7. İslâm Uğruna Çektiği Çileler

Rivayetler Hz. Ebû Bekir’in, İslâm’ın ilk günlerinden itibaren pek çok çilelere katlandığını göstermektedir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus, onun hedefine ulaşmak için bilerek iradî bir şekilde bu sıkıntıların üzerine gitmesidir. İstese ve pasif davransaydı, yaşadığı meşakkatlerin birçoğundan kurtulabilirdi. Ama o İslâm’ın yayılması için hep ileri atılmış, bile bile zorlukları göğüslemiştir. Bu sıkıntılar, normal insanların tahammül gücünü zorlayabilecek büyüklüktedir. Câhız bu hususta şöyle der: “Ebû Bekir (r.a) hicretten önce hiç savaşmamış, ancak ölmese de defalarca katledilmiştir (ölümle yüzyüze gelmiştir). On üç sene boyunca karşılaştığı bütün sıkıntılar toplansa, bunların yirmi defa öldürülmekten daha fazla olacağı muhakkaktır.”[1]

Abdullah b. Mesʻûd, Hz. Ebû Bekir’in çektiği bedenî sıkıntılara bir örnek olarak şu hâdiseyi zikreder: “Erginlik çağına yaklaşmış bir çocuktum ve müşriklerden Ukbe b. Ebî Muayt’ın koyunlarını güdüyordum. Bir gün Rasûlullah (s.a.v) ile Ebû Bekir yanıma geldiler, müşriklerden kaçıyorlardı. Bana: «Delikanlı! Yanında bize içirebileceğin süt var mı?» diye sordular…”[2]

Rasûlullah (s.a.v), Erkam b. Ebi’l-Erkam’ın evinde iken, Ebû Bekir’in ısrarı üzerine müslümanlar Mescid-i Harâm’a gittiler. O esnada üzerine saldıran Utbe b. Rebîa, Hz. Ebû Bekir’i öldüresiye dövdü. Ebû Bekir (r.a) kendine gelince annesinden kendisini, Allah Rasûlü’nün bulunduğu Erkam’ın evine götürmesini istedi. Orada Rasûlullah’ı sağ salim görünce ağlayarak ona sarılıp öptü, sonra da kendisine yardım eden annesinin hidayete ulaşması için Rasûl-i Ekrem’in duasını niyaz etti.[3]

Hz. Ebû Bekir İslâm uğruna memleketini terkedip başka bir diyara hicret etmeyi bile göze almıştı. Müşriklerin Müslümanlara revâ gördükleri zulüm, işkence, baskı ve eziyetler günden güne artıp Mekke’de hayat tahammül edilemez bir hâl alınca, diğer müslümanlar gibi Ebû Bekir de hicret etmek üzere Rasûlullah’tan izin istedi ve kendisine izin verilince risâletin beşinci senesinde (615-616) dayısının oğlu Hâris b. Hâlid ile Habeşistan’a doğru yola çıktı. Bir-iki gün gittikten sonra Kâre kabilesinin reisi İbnü’d-Değine ile karşılaştı. İbnü’d-Değine: “Ebû Bekir! Senin gibi bir zat ne yurdundan çıkar ne de çıkarılır. Vallahi sen kavminin ve kabilenin zînetisin. İyilik yapar, akrabalarını koruyup gözetirsin. İşini görmekten âciz olanların yükünü taşırsın. Geri dön, sen benim himayemdesin” dedi. Ebû Bekir (r.a) İbnü’d-Değine ile birlikte Mekke’ye geri döndü. Şehre girdiklerinde, İbnü’d-Değine himâyesini bütün Kureyşlilere ilan etti. Buna karşılık Kureyşliler, İbnü’d-Değine’ye bazı şartlar ileri sürdüler: “Ebû Bekir’e söyle, Rabbine ibadetini evinde yapsın. Orada istediği kadar namaz kılsın, Kur’ân okusun, fakat evinden başka yerde açıktan namaz kılıp Kur’ân okuyarak bizi rahatsız etmesin(!). Çünkü biz onun rakik ve duygulu sesiyle, kadın ve çocuklarımızı yeni dîne meylettirmesinden endişeleniyoruz” dediler. İbnü’d-Değine müşriklerin bu isteklerini Ebû Bekir’e söyledi. O da muvâfakat etti. Evinin önünde bir namazgâh edindi. Orada namaz kılıp Kur’ân okumaya başladı. Ebû Bekir, rikkat-i kalbiyye sahibi, yufka yürekli bir zat olduğu için Kur’ân-ı Kerim’i okurken hüzünlenir, gözyaşlarına mânî olamazdı. O, Kur’ân-ı Kerim okurken müşriklerin çocukları ve kadınları başına toplanıp hayran hayran dinlemeye başladılar. Bu hâl müşrikleri korkuttu. Bunun üzerine İbnü’d-Değine’ye müracaat ederek, ondan Ebû Bekir’e mânî olmasını veya üzerindeki himâyesini kaldırmasını istediler. O da: “Ebû Bekir! Ya evinde oturup sesini çıkarma ya da benim himayemden çıktığını ilan et!” dedi. Bunun üzerine Ebû Bekir Sıddîk: “Himayeni sana iâde ediyorum. Bana Allah’ın himayesi kâfîdir” diyerek Allah’a tevekkül ve teslimiyetini gösterdi.[4]

