Hz. Ebû Bekir’in en başta gelen husûsiyeti herhalde Rasûlullah’a büyük bir iman ve muhabbetle bağlı olması ve ondan hiç ayrılmamasıdır. Rivayetlerden onun bi’setten önce de Allah Rasûlü’yle beraber olduğu anlaşılmaktadır.[1] Nübüvvetten sonra ise beraberlikleri daha da artmış, adeta birbirlerinden hiç ayrılmamışlardır. O, bütün hâdiselerde, bütün gazvelerde ve seferlerde Allah Rasûlü’nün yanında bulunmuştur.[2] Sadece Medine döneminde katıldığı bir iki seriyye ve 9. yılda (631) emîr-i hac tayin edildiği günler bunun haricindedir. Kumandanlığını Rasûlullah’ın yaptığı bütün savaşlarda, Hudeybiye sulhünde, Umretü’l-Kazâ’da ve Vedâ haccında bulunmuştur.[3]
Ebû Bekir (r.a), savaşların en zor zamanlarında bile Allah Rasûlü’nden hiç ayrılmamıştır. Nitekim o, Uhud harbinde müslümanlar bozulunca bütün insanların Rasûlullah’ın yanından uzaklaşıp gittiğini, onun yanına ilk dönüp varan kişinin kendisi olduğunu söylemiştir.[4] Uhud’dan sonra Rasûlullah (s.a.v) müşrikleri tâkip etmek istediğinde şeytan gelip dostlarını korkutmuş ve onların tesiriyle insanlar bu işte biraz isteksiz davranmışlardı. Zaten pekçoğu da yaralı idi. Allah Rasûlü (s.a.v): “Kimse peşimden gelmese bile ben kendim gideceğim!” buyurdu. Bunun üzerine hemen Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali başta olmak üzere yetmiş sahabi kendilerini ortaya attılar. Ebû Süfyan ve ordusunu takip ettiler. Bunun üzerine şu âyet-i kerime nâzil oldu: “Yara aldıktan sonra yine Allah’ın ve Rasûlü’nün çağrısına uyanlar (bilhassa) bunların içlerinden ihsan ve takva sahibi olanlar için pek büyük bir mükâfat vardır.”[5]
Hz. Ebû Bekir’in oğlu Abdurrahman’ın haber verdiğine göre, fakir kimselerden oluşan Suffe Ashabı hakkında Nebî (s.a.v); “İki kişilik yemeği olan (suffe ashabından) bir üçüncüsünü; dört kişilik yemeği olan da beşincisini ve hatta altıncısını evine götürsün!” veya buna benzer bir tavsiyede bulunmuştu. Bunun üzerine Ebû Bekir (r.a), onlardan üç kişiyi evine getirdi. Nebiyy-i Ekrem de on kişiyi alıp götürdü. Ebû Bekir, oğluna: “Ben Nebiyy-i Ekrem’in yanına gideceğim. Gelinceye kadar misafirlerin hizmetinde bulun, yemeklerini yedirmiş ol!” diye tembihte bulunup gitti.[6] Bu ve benzeri rivayetler Hz. Ebû Bekir’in gece-gündüz vaktinin çoğunu Allah Rasûlü (s.a.v) ile birlikte geçirdiğini göstermektedir.
Kabilesi Sâlim Oğulları’na imamlık yapan İtbân b. Mâlik, yağmur yağınca eviyle kavmi arasında bulunan vâdiyi geçip mescidlerine gitmekte zorlanıyordu. Bu sebeple Rasûlullah’ın huzuruna çıkıp; “Ey Allah’ın Rasûlü! Gözlerim iyi görmüyor. Yağmur yağdığı zaman vâdi taşıyor, benim için onu geçmek çok zor oluyor. Evimi teşrif edip bir yerinde namaz kılsanız! Ben sizin namaz kıldığınız yeri namazgâh edinmek istiyorum” dedi. Rasûlullah (s.a.v): “İnşaallah bu isteğini yerine getiririm” buyurdu. Ertesi sabah, güneş yükseldiği bir vakitte Hz. Ebû Bekir’le birlikte o sahabinin evine geldiler. İçeri girmek için izin istediler. İçeri girince Allah Rasûlü daha oturmadan: “Evinin neresinde namaz kılmamı istersin?” buyurup sahabisinin arzusunu yerine getirdi.[7] Bu rivayet de Hz. Ebû Bekir’in günlük işlerde dahi devamlı Rasûlullah’ın yanında olduğunu gösterir.
