3. Kur’ân’ı Yaşaması

Hz. Ebû Bekir’in Kur’ân’ın emir, yasak, tavsiye ve hatta işaretlerini bile hayatına tatbik etme hususunda çok titiz olduğu görülür. Bunu destekleyen bazı rivayetleri buraya kaydetmek istiyoruz:

– İbn Kesîr’in nakline göre Ebû Bekir Sıddîk, (Onlar şöyle yakarırlar:) Rabbimiz! Bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize tarafından rahmet bağışla. Lütfu en bol olan sensin!”[1] âyetini akşam namazının üçüncü rekâtında Fâtiha’dan sonra gizlice okurdu.[2] Diğer bir rivayette Ebû Abdullah es-Sunâbihî (v. 71-80) şöyle anlatır: Hz. Ebû Bekir’in hilafeti zamanında Medine’ye geldim, arka­sında akşam namazını kıldım. İlk iki rekâtında Fatiha ile mufassal sûrelerin kısalarından birer sûre okudu. Üçüncü rekâta kalkınca ona yaklaştım, hatta elbisem neredeyse elbisesine değdi. Fâtiha ile « رَبَّنَا لَا تُزِغْ قُلُوبَنَا بَعْدَ إِذْ هَدَيْتَنَا، وَهَبْ لَنَا مِنْ لَدُنْكَ رَحْمَةً إِنَّكَ أَنْتَ الْوَهَّابُ»âyetini okuduğunu işittim.”[3] Hz. Ebû Bekir’in bu âyeti üçüncü rekâtta sessiz okuduğu anlaşılıyor.[4] Âyette çok mühim bir dua öğretiliyor. Bir mü’minin en kıymetli varlığı olan imanın muhafazası isteniyor. İşte Ebû Bekir’in de Kur’ân’ın öğrettiği bu duaya ehemmiyet verdiği ve onu bilhassa ihtiyaç duyduğu anda sık sık tekrarladığı anlaşılmaktadır. Onun devrindeki en büyük hâdisenin, irtidat olayları olduğu düşünüldüğünde bu duaya niçin ısrarla devam ettiği daha iyi anlaşılacaktır.

“Eğer onlara, kendinizi öldürün yahut yurtlarınızdan çıkın, diye emretmiş olsaydık, içlerinden pek azı müstesna, bunu yapmazlardı…”[5] âyeti nâzil olunca Ebû Bekir (r.a): “Yâ Rasûlallah! Vallahi Allah Teâla bana kendimi öldürmemi emretseydi bunu mutlaka yapardım!” demiş, Allah Rasûlü de: “Doğru söyledin ey Ebû Bekir!” buyurmuştur.[6] Diğer bir rivayete göre Hz. Ebû Bekir: “Eğer bu bize farz kılınsaydı önce kendimden ve aile halkımdan başlardım” demiştir.[7] Burada onun, Allah’ın emrine tereddütsüz bir şekilde itaat ettiğini görüyoruz. Bu da imanın onun kalbine son derece köklü ve sağlam bir şekilde yerleştiğine delalet ediyor. Allah Rasûlü de onun bu halde olduğunu tasdik etmiştir.

– Hasan Basrî şöyle demiştir: Ebû Bekir malının beşte birini vasiyet ettikten sonra; “Malımdan, Allah’ın kendisi için razı olduğu şeye razı olmayayım mı?” dedi[8] ve “…Ganimet olarak aldığınız herhangi bir şeyin beşte biri Allah’a, Rasûlü’ne, onun akrabalarına, yetimlere, yoksullara ve yolcuya aittir”[9] âyetini okudu.[10] Ganimetlerin beşte birinin Allah için ayrılmasını dikkate alan Ebû Bekir (r.a), bu oranda bir hikmet olabileceğini düşünerek malının beşte birini infak etmek istemiştir. Böylece herhangi bir emir ve tavsiye olmadığı halde, âyeti hayatına tatbik etmeye gayret etmiştir.