Hz. Ali, Hz. Ebû Bekir’in çektiği çilelerden birini anlatmak için bir gün; “Ey insanlar, insanların en cesuru kimdir bana söyleyin?” diye sormuş, onlar; “Sizsiniz, ey Mü’minlerin Emîri!” deyince Ali (r.a); “Evet, ben kiminle mübârezeye çıktıysam hakkını vermişimdir, ancak siz bana insanların en cesurunu haber veriniz!” demiş. Bu sefer insanlar; “Bilmiyoruz, kimdir?” diye sormuşlar. Bunun üzerine Hz. Ali şunları anlatmış: “İnsanların en cesuru Ebû Bekir’dir. Bedir’de Rasûlullah (s.a.v) için bir gölgelik yaptık ve; «Müşriklerden biri Allah Rasûlü’ne saldırmaya heveslenmesin diye kim onunla birlikte durur?» dedik. Vallahi hiç kimse buna yanaşmadı, ancak Ebû Bekir kılıcını sıyırıp Efendimiz’in başında bekledi. Ona saldırmaya niyetlenen herkesin üzerine şahin gibi atılıp hemen onu bertaraf etti. İşte insanların en cesur ve en kahramanı Hz. Ebû Bekir’dir. Bir gün Rasûlullah’ı gördüm, Kureyşliler onu tutmuş, kimi keskin bir şeyle vurup yaralıyor, kimi itip kakıyor; «Sen ilâhları tek bir ilâh mı yaptın?!» diye son derece sert söz ve hareketlerle ona hakaret ediyorlardı. Vallahi bizden kimse yanına yaklaşıp da kendisine yardım edemiyordu. Ancak Ebû Bekir geldi ve hemen yardımına koştu; kimine vurdu, kimini yaraladı, kimini itip kaktı. Bir taraftan onları Efendimiz’in başından dağıtıyor, bir taraftan da; «Yazıklar olsun size! “Bir adamı «Rabbim Allah’tır» diyor diye öldürecek misiniz?!”[5]» diyordu.” Hz. Ali bunları anlattıktan sonra üzerindeki bürdeyi kafasına çekip ağlamaya başlamış, sakalları ıslanıncaya kadar ağladıktan sonra bu sefer; “Allah adına yemin ederek soruyorum, Firavun ehlinden, gizlice îman edip de Firavun ve avenesini ikaz eden mü’min kişi[6] mi daha hayırlıdır yoksa Hz. Ebû Bekir mi?” diye sormuş. İnsanlar susup cevap vermeyince Ali (r.a) şöyle devam etmiş; “Bana cevap vermeyecek misiniz? Vallahi Hz. Ebû Bekir’in bir ânı, Firavun ehlinin mü’mini gibi yeryüzü dolusu adamdan daha hayırlıdır. Çünkü o mü’min imanını gizliyordu, Hz. Ebû Bekir ise imanını ilan etmişti.”[7]

Ebû Bekir (r.a) iman ve ibadetini gizleyerek daha rahat bir hayat yaşayabilirdi ancak o bunları ilan ederek İslâm’ı diğer insanlara da yaymak için gayret ediyordu. Bu sebeple de pek çok zorlukları göğüslemek zorunda kalıyordu.

