini göstermek bakımından bir değer ifade etmekte ve bu açıdan büyük bir önem kazanmaktadır.
[1] Süyûtî, İtkân, I, 107.
[2] Tafsilat için bkz. Serinsu, Ahmet Nedim, Kur’ân’ın Anlaşılmasında Esbâb-ı Nüzûl’ün Rolü, İstanbul 1994, s. 68 vd.
[3] Ebû Nuaym, Maʻrifetü’s-sahâbe, I, 264.
[4] Âl-i İmrân 3/181. 188. âyete kadar olan kısmın bu hâdiseyle bağlantısı vardır (İbn Hişâm, I, 559).
[5] Tefsîru Mücâhid, s. 263; Taberî, Tefsîr, VII, 441-443.
[6] Âl-i İmrân 3/186.
[7] Mukâtil b. Süleyman, I, 320. Taberî, Tefsîr, VII, 455. Taberî önce bu rivayeti, sonra da Kaʻb b. Eşref hakkında indiği rivayetini zikretmiş ancak tercihte bulunmamıştır.
[8] et-Tevbe 9/24; Buhârî, Îmân, 8, Eymân, 3.
[9] Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 12 Meğâzî, 14.
[10] Âlûsî, XIII, 33.
[11] Taberî, Tefsîr, XXI, 528, 530; İbn Ebî Hâtim, X, 3276-3277; Mâtürîdî, IX, 122; Beğavî, VII, 191; İbn Kesîr, Tefsîr, VII, 200-202.
[12] Âl-i İmrân 3/144.
[13] Taberî, Tefsîr, VII, 252; Hâzin, I, 305.
[14] Taberî, Tefsîr, VII, 252.
[15] Fussılet 41/30.
[16] Vâhidî, Ebü’l-Hasen Ali b. Ahmed b. Muhammed b. Ali en-Neysabûrî eş-Şâfiî (v. 468/1076), Esbâbu nüzûli’l-Kur’ân, thk. Kemâl Besyûnî Zağlûl, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1411/1990, s. 388; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, IV, 51; Kurtubî, XV, 357. Rivayet senetsiz olarak zikredilmiştir.
[17] Râzî, XXVII, 121. Rivayet senetsiz olarak zikredilmiştir.
[18] ez-Zuhruf 43/36. Süyûtî, Lübâbü’n-nükûl, s. 208. Rivayet çok zayıftır, “muʻdal”dir.
[19] Buhârî, Hibe, 8.
[20] Fâtır 35/28.
[21] Ebû Hayyân, IX, 31.
[22] Âlûsî, XI, 364.
[23] er-Rahmân 55/46.
[24] İbn Kesîr, Tefsîr, VII, 501.
[25] Tefsîru Dahhâk, II, 823; Kurtubî, XVII, 177.
[26] Süyûtî, Lübâbü’n-nükûl, s. 225; Âlûsî, XIV, 116.
[27] İbn Kesîr, Tefsîr, VII, 501.
[28] el-Bakara 2/274.
[29] Zemahşerî, I, 319; Beydâvî, I, 161; Nesefî, Ebü’l-Berekât Abdullah b. Ahmed b. Mahmûd, Hâfızu’d-Dîn (v. 710/1310), Medâriku’t-Tenzîl ve hakâiku’t-te’vîl (I-III), thk. Yusuf Ali Büdeyvî, Beyrut: Dâru’l-Kelimi’t-Tayyib, 1419/1998, I, 223; Ebû Hayyân, II, 701; Ebü’s-Süûd, Muhammed b. Muhammed b. Mustafa el-Imâdî (v. 982/1574), İrşâdü’l-akli’s-selîm ilâ mezâya’l-Kitâbi’l-Kerîm (I-IX), Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, ts., I, 265; Âlûsî, II, 47.
[30] Râzî, Ebû Abdullah Fahreddin Muhammed b. Ömer b. Hasen b. Hüseyn et-Teymî (v. 606/1210), et-Tefsîru’l-kebîr (Mefâtîhu’l-ğayb) (I-XXXII), Beyrut: Dâru İhyâi’t-Türâsi’l-Arabî, 1420, VII, 71.
[31] Yâsîn 36/47. Kurtubî, XV, 37.
[32] Kurtubî, XV, 37.