İbrahim en-Nehaî; “Ebû Bekir ve Ömer, (humustan) Nebiyy-i Ekrem’e düşen payı at ve silah alımına harcarlardı” demişti. Kendisine; “Peki Ali o hususta ne diyordu?” diye sorulunca; “O bu hususta onların en şiddetlisi idi (yani o bu payla at ve silah alımına daha fazla önem verirdi)” dedi.[11] Bu da Hz. Ebû Bekir’in yukarıdaki âyeti yaşamasına bir örnek kabul edilebilir.

Ebû Bekir ve Ömer, humustaki “yakınların” payını da, Allah Rasûlü’nün vefatından sonra, onun adına sadaka olarak Müslümanların ihtiyaçlarına sarfetmiş, onunla Allah yolunda cihad için gerekli malzemeler satın almışlardır. Çünkü Rasûlullah (s.a.v); “Biz miras bırakmayız. Bizim terikemiz sadakadır” buyurmuştur.[12] Hz. Ebû Bekir’in bu tatbikatı da onun yukarıdaki âyeti nasıl anlayıp yaşadığına ışık tutmaktadır.

– Ebû Bekir Sıddîk’ın bir kölesi vardı. Bu köle kazancının belli bir kısmını ona verir, o da bundan yerdi. Yine bir gün köle kazandığı bir şeyi getirdi. Hz. Ebû Bekir de ondan bir lokma aldı. Bunun üzerine köle; “Her akşam bana kazancımın mahiyetini sorardın, bu akşam sormadın” dedi. Ebû Bekir; “Çok açtım, sormayı unuttum, peki söyle bakalım nasıl kazandın?” diyerek açıklamasını istedi. Köle; “Falcılıktan anlamadığım hal­de cahiliye devrinde falcılık yaparak bir adamı aldatmıştım. Bugün onunla karşılaştık. Adam o yaptığım işe karşılık size ikram ettiğim bu yiyeceği verdi” deyince Ebû Bekir, derhal parmağını boğazına götürüp bütün eziyetine rağmen yediklerinin hepsini çıkar­dı[13] ve; “Yazıklar olsun sana! Neredeyse beni helak ediyordun!” dedi. Kendisine; “Bir lokma için bu kadar eziyete değer miydi?” diyenlere de şu cevabı verdi: “Hayatıma mâl olacağını bilseydim, yine de o lokmayı çıkarırdım. Zira Rasûlullah (s.a.v); «Haramla beslenen vücudun müstahak olduğu yer, cehennemdir!» buyurdu.”[14] Müfessirler şu âyet-i kerimede bu ve benzeri hassasiyetlerin methedildiğini söylemişlerdir: “Kim de Rabbinin makamında durup hesap vermekten korkar da nefsini heva ve heveslerden alıkoyarsa, şüphesiz onun varacağı yer cennettir.”[15]

Hz. Ebû Bekir’in bu hassasiyeti, onun Allah korkusu sebebiyle helâl yemeyi ve haramdan sakınmayı emreden âyetlere[16] titizlikle riayet ettiğini göstermektedir.

Nakletmiş olduğumuz bu rivayetler, Hz. Ebû Bekir’in Kur’ân’daki ikazları ve bahsedilen konuları nasıl dikkatle takip edip onlara uymaya gayret ettiğini gösteren delillerin sadece birkaçıdır.



[1] Âl-i İmrân 3/8.

[2] İbn Kesîr, Tefsîr, I, 139.

[3] Muvatta’, Salât, 25; Şâfiî, Ebû Abdullah Muhammed b. İdris b. Abbâs b. Osman b. Şâfiʻ b. Abdilmuttalip (v. 204/820), el-Ümm (I-VIII), Beyrut: Dâru’l-Maʻrife, 1410/1990, VII, 218; İbn Kesîr, Tefsîr, II, 14.