Hz. Ömer vefat ettiğinde Hz. Ali’nin ona hitaben söylediği şu söz, bu beraberliğin herkes tarafından bilinen bir şey olduğunu göstermektedir: “Senden sonra, yaptığı amellerin benzerini yaparak Allah’a kavuşmayı arzu ettiğim başka bir kimse kalmadı. Allah’a yemin ederim ki Allah’ın seni iki arkadaşınla birlikte kılacağını (kabirlerinizin yan yana olacağını ve cennette beraber olacağınızı) biliyordum. Çünkü Rasûlullah’ın konuşmalarında çoğu zaman; «Ben, Ebû Bekir ve Ömer gittik», «Ben, Ebû Bekir ve Ömer girdik», «Ben, Ebû Bekir ve Ömer çıktık» buyurduğunu işitirdim.”[8]
Hz. Ali’nin bu şahitliği, Hz. Ebû Bekir’in Allah Rasûlü ile beraberliğinin ne kadar ileri boyutlarda olduğunu gösteriyor. Hatta dünyadaki beraberliğin âhiretteki beraberliği de beraberinde getireceği anlaşılıyor. Nitekim bazı rivayetlerde bu beraberliğin rüya âleminde de devam ettiği anlaşılmaktadır: Mesela Hz. Osman şehîd edileceği gün: “Bu gece Rasûlullah’ı rüyamda gördüm. Yanında Ebû Bekir’le Ömer de vardı. Bana; «Sabret! Yarın orucunu bizim yanımızda açacaksın!» müjdesini verdiler” demiştir.[9]
Zemahşerî şöyle der: “Ebû Bekir (r.a) ebediyete kadar Rasûlullah’a izafe edilecek, ona bağlı olacaktır. Çünkü küçüklüğünde ona arkadaş olmuş, büyüdüğünde malını onun davası için infak etmiş, hicret esnasında onu devesi ve azığıyla Medine’ye götürmüş, hayatı boyunca malını onun uğrunda harcamaya devam etmiş, onu kızıyla evlendirmiş, seferde ve hazarda onun yanından hiç ayrılmamış, vefat ettiğinde onu en sevdiği hanımı Âişe’nin odasına defnetmiştir.”[10]
Hz. Ebû Bekir’in bu husûsiyeti, onun tefsir ilmine katkısı açısından çok mühimdir. Çünkü devamlı Allah Rasûlü’nün yanında bulunarak Kur’ân’ın mânalarını en güzel şekilde öğrenmiş ve bunların hayata tatbikini görmüştür. Âyetlerin ne zaman ve kimin hakkında indiğini bizzat yaşamış, âyetlerin nâsih olanlarını mensûh olanlarından en güzel şekilde ayırabilmiş, anlayamadığı yerleri hemen sorup öğrenme imkânı bulmuştur. Dolayısıyla Hz. Ebû Bekir’in hayatı ve sözleri, tefsir ilmi açısından çok büyük bir kaynak değeri taşımaktadır.
[1] Beyhakî, Delâil, II, 164; İbn Kesîr, el-Bidâye, IV, 75; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 109-110.
[2] Ömerî, Asru’l-hilâfeti’r-râşide, s. 72.
[3] Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 110; Fayda, “Ebû Bekir” mad., DİA, X, 103.
[4] Makdisî, Zıyâüddin Ebû Abdullah Muhammed b. Abdülvâhid (v. 643), el-Ehâdîsü’l-muhtâra evi’l-müstahrece mine’l-ehâdîsi’l-muhtâra mimmâ lem yüharrichü’l-Buhârî ve Müslim fî sahîhayhimâ (I-XIII), thk. Abdülmelik b. Abdillah b. Düheyş, Beyrut: Dâru Hadır, 1420, I, 137; Süyûtî, Târîhu’l-hulefâ, s. 112.
[5] Âl-i İmrân 3/172; Taberî, Tefsîr, VII, 402; İbn Kesîr, Tefsîr, II, 168. Krş. İbn Saʻd, II, 48-49.
[6] Bkz. Buhârî, Mevâkît, 41, Menâkıb, 25, Edeb, 87-88; Müslim, Eşribe, 176, 177.
[7] Buhârî, Salât, 45, 46, Ezân, 4, 154, Teheccüd, 33, Meğâzî, 12, 13, Etʻime, 15; Müslim, Îmân, 54, 55, Mesâcid, 263, 264, 265.
[8] Buhârî, Ashâbu’n-Nebî, 6. Bkz. Ahmed, I, 109, 112.
[9] Ahmed, I, 72. Bkz. İbn Saʻd, III, 74; Heysemî, IX, 97. Şuayb Arnaût bu rivayetin “zayıf” olduğunu söylemiştir.
[10] Zemahşerî, Hasâisu’l-aşerati’l-kirâmi’l-berara, s. 41 (Sallâbî, Ebû Bekir es-Sıddîk, s. 61’den naklen).