[33] Buhârî, Megâzî 79, Cenâiz 36, Vesâyâ 2, Nefekât 1, Merdâ 16, Daavât 43, Ferâiz 6; Müslim, Vasıyyet 5; Tirmizî, Menâkıb, 16/3675.
[34] eş-Şûrâ 42/36.
[35] Kurtubî, XVI, 36; Âlûsî, XIII, 46.
[36] el-Hadîd, 57/10.
[37] Beğavî, VIII, 33.
[38] Ebû Nuaym, Hilye, VII, 105; Beğavî, VIII, 34; İbnü’l-Cevzî, Cemâlüddin Ebü’l-Ferec Abdurrahman b. Ali b. Muhammed (v. 597/1201), Sıfatü’s-safve, thk. Ahmed b. Ali, Kâhire: Dâru’l-Hadîs, 1421/2000, I, 249-250; İbn Kesîr, Tefsîr, VIII, 14. Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 39.
[39] İbn Hibbân, Ebû Hâtim Muhammed b. Hibbân b. Ahmed el-Büstî (v. 354/965), el-Mecrûhîn mine’l-muhaddisîn ve’d-duafâ ve’l-metrûkîn (I-III), thk. Muhammed İbrahim Zâid, Halep: Dâru’l-Vaʻy, 1396, II, 185.
[40] Zehebî, Mîzânü’l-iʻtidâl, III, 103; İbn Hacer, Lisânü’l-Mîzân, V, 466.
[41] el-Leyl 92/1-4.
[42] İbn Asâkir, XXX, 69.
[43] Ferrâ, III, 270.
[44] el-Leyl 92/5-7. Bkz. Mukâtil b. Süleyman, IV, 722; İbn Hişâm, I, 319; Ahmed, Fedâilü’s-sahâbe, I, 237; Taberî, Tefsîr, XXIV, 471; Hâkim, II, 572-573/3942; İbn Asâkir, XXX, 69; İbn Kesîr, Tefsîr, VIII, 420; Süyûtî, Lübâbü’n-nükûl, s. 258. Bu hadis, hasendir. İbn İshâk’ın bu hadisi “haddesenâ” ifadesiyle naklettiği ifade edilmiş, dolayısıyla hadisten tedlis şüphesi giderilmiştir. Bu hadis, şahidleri dikkate alındığında sahihlik derecesine yükselmektedir.
[45] İbn Kesîr, Tefsîr, VIII, 422.
[46] Ferrâ, III, 270.
[47] el-Leyl 92/17.
[48] Mukâtil b. Süleyman, IV, 723; Ferrâ, III, 272.
[49] el-Leyl 92/18.
[50] Mukâtil b. Süleyman, IV, 723; Ferrâ, III, 277.
[51] el-Leyl 92/19-21.
[52] Mukâtil b. Süleyman, IV, 723; Taberî, Tefsîr, XXIV, 479; Beğavî, VIII, 448.
[53] eş-Şûrâ 42/37.
[54] Kurtubî, XVI, 35-36.
[55] eş-Şûrâ 42/39.
[56] Ebû Dâvûd, Edeb, 41/4896 (Elbânî “hasen li-ğayrihi” olduğunu söyler); Ahmed, II, 436. Bkz. Ferrâ, III, 25; İbn Kesîr, Tefsîr, VII, 214. Taberî ve İbn Atıyye bu hâdiseyi Fussılet 41/35’in nüzul sebebi olarak zikrederler (Taberî, Tefsîr, XXI, 472; İbn Atıyye, V, 16).
[57] Ahmed, II, 436 (Şuayb Arnaût “hasen li-ğayrihi” olduğunu söyler); Taberânî, el-Muʻcemü’l-evsat, VII, 190.
[58] Ferrâ, III, 25, 311.
[59] İbn Kesîr, Tefsîr, VII, 214.
[60] Kurtubî, XVI, 44.
[61] İbrahim 14/52.
[62] Ebû Hayyân, VI, 460.
[63] Kurtubî, IX, 386.
[64] İbn Hacer, Ebü’l-Fadl Ahmed b. Ali b. Muhammed b. Ahmed el-Askalânî (v. 852/1449), Lisânü’l-Mîzân (I-X), thk. Ebdülfettah Ebû Gudde, Dâru’l-Beşâiri’l-İslâmiye, 2002, VIII, 546.