[4] İbn Kesîr, Tefsîr, II, 15. Son iki rekâtta Fâtiha’dan sonra başka bir şey okumanın hükmü mezhepler arasında tartışılmıştır. Çoğunluk Hz. Ebû Bekir’in bu âyeti dua veya tesbih olarak okumuş olabileceğini söylemişlerdir. Onun devrinde irtidat olayları çok olduğu için bu duaya ayrı bir önem vermiştir. Bkz. Şâfiî, el-Ümm, VII, 241; İbn Kudâme, Ebû Muhammed Muvaffakuddîn Abdullah b. Ahmed b. Muhammed b. Kudâme el-Cemmâîlî el-Makdisî (v. 620/1223), el-Muğnî (I-X), Mektebetü’l-Kâhire, 1388/1968, I, 412; Nefrâvî, Ahmed b. Ğuneym b. Sâlim el-Ezherî (v. 1126/1715), el-Fevâkihü’d-devânî alâ risâleti İbn Ebî Zeyd el-Kayravânî (I-II), Dâru’l-Fikr, 1415/1995, I, 197; Adevî, Ebü’l-Hasen Alî b. Ahmed b. Mükremillâh (Mükerrem) es-Saîdî (v. 1189/1775), Hâşiyetü’l-Adevî alâ şerhi Kifâyeti’t-tâlibi’r-rabbânî (I-II), thk. Yûsuf eş-Şeyh Muhammed el-Bikâî, Beyrut: Dâru’l-Fikr, 1414, I, 288; Tahtâvî, Ahmed b. Muhammed b. İsmail (v. 1231/1816), Hâşiyetü’t-Tahtâvî alâ Merâki’l-felâh şerhi Nûru’l-îzâh, thk. Muhammed Abdülaziz el-Hâlidî, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1418/1997, s. 273.

[5] en-Nisâ 4/66.

[6] İbn Ebî Hâtim, III, 995/5566; İbn Kesîr, Tefsîr, II, 353. Bkz. Ebû Hayyân, III, 696.

[7] Mâtürîdî, Muhammed b. Muhammed b. Mahmûd, Ebû Mansûr (v. 333/944), Te’vîlâtü Ehli’s-Sünne (I-X), thk. Mecdî Baslûm, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1426/2005, III, 244; İbn Atıyye, Ebû Muhammed Abdülhak b. Galib b. Abdurrahman b. Temmâm el-Endelüsî el-Muhâribî (v. 542), el-Muharraru’l-vecîz fî tefsiri’l-Kitâbi’l-Azîz (I-VI), thk. Abdü’s-Selam Abdü’ş-Şâfî Muhammed, Beyrut: Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1422, II, 75; Kurtubî, V, 270.

[8] Taberî, Tefsîr, XIII, 550; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VI, 442.

[9] el-Enfâl 8/41.

[10] Abdürrazzak, Musannef, IX, 66; Müttakî el-Hindî, Kenzü’l-ummâl, XI, 78.

[11] Taberî, Tefsîr, XIII, 557.

[12] Taberî, Tefsîr, XIII, 557-558, XXIII, 277; Beğavî, III, 358.

[13] Bu­hâ­rî, Me­nâ­kı­bu’l-En­sâr, 26.

[14] Bkz. Hâkim, IV, 141/7164; Ebû Nuaym, Hilye, I, 31; Muhibbüddin et-Taberî, er-Riyâdu’n-nadra, I, 198; Kurtubî, Ebû Abdullah Şemsüddîn Muhammed b. Ahmed b. Ebû Bekir b. Ferah el-Ensârî el-Hazrecî (v. 671/1273), el-Câmiʻ li-ahkâmi’l-Kur’ân (I-XX), thk. Ahmed el-Berdûnî – İbrahim Itfeyyiş, Kâhire: Dâru’l-Kütübi’l-Mısrıyye, 1384/1964, XIX, 135.

[15] en-Nâziât 79/40-41; Kurtubî, XIX, 135.

[16] el-Bakara 2/57, 168, 172, 188; en-Nisâ 4/29; el-Mâide 5/88; en-Nahl 16/114.