Hz. Ebû Bekir’in Medine’ye hicreti de çok çileli ve korkulu olmuştu. Medine’ye ulaştıktan sonra yine sayısız sıkıntı ve çileler çekti, humma hastalığına yakalandı[8]; seferler, savaşlar, düşman korkusu ve muhtelif endişelerle pekçok çileye göğüs gerdi.



[1] Câhız, el-Osmâniyye, s. 39.

[2] Ahmed, I, 462, 379; Ebû Yaʻlâ Ahmed b. Alî b. el-Müsennâ et-Temîmî el-Mevsılî (v. 307/919), Müsnedü Ebî Yaʻlâ (I-XIII), thk. Hüseyin Selim Esed, Dımeşk: Dâru’l-Me’mûn, 1404/1984, VIII, 402-403/4985.

[3] Bkz. İbn Esîr, Üsdü’l-ğâbe, VII, 314; İbn Kesîr, el-Bidâye, IV, 76-77; Fayda, “Ebû Bekir” mad., DİA, X, 102.

[4] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 45; İbn Hişâm, I, 372-374. İbnü’d-Değine’nin saydığı bu vasıflar Hz. Hatîce’nin ilk vahyin geldiği günlerde Allah Rasûlü’ne: “Sen akrabanı görür gözetirsin. İşini görmekten âciz olanların yükünü taşırsın. Yoksula verir, hiç kimsenin kazandıramayacağını kazandırırsın. Misafiri ağırlarsın. Hak yolunda karşılaştıkları musîbet ve felâketlerde halka yardım edersin!” diye zikrettiği güzel vasıflarla aynıdır (Buhârî, Bed’ü’l-Vahy, 1; Menâkıbü’l-Ensâr, 45; Kefâlet, 3. Krş. İbn Saʻd, I, 195). İbn Hacer, bu iki tavsifin birbirine benzemesini Hz. Ebû Bekir için en büyük faziletlerden biri olarak görür (İbn Hacer, el-İsâbe, IV, 149). Aynı şekilde Hudeybiye musâlahası yapıldığında Hz. Ömer, Allah Rasûlü’ne: “Biz hak, düşmanlarımız da batıl üzere değiller mi? Niçin bu anlaşmayı kabul ediyoruz?” dediğinde Allah Rasûlü (s.a.v) ona bir cevap vermişti. Ömer (r.a) daha sonra Hz. Ebû Bekir’e giderek aynı şeyleri söyledi. Hz. Ebû Bekir’in verdiği cevap da Nebiyy-i Ekrem’in cevabıyla aynı idi (Buhârî, Şurût, 15, 1; Hac, 106; Muhsar, 3; Meğâzî, 35; Dihlevî, İzâletü’l-hafâ, III, 46). Bu da Hz. Ebû Bekir Sıddîk’ın Rasûlullah (s.a.v) ile ne derece aynîleştiğini ve onun ahlâkına büründüğünü gösterir (Dihlevî, İzâletü’l-hafâ, III, 28).

[5] el-Mü’min 40/28.

[6] el-Mü’min 40/28.

[7] Muhibbüddin et-Taberî, I, 138-139; İbn Kesîr, el-Bidâye, V, 92-93; Heysemî, Ebü’l-Hasen Nureddin Ali bin Ebî Bekr bin Süleyman (v. 807/1405), Mecmau’z-zevâid ve menbau’l-fevâid (I-X), thk. Hüsâmüddîn el-Kudsî, Kâhire: Mektebetü’l-Kudsî, 1414/1994, IX, 46-47. Heysemî senedinde tanımadığı kimselerin olduğunu söyler.

[8] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr, 46, Fedâilü’l-Medine, 11, Merdâ, 8, 22, 43; Müslim, Hacc, 480. Krş. Muvatta’, Câmiʻ, 14.