[65] Tefsîru Dahhâk, II, 955; Kurtubî, XX, 22.
[66] el-Bakara 2/271.
[67] Ebû Dâvûd, Zekât, 40/1678; Tirmizî, Menâkıb, 16/3675 (Tirmizî “hasen sahîh” demiştir). Bkz. İbn Ebî Hâtim, II, 536; İbn Kesîr, Tefsîr, I, 702.
[68] İbn Ebî Hâtim, II, 536.
[69] el-A’râf 7/43.
[70] İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, II, 120.
[71] el-Hicr 15/47.
[72] Vâhıdî, Esbâbu nüzûli’l-Kur’ân, s. 282; Süyûtî, Lübâbü’n-nükûl, s. 141. Krş. İbn Kesîr, Tefsîr, IV, 539.
[73] el-Kehf 18/30.
[74] Nehhâs, Ebû Caʻfer Ahmed b. Muhammed (v. 338/950), Meâni’l-Kur’ân (I-VI), thk. Muhammed Ali es-Sâbûnî, Mekketü’l-Mükerrame: Câmiatü Ümmü’l-Kurâ, 1409, IV, 235; Mâverdî, Ebü’l-Hasen Ali b. Muhammed b. Muhammed b. Habîb el-Basrî el-Bağdâdî, (v. 450/1058), en-Nüket ve’l-uyûn (I-VI), thk. es-Seyyid İbn Abdülmaksud b. Abdirrahim, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, ts., III, 304; Izzüddîn Abdülazîz b. Abdisselâm b. Ebi’l-Kâsım ibni’l-Hasen es-Sülemî ed-Dımeşkî, Sultânü’l-Ulemâ (v. 660/1262), Tefsîru’l-Kur’ân (I-III), thk. Dr. Abdullah b. İbrahim el-Vehbî, Beyrut: Dâru İbn Hazm, 1416/1996; II, 247; Kurtubî, X, 398.
[75] el-Hac 22/34-35. Kurtubî, XII, 59.
[76] Bezzâr, Müsned, VII, 343/2940; Heysemî, V, 12, VII, 74; Süyûtî, Lübâbü’n-nükûl, s. 168. Heysemî, ricâlinin sika olduğunu söylemiştir ancak hadisin “mürsel” olma şüphesi vardır (İbn Kesîr, Tefsîr, VI, 18).
[77] ez-Zümer 39/9.
[78] Tefsîru Dahhâk, II, 724; Beğavî, VII, 110.
[79] en-Nisâ 4/43. İbn Abbas bu âyeti; “Cünüp iken camiye girmeyin, ancak oturmadan direk geçmek müstesna” diye tefsir etmiştir (İbn Kesîr, Tefsîr, II, 311).
[80] Buhârî, Salât, 80.
[81] İbn Kesîr, Tefsîr, II, 311.
[82] Buhârî, Nikâh, 1.
[83] el-Mâide 5/87.
[84] Vâhıdî, Esbâbu nüzûli’l-Kur’ân, s. 207-208; Ali el-Kârî, el-Mirkât, I, 182-183.
[85] Bkz. Vâhidî, Esbâbu nüzûli’l-Kur’ân, s. 208; Beğavî, III, 88-89; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-mesîr, I, 576-577.
[86] el-Enʻâm 6/54.
[87] Beğavî, III, 148.
[88] el-Enfâl 8/75.
[89] İbn Ebî Hâtim, V, 1742; İbn Kesîr, Tefsîr, VI, 381. Krş. Hâkim, IV, 383. Hâkim bu hadisin “sahih” olduğunu belirtmiş, Zehebî de bu hususta ona muvafakat etmiştir.
[90] ez-Zümer 39/18.
[91] Beğavî, VII, 113.
[92] Ferrâ, III, 52-53; Taberî, Tefsîr, XXII, 115.
[93] Beğavî, VII, 257.
[94] el-Ahkâf 46/15.
[95] Beğavî, VII, 257-258. Bkz. Mukâtil b. Süleyman, IV, 20.
[96] İbn Asâkir, XXX, 338.
[97] el-İnsân 76/5-18.
[98] İbn Asâkir, XXXV, 286; Âlûsî, XXIX, 155.